<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457</id><updated>2012-01-27T13:04:32.572+02:00</updated><category term='Tarih'/><category term='Kitap'/><category term='Alıntılar'/><category term='Formula 1'/><category term='Donanım'/><category term='Siyaset'/><category term='Şiir'/><category term='Televizyon'/><category term='Öykü'/><category term='Bilgisayar'/><category term='Bilim'/><category term='Sinema'/><category term='Gotik'/><category term='Resim'/><category term='Bilim-Kurgu'/><category term='Edebiyat'/><category term='Karanlıkta Yazılanlar'/><category term='Müzik'/><category term='Felsefe'/><category term='Dergi'/><category term='Gündem'/><category term='Dizi'/><category term='Karanlık Yazılar'/><category term='Fantastik'/><category term='Kişisel'/><category term='Oyunlar'/><category term='Blog'/><title type='text'>Anarşik Melankoli</title><subtitle type='html'>&lt;br&gt;&lt;i&gt;her şey bâtıni! ve hüzün&lt;br&gt;
hüzün&lt;br&gt;
en büyük muhalefettir şimdi&lt;br&gt;&lt;br&gt;
&lt;/i&gt;</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>86</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-7712884560222269916</id><published>2012-01-26T05:14:00.001+02:00</published><updated>2012-01-27T12:48:05.595+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><title type='text'>Bir Şairin Ardından...</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-EdLxbDAc46g/TyC9ND4mc6I/AAAAAAAAAoA/x7Jzb1mD_w8/s1600/theo-angelopoulos-th1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="392" src="http://1.bp.blogspot.com/-EdLxbDAc46g/TyC9ND4mc6I/AAAAAAAAAoA/x7Jzb1mD_w8/s400/theo-angelopoulos-th1.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;"Ama biliyor musunuz, ruhumuz bir kuş gibidir," &lt;/i&gt;diyordu.&lt;i&gt; "Bu kuşun bir bacağı havadadır; uçmak mı, uçmamak mı sorusunu taşıyarak..." &lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;Evet, yaşamla ölüm arasındaki sınırda, bir ayağı havada duran bir kuştu Angelopoulos ve soğuk bir kış günü aştı o sınırı. Sınırların en sonuncusundan uçup gitti.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanlar vardır, özel ve doğrudan hiçbir hukukunuz olmadığı halde, dolaylı yollardan kurduğunuz ilişki üzerinden hep aşina olduğunuz biri gibi hisseder ve sonunda göçüp gidişlerine sanki bir yakınınızı yitirmiş gibi kederlersiniz. Angelopoulos benim için öyle biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun isminin yankısı sinema kelimesinin yankısı ile karışmıştır zihnimde. Doğrusu şuracıkta üç-beş kelime marifetiyle filmlerinin üzerimde bıraktığı hissiyatın hakkını teslim etmem mümkün değil asla, hele de kısa olması arzulanan böyle bir yazıda. Fakat onun, güneşin sıcak ve şefkatli yüzünü ancak istisna kabilinden görebildiğimiz meta-realist dünyalarında, arzu ile gerçek arasında bir yerlerde kaybolmuş, arayış halinde gezinen, sınırlar aşan ama hâlâ ve hep "burada" olan, evlerini bulamamış yersiz-yurtsuz karakterleri ile bir duygudaşlığı, bir hüznü, bir gerçeklik algısını paylaştığımı söyleyebilirim. Ve diyebilirim ki, Angelopoulos kelimenin literal anlamıyla "film"ler yapmamıştır, resimlerin hareketinden epik ve melankolik şiirler yazmıştır beyaz bir perde üzerine (Pasolini buna &lt;i&gt;cinema di poesia&lt;/i&gt; diyebilirdi) ve bu nedenle onun ölümü de bir şairin, sinemanın yaşayan en kıymetli şairinin ölümü demektir benim için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun, hayatını bir film çekiminin ortasında kaybetmesine ne demeli insan? Bu garip yazgı, daha önce hakkında okuduğum bir parçayı hatırlattı bana ister istemez.&lt;i&gt; "Her film çekişimde,"&lt;/i&gt; demişti o metinde, &lt;i&gt;"bunun son filmim olabileceğini düşünürüm ama sonra... tıpkı bir kahvede oturan iki yaşlı adam gibi. Mevsim bahardır. İhtiyarlar önlerindeki dünyanın -özellikle güzel kadınların- geçişini seyrediyorlardır. Bir kadının uzakta kaybolmasını izlerler. Biri diğerine 'Böyle daha ne kadar devam edeceğiz?' diye sorar. Yanındaki ona, 'Sonuna kadar,' der. İşte, sinema da benim açımdan böyledir."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şimdi artık biliyoruz ki, &lt;a href="http://www.imdb.com/name/nm0000766/" target="_blank"&gt;Theodoros Angelopoulos&lt;/a&gt;'u bir kameranın arkasında göremeyeceğiz bundan böyle ve bizim için, dostları için &lt;i&gt;zamanın uçuşunu yumuşatamayacak&lt;/i&gt; bir kez daha...&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-7712884560222269916?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/7712884560222269916/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=7712884560222269916' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/7712884560222269916'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/7712884560222269916'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2012/01/bir-sairin-ardndan.html' title='Bir Şairin Ardından...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-EdLxbDAc46g/TyC9ND4mc6I/AAAAAAAAAoA/x7Jzb1mD_w8/s72-c/theo-angelopoulos-th1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-640230771102160306</id><published>2012-01-17T21:00:00.000+02:00</published><updated>2012-01-27T13:04:32.582+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fantastik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim-Kurgu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Fantasy: The 100 Best Books</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-5N9kqVtCq48/TxWmjXRuukI/AAAAAAAAAkY/JkzTdxMcdrI/s1600/Fantasy%2B100%2BBest%2BBooks.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 0,3em; margin-right: 0.5em; margin-top: 0.4em;"&gt;&lt;img border="0" height="310" src="http://3.bp.blogspot.com/-5N9kqVtCq48/TxWmjXRuukI/AAAAAAAAAkY/JkzTdxMcdrI/s400/Fantasy%2B100%2BBest%2BBooks.jpg" width="195" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Şu günlerde farklı alanlardan birçok metinle haşir-neşir durumundayım. Şiir eleştirisine dair bir çalışma, Kitab-ı Mukaddes tarihi üzerine bir başka çalışma ve ilkçağ felsefesi üzerine bir metin elimde dönüp duruyor. Lâkin &lt;i&gt;firavunların tarihini okumaktan ve haçlara çarpa çarpa yürümekten yorulduğum&lt;/i&gt; şu anda, blogun seyrine evlâ olan ve daha “eğlenceli” şeylerden dem vuran bir kitaba değinmek isterim. Bir süredir aklımda olan fakat bahsetmeyi sürekli ertelediğim bir çalışma söz konusu olan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Michael Moorcock&lt;/i&gt; ismine birçoğunuz &lt;i&gt;Elric Destanları&lt;/i&gt;’ndan aşina olabilirsiniz. Moorcock, altmışların sonlarından itibaren editörlüğünü yaptığı &lt;i&gt;New Worlds&lt;/i&gt; dergisi bağlamında Yeni Dalga bilim-kurgu akımının öncülüğünü üstelenmiş isimlerden biridir ve bu yönüyle pek çok kıymetli yazarın hikâyelerinin yayımlanmasında pay sahibi olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu amcamız, temelde bir çizer olan &lt;i&gt;James Cawthorn&lt;/i&gt;’le birlikte 1980’lerin sonunda o güne kadar kaleme alınmış en iyi yüz fantastik kitabı imleyen bir seçki oluşturmaya karar veriyor ve 1988 yılında &lt;i&gt;&lt;b&gt;Fantasy: The 100 Best Books&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; adlı bir kitap yayımlayarak murâdlarına eriyorlar. Şimdiye kadar fantastik edebiyata dair birçok “en iyiler” listesine şâhit olduk, fakat doğrusu bunların çoğu son dönemlerdeki popüler metinlere odaklanmış görünüyorlardı. Moorcock ve Cawthorn ise meseleyi daha geniş bir perspektiften görmeyi başarmışlar. Hazırladıkları listeye baktığımızda içindeki ilk metin 1726 yılına ait. Son metnin tarihi ise 1987’ye tekabül ediyor. Dolayısıyla metinleri seçerken 250 yıldan uzun bir zaman dilimini hakkını vererek hesaba katmış görünüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür seçkiler ister istemez epey sübjektif bir keyfiyet arz ederler. Bu gerçeği kitabın girizgâhında yazarlar da yadsımıyor ve sahte bir objektiflik havası takınmadan, yapılan seçimlerin kişisel beğenilerini yansıttığını açık açık ifade ediyorlar. Dolayısıyla okur da sonucu yargılarken bu durumu dikkate almalıdır. Yine de kendi adıma birkaç elzem eleştiride bulunabilirim. Öncelikle seçilen metinlerin neredeyse tamamının İngilizce yazılmış olduğunu görüyoruz. Aslında bunun tek bir istisnası var, o da &lt;i&gt;Franz Kafka&lt;/i&gt;’nın &lt;i&gt;Dava&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Şato&lt;/i&gt; romanlarından ibaret, öyle ki onların da neredeyse yanlışlıkla listeye alındığını düşünmek mümkün. İngilizce edebiyat dairesi içine kapanmış böylesi bir okuma elbette sorunlu gözüküyor, çünkü bu listeye girebilecek başka dillerde yazılmış kitaplar olduğunu iddia etmek pekâlâ mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci bir problem, listedeki kitapların hangi janra ait oldukları ile ilgili olabilir. Bu tabiî daha netameli bir meseleye dokunmak demek, zîrâ fantastik edebiyatın efrâdını câmi, ağyârını mâni bir tanımını yapmak oldukça güçtür(bu sorunla ilgili bkz. &lt;a href="http://birgaripvampir.blogspot.com/2006/08/fantastik-edebiyata-dair-ksack-bir-yaz.html"&gt;Fantastik Edebiyata Dair&lt;/a&gt;). Her halükârda listedeki bazı metinler epeyce gri alanlarda duruyor ve haklarında çeşitli kuşkular oluşması mümkün. Örneğin &lt;i&gt;Mary Shelley&lt;/i&gt;’nin &lt;i&gt;Frankenstein&lt;/i&gt;’ı bir fantezi midir, yoksa bir bilim-kurgu olarak mı değerlendirilmeliydi (şahsen BK’dan yana tercihimi kullanırdım, bkz. &lt;a href="http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/08/hayalle-hakikatin-kesiimi-ya-da-bilim.html"&gt;Hayalle hakikatin dansı ya da Bilim-Kurgu&lt;/a&gt;)? Ya da &lt;i&gt;Moby Dick&lt;/i&gt; ne ölçüde bir fantastik edebiyat örneğidir acaba? Örnekleri çoğaltmak mümkün...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca hazırlanış tarihi itibariyle, son yirmi beş yılda yazılmış herhangi bir metnin bu seçkide doğal olarak yer bulamadığına da dikkat çekmeliyiz. Bu günden bakıldığında, bu durum böyle bir seçki için ciddi bir eksik olarak düşünülebilir elbette. Özellikle de son otuz yılın fantastik kurgunun bir nevi altın çağı olduğunu düşünürsek. Fakat bu, başka bir açıdan sanıldığı kadar önemli bir mesele olmayabilir. Kanımca bu seçkinin asıl meziyeti, Moorcock ve Cawthorn’un 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında yazılmış daha az bilinen, daha egzotik metinlere yoğun bir şekilde dikkat çekmiş olmalarından kaynaklanıyor. Bu haliyle yaptıkları seçki okur için güncel benzerlerinin çoğundan daha ehven bir rehber de olabilir pekâlâ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak kitabın biçimsel yapısı hakkında birkaç kelâm edelim. Elimdeki metin &lt;i&gt;Carroll &amp;amp; Graf&lt;/i&gt; yayınlarından çıkmış 1991 yılına ait bir baskı(sanıyorum daha yeni bir baskısı da yok). Kitap bir antolojiden beklenenden fazla bir şey sunmuyor. Her bir kitap için eserin mahiyeti ve yazarların serüveni ile ilgili yaklaşık iki şer sayfalık bir bilgi aktarılmış. Bunun hâricinde bir içerik de mevcut değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda yazarların seçtiği kitapların kronolojik bir listesini bulacaksınız. Keyifli okumalar...&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-kfCheg_pIjY/TxWt2BVytpI/AAAAAAAAAk8/pAz0jT-Ch_E/s1600/Gullivers%2Btravels.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 0.0em; margin-right: 0.5em; margin-top: 0.4em;"&gt;&lt;img border="0" height="159" src="http://2.bp.blogspot.com/-kfCheg_pIjY/TxWt2BVytpI/AAAAAAAAAk8/pAz0jT-Ch_E/s400/Gullivers%2Btravels.jpg" width="100" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;i&gt;Jonathan Swift - &lt;b&gt;Gulliver's Travel &lt;/b&gt;(1726)&lt;br /&gt;Horace Walpole - &lt;b&gt;The Castle of Otranto&lt;/b&gt; (1765)&lt;br /&gt;William Beckford - &lt;b&gt;Vathek&lt;/b&gt; (1786)&lt;br /&gt;Matthew Gregory Lewis - &lt;b&gt;The Monk&lt;/b&gt; (1796)&lt;br /&gt;Mary Shelley - &lt;b&gt;Frankenstein&lt;/b&gt; (1818)&lt;br /&gt;Charles Robert Maturin - &lt;b&gt;Melmoth the Wanderer&lt;/b&gt; (1820)&lt;br /&gt;Edgar Allan Poe - &lt;b&gt;The Narrative of Arthur Gordon Pym&lt;/b&gt; (1838)&lt;br /&gt;Charles Dickens - &lt;b&gt;A Christmas Carol&lt;/b&gt; (1843)&lt;br /&gt;Emily Bronte - &lt;b&gt;Wuthering Heights&lt;/b&gt; (1847)&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-4dU_u_mt0Sk/TxWz1TKVMnI/AAAAAAAAAmQ/qI6qlntUAvw/s1600/moby-dick.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 0.0em; margin-right: 0.5em; margin-top: 0.4em;"&gt;&lt;img border="0" height="159" src="http://2.bp.blogspot.com/-4dU_u_mt0Sk/TxWz1TKVMnI/AAAAAAAAAmQ/qI6qlntUAvw/s400/moby-dick.jpg" width="100" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;i&gt;Herman Melville - &lt;b&gt;Moby Dick&lt;/b&gt; (1851)&lt;br /&gt;J. Sheridan LeFanu - &lt;b&gt;Uncle Silas: A Tale of Bartram Haugh&lt;/b&gt; (1864)&lt;br /&gt;Lewis Carroll - &lt;/i&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Alice’s Adventure in Wonderland (1865)&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;Through the Looking-Glass&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;i&gt; (1871)&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;Edwin Abbott Abbott - &lt;b&gt;Flatland&lt;/b&gt;  (1884)&lt;br /&gt;Henry Rider Haggard - &lt;b&gt;She&lt;/b&gt; (1886)&lt;br /&gt;Robert Louis Stevenson - &lt;b&gt;Doctor Jekyll and Mr. Hyde&lt;/b&gt; (1886)&lt;br /&gt;Richard Garnett - &lt;b&gt;The Twilight of the Gods&lt;/b&gt; (1888)&lt;br /&gt;William Morris - &lt;b&gt;The Story of the Glittering Plain&lt;/b&gt; (1891)&lt;br /&gt;Oscar Wilde - &lt;b&gt;The Picture of Dorian Gray&lt;/b&gt; (1891)&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-TdWbiqdV0fc/TxW1UjYnHOI/AAAAAAAAAmc/MTgXi86JG1I/s1600/mzl.hptnqrdn.480x480-75.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 0.0em; margin-right: 0.5em; margin-top: 0.4em;"&gt;&lt;img border="0" height="159" src="http://1.bp.blogspot.com/-TdWbiqdV0fc/TxW1UjYnHOI/AAAAAAAAAmc/MTgXi86JG1I/s400/mzl.hptnqrdn.480x480-75.jpg" width="100" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;i&gt;Bram Stoker – &lt;b&gt;Dracula&lt;/b&gt; (1897)&lt;br /&gt;Henry James - &lt;b&gt;The Turn of the Screw&lt;/b&gt; (1898)&lt;br /&gt;Gilbert Keith Chesterton - &lt;b&gt;The Man Who Was Thursday&lt;/b&gt;  (1908)&lt;br /&gt;William Hope Hodgson - &lt;b&gt;The House on the Borderland&lt;/b&gt; (1908)&lt;br /&gt;Marjorie Bowen - &lt;b&gt;Black Magic&lt;/b&gt; (1909)&lt;br /&gt;Max Beerbohm - &lt;b&gt;Zuleika Dobson&lt;/b&gt; (1911)&lt;br /&gt;Edgar Rice Burroughs - &lt;b&gt;A Princess of Mars &lt;/b&gt;(1911)&lt;br /&gt;Edgar Rice Burroughs - &lt;b&gt;Tarzan of the Apes&lt;/b&gt; (1912)&lt;br /&gt;Arthur Conan Doyle - &lt;b&gt;The Lost World&lt;/b&gt; (1912)&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-L6Tpfktn09k/TxWvg1UcPsI/AAAAAAAAAlU/Kf0aKsb-9-Y/s1600/nightland746.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 0,0em; margin-right: 0.5em; margin-top: 0.4em;"&gt;&lt;img border="0" height="159" src="http://3.bp.blogspot.com/-L6Tpfktn09k/TxWvg1UcPsI/AAAAAAAAAlU/Kf0aKsb-9-Y/s400/nightland746.jpg" width="100" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;i&gt;William Hope Hodgson - &lt;b&gt;The Night Land&lt;/b&gt; (1912)&lt;br /&gt;Charlotte Perkins Gilman - &lt;b&gt;Herland&lt;/b&gt; (1915)&lt;br /&gt;Francis Stevens - &lt;b&gt;The Citadel of Fear&lt;/b&gt; (1918)&lt;br /&gt;David Lindsay - &lt;b&gt;A Voyage to Arcturus&lt;/b&gt; (1920)&lt;br /&gt;E.R. Eddison - &lt;b&gt;The Worm Ouroboros&lt;/b&gt; (1922)&lt;br /&gt;David Lindsay - &lt;b&gt;The Haunted Woman&lt;/b&gt; (1922)&lt;br /&gt;David Garnett - &lt;b&gt;Lady into Fox&lt;/b&gt; (1922) ve &lt;b&gt;A Man in the Zoo&lt;/b&gt; (1924)&lt;br /&gt;Lord Dunsany - &lt;b&gt;The King of Elfland’s Daughter&lt;/b&gt; (1924)&lt;br /&gt;Abraham Merritt – &lt;b&gt;The Ship of Ishtar&lt;/b&gt; (1926)&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-QxRhmnmKpVY/TxW2K5HqQZI/AAAAAAAAAmo/gSVaCrMiDm0/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 0,0em; margin-right: 0.5em; margin-top: 0.4em;"&gt;&lt;img border="0" height="159" src="http://1.bp.blogspot.com/-QxRhmnmKpVY/TxW2K5HqQZI/AAAAAAAAAmo/gSVaCrMiDm0/s400/images.jpg" width="100" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Franz Kafka - &lt;b&gt;Der Prozeß&lt;/b&gt; (1925) ve  &lt;b&gt;Das Schloß&lt;/b&gt; (1926)&lt;br /&gt;John Buchan - &lt;b&gt;Witch Wood&lt;/b&gt; (1927)&lt;br /&gt;Charles Williams - &lt;b&gt;War in Heaven&lt;/b&gt; (1930)&lt;br /&gt;Thorne Smith - &lt;b&gt;Turnabout&lt;/b&gt; (1931)&lt;br /&gt;Thorne Smith - &lt;b&gt;The Night Life of the Gods&lt;/b&gt; (1931)&lt;br /&gt;Abraham Merritt - &lt;b&gt;Dwellers in the Mirage&lt;/b&gt; (1932)&lt;br /&gt;Clark Ashton Smith - &lt;b&gt;Zothique&lt;/b&gt; (1932-51)&lt;br /&gt;Guy Endore - &lt;b&gt;The Werewolf of Paris&lt;/b&gt; (1933)&lt;br /&gt;James Hilton - &lt;b&gt;Lost Horizon&lt;/b&gt; (1933)&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-B4lSxIE8uRM/TxW3Wml3RiI/AAAAAAAAAm0/firXEtN97eQ/s1600/nort.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 0,0em; margin-right: 0.5em; margin-top: 0.4em;"&gt;&lt;img border="0" height="159" src="http://1.bp.blogspot.com/-B4lSxIE8uRM/TxW3Wml3RiI/AAAAAAAAAm0/firXEtN97eQ/s400/nort.jpg" width="100" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Catherine L. Moore - &lt;b&gt;Northwest Smith &lt;/b&gt;(1933-40)&lt;br /&gt;Catherine L. Moore - &lt;b&gt;Jirel of Joiry&lt;/b&gt; (1934-39)&lt;br /&gt;Charles G. Finney - &lt;b&gt;The Circus of Dr. Lao&lt;/b&gt; (1935)&lt;br /&gt;Joseph O'Neill - &lt;b&gt;Land Under England&lt;/b&gt; (1935)&lt;br /&gt;Robert E. Howard - &lt;b&gt;Conan the Conqueror&lt;/b&gt; (1935-36)&lt;br /&gt;H.P. Lovecraft  - &lt;b&gt;At the Mountain of Madness&lt;/b&gt; (1936)&lt;br /&gt;William Sloane - &lt;b&gt;To Walk the Night&lt;/b&gt; (1937)&lt;br /&gt;Seabury Quinn – &lt;b&gt;Roads&lt;/b&gt; (1938)&lt;br /&gt;T.H. White - &lt;b&gt;The Once and the Future King&lt;/b&gt; (1939-77)&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-8VLf609NDig/TxW317LHcZI/AAAAAAAAAnA/Tm0XYRYMZGs/s1600/1978270-L.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 0,0em; margin-right: 0.5em; margin-top: 0.4em;"&gt;&lt;img border="0" height="159" src="http://2.bp.blogspot.com/-8VLf609NDig/TxW317LHcZI/AAAAAAAAAnA/Tm0XYRYMZGs/s400/1978270-L.jpg" width="100" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;L. Ron Hubbard - &lt;b&gt;Slaves of Sleep&lt;/b&gt; (1939)&lt;br /&gt;Frank R. Stuart - &lt;b&gt;Caravan for China&lt;/b&gt; (1939)&lt;br /&gt;L. Ron Hubbard - &lt;b&gt;Fear&lt;/b&gt; (1940)&lt;br /&gt;Jack Williamson - &lt;b&gt;Darker Thank You Think&lt;/b&gt; (1940)&lt;br /&gt;H.P. Lovecraft - &lt;b&gt;The Case of Charles Dexter Ward&lt;/b&gt; (1941)&lt;br /&gt;Fletcher Pratt ve L. Spraque de Camp - &lt;b&gt;Land of Unreason&lt;/b&gt; (1941)&lt;br /&gt;Fritz Leiber - &lt;b&gt;Conjure Wife&lt;/b&gt; (1943)&lt;br /&gt;A. E. Van Vogt - &lt;b&gt;The Book of Ptath&lt;/b&gt; (1943)&lt;br /&gt;Henry Kuttner - &lt;b&gt;The Dark World&lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;The Valley of the Flame&lt;/b&gt; (1946)&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-7rtsiwGh3xY/TxW4tfyEcrI/AAAAAAAAAnM/p_h_am2fZgQ/s1600/71906-L.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 0,0em; margin-right: 0.5em; margin-top: 0.4em;"&gt;&lt;img border="0" height="159" src="http://1.bp.blogspot.com/-7rtsiwGh3xY/TxW4tfyEcrI/AAAAAAAAAnM/p_h_am2fZgQ/s400/71906-L.jpg" width="100" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Mervyn Peake - &lt;b&gt;Titus Groan &lt;/b&gt;(1946), &lt;b&gt;Gormenghast&lt;/b&gt; (1950) ve &lt;b&gt;Titus Alone&lt;/b&gt; (1959)&lt;br /&gt;Maurice Richardson - &lt;b&gt;The Exploits of Engelbrecht&lt;/b&gt; (1946)&lt;br /&gt;T.H. White - &lt;b&gt;Mistress Masham's Repose&lt;/b&gt;  (1946)&lt;br /&gt;Fritz Leiber - &lt;b&gt;Adept's Gambit &lt;/b&gt;(1947)&lt;br /&gt;Fletcher Pratt - &lt;b&gt;The Well of the Unicorn&lt;/b&gt;  (1948)&lt;br /&gt;Fritz Leiber - &lt;b&gt;You're All Alone&lt;/b&gt; (1950)&lt;br /&gt;Jack Vance - &lt;b&gt;The Dying Earth&lt;/b&gt; (1950)&lt;br /&gt;John Dickson Carr - &lt;b&gt;The Devil in Velvet&lt;/b&gt; (1951)&lt;br /&gt;L. Spraque de Camp - &lt;b&gt;The Tritonian Ring&lt;/b&gt; (1951)&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-tTmIDUKC-GE/TxW5MMiA6yI/AAAAAAAAAnY/MwmI2E0Nj4A/s1600/three-hearts-and-three-lions-8241_f.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 0,0em; margin-right: 0.5em; margin-top: 0.4em;"&gt;&lt;img border="0" height="159" src="http://4.bp.blogspot.com/-tTmIDUKC-GE/TxW5MMiA6yI/AAAAAAAAAnY/MwmI2E0Nj4A/s400/three-hearts-and-three-lions-8241_f.jpg" width="100" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Poul Anderson - &lt;b&gt;Three Hearts and Three Lions&lt;/b&gt; (1953)&lt;br /&gt;Leigh Brackett - &lt;b&gt;The Sword of Rhiannon&lt;/b&gt; (1953)&lt;br /&gt;Poul Anderson - &lt;b&gt;The Broken Sword&lt;/b&gt; (1954)&lt;br /&gt;J. R. R. Tolkien - &lt;b&gt;The Lord of the Rings&lt;/b&gt; (1954-55)&lt;br /&gt;Henry Treece - &lt;b&gt;The Golden Strangers&lt;/b&gt; (1956)&lt;br /&gt;Henry Treece - &lt;b&gt;The Great Captains&lt;/b&gt; (1956)&lt;br /&gt;Shirley Jackson - &lt;b&gt;The Haunting of Hill House&lt;/b&gt; (1959)&lt;br /&gt;Micheal Moorcock – &lt;b&gt;Stormbringer &lt;/b&gt;(1963)&lt;br /&gt;Jane Gaskell - &lt;/i&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;The Serpent&lt;/b&gt; (1963) ve &lt;b&gt;Atlan&lt;/b&gt; (1965)ve &lt;b&gt;The City&lt;/b&gt; (1966) ve &lt;b&gt;Some Summer&lt;/b&gt; (1977) &lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-sLoyh6npfkE/TxW5uPG5SOI/AAAAAAAAAnk/rKpdZGmEkOE/s1600/img106.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 0,0em; margin-right: 0.5em; margin-top: 0.4em;"&gt;&lt;img border="0" height="159" src="http://1.bp.blogspot.com/-sLoyh6npfkE/TxW5uPG5SOI/AAAAAAAAAnk/rKpdZGmEkOE/s400/img106.jpg" width="100" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;J. G. Ballard - &lt;b&gt;The Crystal World&lt;/b&gt; (1964)&lt;br /&gt;James Blish - &lt;b&gt;Black Easter&lt;/b&gt; (1967) ve &lt;b&gt;The Day After Judgement &lt;/b&gt;(1968)&lt;br /&gt;Ira Levin - &lt;b&gt;Rosemary's Baby&lt;/b&gt; (1967)&lt;br /&gt;Ursula K. Le Guin - &lt;b&gt;A Wizard of Earthsea&lt;/b&gt; (1968)&lt;br /&gt;Kingsley Amis - &lt;b&gt;The Green Man&lt;/b&gt; (1969)&lt;br /&gt;Gordon Honeycombe - &lt;b&gt;Neither the Sea nor the Sand&lt;/b&gt; (1969)&lt;br /&gt;Colin Wilson - &lt;b&gt;The Philosopher's Stone&lt;/b&gt; (1969)&lt;br /&gt;M. John Harrison - &lt;b&gt;The Pastel City&lt;/b&gt; (1971)&lt;br /&gt;Angela Carter - &lt;b&gt;The Infernal Desire Machines of Dr Hoffman&lt;/b&gt; (1972)&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-qgJ5S593TCo/TxW6gzsep8I/AAAAAAAAAnw/uHNS0mBuH-M/s1600/AlanGarnerRedShift.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 0,0em; margin-right: 0.5em; margin-top: 0.4em;"&gt;&lt;img border="0" height="175" src="http://1.bp.blogspot.com/-qgJ5S593TCo/TxW6gzsep8I/AAAAAAAAAnw/uHNS0mBuH-M/s400/AlanGarnerRedShift.jpg" width="100" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Alan Garner - &lt;b&gt;Red Shift&lt;/b&gt; (1973)&lt;br /&gt;L. Spraque de Camp ve Fletcher Pratt - &lt;b&gt;The Compleat Enchanter&lt;/b&gt; (1975)&lt;br /&gt;Kingsley Amis - &lt;b&gt;The Alteration &lt;/b&gt;(1976)&lt;br /&gt;Fritz Leiber - &lt;b&gt;Our Lady of Darkness&lt;/b&gt; (1976)&lt;br /&gt;Tim Powers - &lt;b&gt;The Drawing of the Dark&lt;/b&gt; (1979)&lt;br /&gt;Geoffrey Household - &lt;b&gt;The Sending&lt;/b&gt; (1980)&lt;br /&gt;Terry Pratchett - &lt;b&gt;The Colour of Magic ve The Light Fantastic &lt;/b&gt;(1983)&lt;br /&gt;Thomas M. Disch - &lt;b&gt;A Businessman: A Tale of Terror&lt;/b&gt; (1984)&lt;br /&gt;Peter Ackroyd – &lt;b&gt;Hawksmoor&lt;/b&gt; (1985)&lt;br /&gt;Tom Holt - &lt;b&gt;Expecting Someone Taller&lt;/b&gt; (1987)&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-640230771102160306?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/640230771102160306/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=640230771102160306' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/640230771102160306'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/640230771102160306'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2012/01/su-gunlerde-farkl-alanlardan-bircok.html' title='Fantasy: The 100 Best Books'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-5N9kqVtCq48/TxWmjXRuukI/AAAAAAAAAkY/JkzTdxMcdrI/s72-c/Fantasy%2B100%2BBest%2BBooks.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-1474275037569227809</id><published>2011-09-20T00:40:00.034+03:00</published><updated>2011-09-20T18:37:54.395+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Donanım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilgisayar'/><title type='text'>Bir Hardware Lezzeti ya da Fırında Bellek Kızartma...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Ev diye bildiğim şu garip hanede, hâlihazırda ikisi masaüstü, biri dizüstü olmak üzere üç bilgisayar mevcut. Yalnız, bunların biri fi tarihinden kalma bir kasa içinde çoğu ikinci el parçalardan müteşekkil emektar bir sistemdir. Daha çok dışarıdan gelen gidenin kullanımı için kurulu tutuyorum onu. Düşünürseniz, bir çeşit kamu hizmeti yapıyor esasında ve bu görevini şimdiye dek çok da sorun çıkarmadan yerine getirdiğini söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç hafta önce, işbu bilgisayara, hem o güne kadar gösterdiği gayreti ödüllendirmek, hem de üzerindeki yükü biraz daha hafifletmek amacıyla, bir bellek güncellemesi yapayım istedim ve gittim malum bir siteden ikincil el 1 GB bellek aldım. Belleği aldım almasına amma, gelin görün ki çalışmaya hiç niyeti yoktu. Bunca yıllık tecrübemi şöyle bir serimleyip, aklıma gelen olası bütün seçenekleri değerlendirdiğim hâlde bana mısın bile demedi meret. Bu durumda iki tür mütalaa söz konusu olabilirdi: ya bozuk ya da anakartla uyumsuz olduğunu düşünmeliydim, ama ikinci seçeneğe pek ihtimal vermedim doğrusu. Çünkü hem aynı markadan bir ram gayet güzel çalışır durumdaydı, hem de kullandığım anakart Asus’un evvel zaman içinde fena durmayan bir modeliydi. Dolayısıyla karar hükmünü belleğin bozuk olduğu yönünde verdim, fakat bu duruma çok dertlenmediğim için tutup geri gönderme zahmetine de katlanmadım. Bunun yerine, keyfe keder müşteri kisvesine iyice bürünüp, kullanım dışı bilgisayar parçalarından oluşan çekmecelerden birinde zât-ı şahanelerine güzide bir yer ayarlamakla yetindim. Orada kendisinden çok daha eski bellekler de vardı, yalnızlık çekmeyeceği kesindi yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://haste.4saken.org/pics/baked8800gtx/8800baked.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-top:0.5em;margin-right:0.5em; margin-bottom:0,1em"&gt;&lt;img border="0" height="158" width="230" src="http://2.bp.blogspot.com/-L5bMSRAwsFA/TnewwgNigBI/AAAAAAAAAjY/vfKp0LEJDzM/s400/8800bakedth.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bu anlattığım olayın cereyan edişinden bir süre evvel -belki gözünüze çarpmıştır- teknoloji sitelerinde arızalı grafik kartlarının fırında ısıtılarak çalışır hâle getirilebildiğine dair haberler yapılmıştı. Bahsedilen şey kabaca 200 derece civarına dek ısıtılmış bir fırında grafik kartını 8-10 dakika kadar bekletmekten ibaretti. Çalışırsa amenna! Yandaki resimde mevzu bahis işlemi kaynağından alınmış biçimde görebilirsiniz. İlk bakışta şehir efsanesi kıvamında, oldukça eksantrik bir haber gibi gözüküyor belki, fakat bir mantığı olduğunu da teslim etmeliyiz. Temas noktalarında sorun olan devre elemanları bir ihtimal bu şekilde tamir edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, o sıralar haberi ilginç bulmuşsam da, çok üzerinde durulacak bir şey gibi gözükmemişti bana. Fakat bir süre sonra, mevzu bahis eski sisteme tekrar bir işim düşünce ve o vesileyle bellek sıkıntısını yeniden tecrübe edince, aklımda o bozuk belleği böyle bir deneye tâbi tutmak fikri uyandı birden. Kimse bu işlemin belleklerde de işe yarayacağını söylememişti, ama mantıken bunun yapılmasında hiçbir beis göremedim. Hoş yaparsam işe yarayacağına dair kayda değer bir beklentim olduğundan değil, ama denemenin de bir zararı olmayacaktı. Sözün özü, zerre miskali bir umut bile hiç olmamasından yeğdir diyerek, benim belleği kaptığım gibi, alüminyum folyoya sarıp özenle fırına yerleştirdim. 200 derecede 10 dakika kadar pişti mübarek. Sonra hep yapılageldiği üzere çıkarıp soğumaya bıraktım elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir zahmete katlandıktan sonra belleği hemen takıp deneyeceğimi düşünebilirsiniz, fakat süreç öyle gelişmedi ne yazık ki! Bellek soğurken benim de konuya olan ilgim soğudu sanırım. Zaten pek bir umudum yoktu, araya başka mevzular da girince belleği bir köşeye kaldırıp diğer uğraşlara döndüm ve ancak bir on gün kadar sonra tekrar hatırladım onu. O gün hiç şüphesiz daha iyi bir günümde olmalıymışım ki, açması bile ciddi bir çile olan o eski kasayı açıp belleği denemeye karar verebilmişim. Tabiî sonuçta çalıştığını görmek gerçekten şaşırtıcı oldu. Hattâ önce bir yanlışlık var bu işte diye düşünerek, çıkarıp tekrar taktım, ama inatla çalışmaya devam etti. Sonra yuvasını değiştirdim, fakat orada da hiç yabancılık çekmediğini gördüm. Bununla da yetinmedim testten geçirdim, tık demedi kerata. Velhasıl çalışıyordu işte! Bir haftadır ara ara sürekli kontrol ediyorum, en ufak bir problem gözükmüyor. Bu arada sistem de bayağı rahatlamış oldu. En azından yokuş çıkarken nefessiz kalmıyor eskiden olduğu gibi. Şahsen bu tecrübeden sonra olası ihtiyaç durumlarında ucuzundan arızalı bellek almayı düşünmeye başladım bile. Denemeye değer! Kaldı ki, talih üst üste iki kere bana uğrarsa, onun için de azımsanmayacak bir gelişme olur bu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin nüktesi bir yana, biraz tuhaf bir fenomen bu ve bende işe yaradı diye kimseye bir çırpıda önerebileceğim bir yöntem de değil. Garantisi bitmiş ve gözden çıkarmaya niyetli olduğunuz elektronik parçalarda deneyebilirsiniz belki. Yalnız, böyle bir deliliğe kalkışacaksanız devre kartının üzerinde ısıya dayanıksız eleman olmamasına dikkat edin. Ekran kartlarında deneyecek olanların buna özellikle dikkat etmesi gerekiyor. Unutmadan, mikro dalga fırınlardan da uzak durun lütfen.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-1474275037569227809?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/1474275037569227809/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=1474275037569227809' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/1474275037569227809'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/1474275037569227809'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2011/09/bir-hardware-lezzeti-ya-da-frnda-bellek.html' title='Bir Hardware Lezzeti ya da Fırında Bellek Kızartma...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-L5bMSRAwsFA/TnewwgNigBI/AAAAAAAAAjY/vfKp0LEJDzM/s72-c/8800bakedth.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-6403052904489917986</id><published>2011-09-15T18:50:00.037+03:00</published><updated>2011-09-28T13:25:45.814+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fantastik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim-Kurgu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gotik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dizi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Poe'ya ve Başkalarına Dair...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-71pN7g0sZzY/TnIQ8mNiHnI/AAAAAAAAAho/qYGWcG3SBzA/s1600/479px-Edgar_Allan_Poe_2.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-top:0.4em;margin-right:0.5em; margin-bottom:0,3em"&gt;&lt;img border="0" height="230" width="185" src="http://1.bp.blogspot.com/-71pN7g0sZzY/TnIQ8mNiHnI/AAAAAAAAAho/qYGWcG3SBzA/s400/479px-Edgar_Allan_Poe_2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Şu sıralar yayımlanan metinlere bakınca &lt;i&gt;Edgar Allan Poe&lt;/i&gt;’ya dair en azından yayıncılık bağlamında yerel bir ilgi uyanışı olduğunu gözlemliyorum. Yakın bir dönemde Dost Kitabevi öykülerinin yeni bir çevirisini hazırladı örneğin. Bu yıl içinde ise, farklı alanlarda birçok kitap gördük raflarda. Boğaziçi Üniversitesi Yayınları’ndan iki kitap geldi. Bunların ilki California Üniversitesi’nde İngilizce Profesörü olarak görev yapan, &lt;i&gt;Charles E. May&lt;/i&gt;’in Poe’nun kısa öyküleri üzerine kaleme aldığı kuramsal bir çalışmaydı. Kitapta hem May’in hem de Poe üzerine çalışan diğer araştırmacıların oldukça yararlı kritiklerini bulabilirsiniz. İkinci çalışmanın odağında ise, Çeviribilim Bölümü’nde öğretim görevlisi olan &lt;i&gt;Oğuz Baykara&lt;/i&gt;’nın &lt;i&gt;&lt;b&gt;The Raven&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;’a yaptığı yeni bir çeviri yer alıyor. Bu çevirinin yanı sıra söz konusu şiirin yazım sürecine dair Poe’nun kaleme aldığı ünlü makale de içeriğe eklenmiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkede yayıncılığın en büyük sorunlardan biri biyografilerin nadir rastlanan kitaplar olmasıdır. Nedenini tam olarak anlamış değilim, ama kesinlikle bir kısırlık olduğu açık. Poe da bu kısırlıktan payını alanlardan biri. Onun kadar bilindik ve çok okuru olan bir yazarın, herhangi bir biyografisinin bugüne kadar yayımlanmamış olması büyük bir eksiklikti elbette. Hâlbuki trajik ve gizemli bir yaşamı ve dolayısıyla şimdiye dek kaleme alınmış pek çok biyografisi var Poe’nun. Yapı Kredi Yayınları bu boşluğu ünlü İngiliz yazar &lt;i&gt;Peter Ackroyd&lt;/i&gt;’un çalışmasıyla (&lt;i&gt;&lt;b&gt;Poe: A Life Cut Short&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;, 2008) bir nebze olsun doldurmaya çalışıyor. Hem nispeten yeni bir biyografi olması hem de Ackroyd’un kendi adıma çok sevdiğim bir yazar olması hasebiyle, iyi bir seçim yapıldığını düşünüyorum. Gotik-biyografik unsurlar taşıyan pek çok romanın sahibi ve iyi bir biyografi yazarı olarak Poe’nun biyografisini Ackroyd’un kaleme almış olması beklenirdi doğrusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Poe ve bir hayat öyküsü! 1809 yılında, Boston’da bir pansiyonda toy gözlerini, bu yaşlı dünyaya ilk kez açtı Edgar Allan Poe ve Kafka'nınki gibi kırk yıllık kasvetli bir yaşam geldi ardından &lt;i&gt;ve karanlık, çürüme ve Kızıl Ölüm her şeye, her yere egemen oldu.&lt;/i&gt; &lt;i&gt;"Tanrının bana bir deha kıvılcımı verdiğine inanıyorum, ama onu kederle boğdu,"&lt;/i&gt; demişti sonuna yakın. Baudelaire’in onun hakkındaki satırları bazen bir ağıt gibi çınlar ve ABD’nin Poe için geniş bir hapishaneden başka bir şey olmadığını öne sürer o yazılarda. Baudelaire’e hak vermeliyiz, zîrâ haddinden fazla mutsuzluk ve trajedi sahnelenmiştir Poe’nun çevresinde. Boşa giden umutlarla ve beklentilerle dolu bir yaşamdır onunki ve belki fazla uzun sürmemiş olması da garip bir tesellidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa öykü yazınına kazandırmış olduğu keyfiyet değerlendirilince, Poe’nun modern imgelemin habercisi diye nitelenmesinin boşuna olmadığı görülecektir. Borges onun fantastik öykülere daha önce olmayan bir ciddiyet kattığından bahsederken önemli ölçüde haklı görünür. Poe’nun öykü kahramanlarında hem kendine hem başkalarına karşı yabancılaşmanın oldukça erken örneklerine rastlarız. Bunlar, özellikle daha karanlık öykülerinde marazî bir içe bakış ile lanetlenmiş, ruhsal olarak oldukça gergin ve duygusal kişilerken, diğer bazı öykülerinde ise fazlasıyla analitik bir zihin sergileyen soğukkanlı tiplerdir ve biliyoruz ki bu iki temelden farklı karakter özelliği Poe’nun kişiliğinde mündemiçtirler. Kısa ömrünün izlerine odaklandığımızda, özel yaşamında son derece hissî ve kendisine karşı acımasız bir Poe’ya şahit olurken, kalemi eline aldığında, matematik bir kesinlik arayışında, tinsel olandan çok ussal olana kıymet veren başka bir Poe buluruz karşımızda. Çehresi gibi asimetrik bir ruh!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edgar Allan Poe henüz hayattayken Amerika’nın genelinde çoğu zaman silik bir isimden fazlası değildi. Eleştirmen olarak acımasızdı ve dergilerde yayımladığı yazılar epeyce polemiğe konu olduğu için bu alanda kısmî bir ünü olduğu söylenebilir, fakat genelde iyi bir ün değildi bu. Bir şair olarak ise ancak &lt;b&gt;The Raven&lt;/b&gt;’la öne çıkabilmiştir. Aslında bu uzun şiirle(ki en sevdiğim şiirlerden biridir) küçük bir fenomene dönüştüğü bile iddia edilebilir. Poe’nun, şiirini kendisinin okuduğu toplantıların çok etkileyici bir atmosferi olduğu anlatıla gelmiştir. Fakat Kuzgun’la kazandığı bu geç gelen ünün, diğer öykü ve şiirlerinin hakettiği değeri bulmasına pek bir fayda sağladığı söylenemez. Öyle ki, yayımladığı tüm şiir ve öykülerinden epi-topu 300 dolar kadar kazanabildiğini biliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykülerindeki derinliği gerçekten ilk fark edenler başta Baudelaire olmak Fransız sembolistleri olmuşlardır. Baudelaire bu öyküleri &lt;i&gt;“düş gibi derin ve parıltılı, kristal kadar esrarlı ve kusursuz,”&lt;/i&gt; diye tanımlayacaktır. Sembolistlerin onunla bu denli yakından ilgilenmesinin çok makûl nedenleri vardır elbette. Poe sembolistlerin sevdiği üzere yazma felsefesini biçimi önceleyen bir perspektif üzere kurgular. Yine 20. yüzyıl ortalarından itibaren Poe’ya karşı dünya ölçeğinde bir kuramsal ilgi uyandığını görüyoruz. Zamanla yapıtlarındaki kurgusal ve biçimsel zenginlikler yanında, metin ve hakikat meselesine dair düşünceleri de öne çıkmıştır. Bu noktada özellikle post-yapısalcıların Poe’ya ilgi duyması beklenmeliydi ve öyle de olmuştur zaten. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-qcPWhBdakXU/TnITGppHrII/AAAAAAAAAhw/kH2CAS5TC2o/s1600/2ql4oza.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-top:0.4em;margin-right:0.2em; margin-left:0.5em; margin-bottom:0,3em"&gt;&lt;img border="0" height="253" width="198" src="http://2.bp.blogspot.com/-qcPWhBdakXU/TnITGppHrII/AAAAAAAAAhw/kH2CAS5TC2o/s400/2ql4oza.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Buraya kadar bahsettiğimiz metinlere ek olarak, NTV Yayınları da Poe’nun meşhur korku öykülerinden oluşan &lt;i&gt;&lt;b&gt;Nevermore&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; adlı çizgi-romanı okurların beğenisine sundu. Çizgi-romandan konu açılmışken iyi bir çizgi-roman okuru olmadığımı itiraf etmeliyim. İlkokulda İtalyan menşeili çizgi-romanlarla başlayan ilgim, ortaokulun sonuyla birlikte neredeyse sıfırı tüketmişti. Sonradan da ilgi ve alakam &lt;i&gt;Sandman&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Sincity&lt;/i&gt; gibi seçmece örneklerin ötesine pek geçmedi ne yazık ki. Yalnız bu aralar çizgi-roman konusunda biraz daha kararlıyım. Lâl Kitap’ın 50 ve 60’larda &lt;i&gt;James Warren&lt;/i&gt;’ın öncülüğünde basılan &lt;i&gt;&lt;b&gt;Creepy&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;&lt;b&gt;Eerie&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; serisinin toplu koleksiyon baskılarını yayımlıyor olması da bu açıdan iyi bir motivasyon kaynağı oldu. Okuyabilme imkânı bulduğum kadarıyla hem çizimleri beğendiğimi, hem de muhtevayı oluşturan klasik korku öykülerini keyifli bulduğumu söylemeliyim.  Öykülerin özgün olduğu söylenemez elbette, fakat bütün o klişe kurgularına rağmen, tavizsiz ölçüde acımasız ve eğlenceliler. Fiyat açısından cep dostu sayılmazlar, ama klasik korku öykülerinden hoşlananlara küçük bir terapi niyetine öneriyorum yine de(!...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Başlarken Poe üzerine yayınlarda bir artış olduğunu söyleyerek başladık, fakat aslında genel olarak bilim-kurgu ve fantastik edebiyata dair yeni bir hareketlilik olduğunu görmek de mümkün. Gözüme çarpanların üzerinden şöyle bir hızla geçebiliriz sanırım. Altıkırkbeş kalburüstü bir fantezi olan, &lt;i&gt;Orson Scott Card&lt;/i&gt;’ın &lt;i&gt;&lt;b&gt;Alvin Maker&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; serisini yayımlamaya başladı. Öte yandan Abis Yayınları da &lt;i&gt;Robert J. Sawyer&lt;/i&gt;’ın &lt;i&gt;&lt;b&gt;The Neanderthal Parallax&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; serisine el atmış gözüküyor. Bu serinin ilk kitabı olan &lt;i&gt;&lt;b&gt;Hominids&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;’in Hugo ödüllü sahibi olduğunu hatırlatmadan geçmeyelim. Ayrıca Yordam Yayınları gibi konuyla ilgisiz gözüken bir yayınevi, kendi duruşlarına uygun bir yazarın bütün metinlerini çevirmeye niyetli gözüküyor şu sıralar. Mevzu bahis yazar son dönemlerin en parlak isimlerinden biri olan &lt;i&gt;China Miéville&lt;/i&gt; elbette. Henüz kendisiyle tanışmamış olanlara muhakkak öneriyorum. Miéville’i şimdilik kısa geçeceğim, zîrâ başka bir zaman ona tekrar dönmek niyetindeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-71pN7g0sZzY/TnIQ8mNiHnI/AAAAAAAAAho/qYGWcG3SBzA/s1600/479px-Edgar_Allan_Poe_2.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-top:0.4em;margin-right:0.5em; margin-bottom:0,3em"&gt;&lt;img border="0" height="150" width="100" src="http://4.bp.blogspot.com/-gxw59A8Gp5c/TnJjB1sE2qI/AAAAAAAAAjA/tv98RWLlsKk/s400/Asker%2BKa%25C3%25A7a%25C4%259F%25C4%25B1.jpg" /&gt; &lt;img border="0" height="150" width="100" src="http://3.bp.blogspot.com/-a0deIO2fae4/TnJjFTNprAI/AAAAAAAAAjI/-9EjZEl6ZtI/s400/Hominids.jpg" /&gt; &lt;br /&gt;&lt;img border="0" height="150" width="100" src="http://4.bp.blogspot.com/-4JRNpWptq-g/TnJfsDPHfiI/AAAAAAAAAio/jTRXGiX-Bxo/s400/r%25C3%25BCzgar%25C4%25B1noniki.jpg" /&gt; &lt;img border="0" height="150" width="100" src="http://2.bp.blogspot.com/-hYRSpuTUjmE/TnJkNyuauzI/AAAAAAAAAjQ/hP5503ZChxM/s400/R%25C3%25BCyan%25C4%25B1n%2B%25C3%2596te%2BYakas%25C4%25B1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Metis’ten &lt;i&gt;Ursula K. Le Guin&lt;/i&gt; metinleri gelmeye devam ediyor. &lt;i&gt;&lt;b&gt;Lavinia&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;’dan sonra, biraz geç de olsa &lt;i&gt;&lt;b&gt;The Lathe of Heaven&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; da çevrildi sonunda. Ayrıca Ayrıntı Yayınları da Le Guin’in &lt;i&gt;&lt;b&gt;The Wind’s Twelve Quarters&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; adlı öykü derlemesini &lt;i&gt;Rüzgârın On İki Köşesi&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; başlığıyla yayımladı. Yazarın ilk öyküsü de dâhil, en iyi öykülerinden oluşturulmuş bir metin bu. Okumanızı isterim; &lt;i&gt;&lt;b&gt;Omelas’ı Bırakıp Gidenler&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; adlı o çarpıcı öyküyü henüz okumayanlar için bunu özellikle isterim. Metis’ten fazla uzaklaşmadan bir hatırlatma daha yapayım. Bülent Somay’ın eski güzel günlerde yaptığı bir derleme olan &lt;i&gt;&lt;b&gt;Asker Kaçağı, Savaşa Karşı Bilimkurgu Öyküleri&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;’nin yeni bir basımı 20 yıl sonra olsa da tekrar yapıldı. Epey bir zamandır sadece ikinci el bulunabiliyordu ki, ben de ikinci elden almıştım vakti zamanında. Anti-militarist ruhuna iyi bakmak isteyenler için önerim olsun o da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İthaki fantastik edebiyat alanında sürekli hareket halinde bir yayınevi, en son gördüğüm kadarıyla &lt;i&gt;Robert Silverberg&lt;/i&gt;’in &lt;i&gt;&lt;b&gt;Dying Inside&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; adlı Hugo ve Locus ödüllü kitabını hazırladılar. Yeni basımlar da var İthaki’de. &lt;i&gt;Neil Gaiman&lt;/i&gt;’dan &lt;i&gt;&lt;b&gt;American Gods&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; bunlardan biri, &lt;i&gt;Mervyn Peake&lt;/i&gt;’in &lt;i&gt;&lt;b&gt;Gormenghast&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; serisinin ilk kitabı olan Titus Groan’da diğeri. Gormenghast’ı çok arayan olduğunu biliyorum, dolayısıyla onlar için iyi bir haber bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-64U3LUf0FMw/TnIXarPqQ5I/AAAAAAAAAiA/bLSl2F3Uom8/s1600/stephen-king-kubbenin-altinda.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-top:0.3em;margin-right:0.1em; margin-left:0.5em; margin-bottom:0,3em"&gt;&lt;img border="0" height="270" width="160" src="http://1.bp.blogspot.com/-64U3LUf0FMw/TnIXarPqQ5I/AAAAAAAAAiA/bLSl2F3Uom8/s400/stephen-king-kubbenin-altinda.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Sırada &lt;i&gt;Stephen King&lt;/i&gt; var. Epey bir zamandır King okuduğum söylenemezdi belki, ama ben okumuyorum diye King yazmayı bırakmış değildi. Aksine daha çıkmadan çoksatar hâle gelen tuğla kalınlığındaki kitaplarından harıl harıl yazmaya devam ediyor. Bunların sonuncusu olan &lt;i&gt;&lt;b&gt;Under the Dome(Kubbenin Altında)&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;, yeniden King’e dönüp bakmamı sağladı. İyi ki de dönüp bakmışım, çünkü gerçekten okunası bir kitap olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarın diğer romanlarından epey alışık olduğumuz gibi yine Maine bölgesindeyiz ve Chester’s Mill kasabasının etrafında beliren son derece tuhaf, saydam ve aşılamaz görünen bir kubbenin içindeyiz. Başlangıçta sanki bir deneyle karşı karşıyayız: meçhul varlıklar küçük bir Amerikan kasabasını geçit vermeyen bir kubbeyle etrafından tamamen tecrit etmiş ve içerideki insan-kobayların nasıl davranacağını merak ediyorlar gibi... King bu sefer ondan beklenmeyecek kadar politik bir metin kaleme almış. Karakterden karaktere atlarken(ki bu King’in ustası olduğu bir alan) Chester’s Mill’in kendi hâlinde sıradan bir kasabadan, önce nasıl düşük yoğunluklu bir mücadeleye, oradan da bir cehenneme doğru evrilebileceğini, bu değişimi potansiyel olarak zaten içinde barındırdığını görmemizi istiyor roman. Amerika’nın kırsalında, görünüşte &lt;i&gt;herkesin aynı takımı desteklediği &lt;/i&gt;kasabaların gündelik yaşamına ve insan ilişkilerine dair açık ya da örtük eleştirilerle kurulu bir metin Under the Dome. Fakat sadece bu kadar mı? Chester’s Mill’deki, büyük bir kubbe altında var olan küçük bir kubbe ve altında gördüklerimiz de, arzın üzerinde ve aynı gök kubbe altında tecrit edilmiş insanoğlu için bir şeyler söylemeye vâkıf değil mi?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-48a7zsAawpE/TnIZwUcbTbI/AAAAAAAAAiI/JtTF02IE9zM/s1600/game-of-thrones-hbo-poster-01-550x814.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-top:0.4em;margin-right:0.5em; margin-left:0.1em; margin-bottom:0,3em"&gt;&lt;img border="0" height="253" width="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-48a7zsAawpE/TnIZwUcbTbI/AAAAAAAAAiI/JtTF02IE9zM/s400/game-of-thrones-hbo-poster-01-550x814.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bu arada en çok konuşulan kitaplardan biri de, dizisi hasebiyle &lt;i&gt;George R. R. Martin&lt;/i&gt;’in &lt;i&gt;&lt;b&gt;A Song of Ice and Fire&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; serisi oldu elbette. Yazılı hâlde rüştünü kanıtlamış olan serinin dizisinin başarılı olup olamayacağı merak konusuydu. Ne de olsa Yüzüklerin Efendisi dışında fantastik metinlerin sinema ya da TV uyarlamaları pek de iç açıcı olmamıştı şimdiye kadar. Fakat &lt;i&gt;&lt;b&gt;Game of Thrones&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;’un tanıtım bölümünü seyrettiğim zaman başarılı olacağına dair bir izlenim edinmiştim. Çok özenli bir çalışma yapıldığı görülebiliyordu. Sonrasında, dizi yayınlanmaya başladığında gördüğüm şey beklentilerimi bile aştı diyebilirim. Öyle ki, dizi nâmına gördüğüm en iyi yapım budur diyebilirim. Yazarın da katkısı ile mümkün olduğunca iyi bir uyarlama olması için epey çaba sarf edilmiş ve sonuçta ortaya oyunculuklardan mekânlara varıncaya kadar iyi kotarılmış ciddi bir görsel epik çıkarılmış. Hakkında kayda değer tek sorun ilk sezonunun çok kısa sürmüş olmasıdır. Dolayısıyla yeni sezonunu merakla bekliyorum, pek çok kişi gibi, zîrâ kış geliyor. Elbette henüz seyretmeyenlere sabredip görsel olandan evvel yazılı kısmına öncelik vermelerini tavsiye edeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-UBTHj4dtpTs/TnIbFxKdnJI/AAAAAAAAAiQ/uFNMJYdP9nk/s1600/R%25C3%25BCzgar%25C4%25B1n%2BAd%25C4%25B1.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-top:0.4em;margin-right:0.1em; margin-left:0.5em; margin-bottom:0,3em"&gt;&lt;img border="0" height="324" width="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-UBTHj4dtpTs/TnIbFxKdnJI/AAAAAAAAAiQ/uFNMJYdP9nk/s400/R%25C3%25BCzgar%25C4%25B1n%2BAd%25C4%25B1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Ve son olarak &lt;i&gt;Patrick Rothfuss&lt;/i&gt;’un &lt;i&gt;&lt;b&gt;The Name of the Wind&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; adlı eserinden mutlaka uzun uzun söz etmeliyiz. Söz konusu metin &lt;i&gt;&lt;b&gt;The Kingkiller Chronicle&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; serisinin ilk kitabı olma özelliği taşıyor. Dahası yazarın da ilk kitabı olmasına rağmen, o kadar iyi ki, Rothfuss’u bu alanda son birkaç senenin gözde yazarlarından biri hâline getirmiş gözüküyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman birinci elden anlatılan bir kronik biçiminde tasarlanmış. Kvothe isimli ana karakterimizin kendi ağzından dökülen hayat öyküsünden ibaret bir öykü var elimizde. Anlatı tek bir karakterin etrafında aktığı için, diğer bütün karakterler ona nispetle çok daha ikincil rollerdeler. Elbette böyle bir anlatının, okuyucusunun ilgisini devamlı kılabilmek için güçlü bir karakterizasyona ihtiyacı olacaktır ve Rothfuss’un bu görevin altından başarıyla kalkmış olduğunu söyleyebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü ölmeyi bekleyen bir adamın ağzından dökülürken, içinde bulunduğu dünyanın gizemini çözme peşinde bir çocuğun, bazen trajik, bazen fazlasıyla komik ama hep merakla sarmalanmış yolculuğunun peşine takılıyoruz. Kvothe oldukça dengeli çizilmiş bir karakter ve yolculuk boyunca onu izlememiz yönünde bizi motive eden merak ve gerilim öğeleri de iyi bir macerada olması gereken sınırlar içinde. Böyle bir romandan bekleneceği gibi ana karakterimiz eşsiz bir yeteneğe sahip, fakat  buna rağmen kendisine atfedilen kahramanlığı asla kusursuz değil. Çaresizliğin aşıladığı cesaret yanında, aptallıkla birlikte çıkagelen şansla da yoğrulmuş bir ün onunki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abartıya kaçmayan, yer yer dokunaklı ve lirik bir tarzı var Rothfuss’un. Bu üslûbu özellikle sevdiğimi söylemeliyim. Hüzün duygusunu hissetmediğim bir öykünün benim nezdimde işi gerçekten zordur. Beni anlatıya bağlayan en sağlam katmanlardan biridir hüzün. Dolayısıyla kitabın çok daha trajik olan ilk yarısı olmasaydı onu bu denli sevmem mümkün olamazdı. Yeri gelmişken, olumsuz bir eleştiri olarak, kitabın son kısmının bir miktar tekrara ve monotonluğa doğru savrulduğu yönünde bir izlenim taşıdığımı söyleyebilirim, ama bu eleştiriyi abartmamalıyım, zîrâ temposu genel olarak sorunsuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fantastik edebiyat denilince akla ilk gelen öğelerden biri elbette büyü olacak ve onun anlatıya nasıl yedirildiği meselesi önem kazanacaktır. Neyse ki, kitapta bu bağlamda da abartıya yer verilmediğini görüyoruz. Rothfuss’un alternatif gerçekliğinde sempati adını verdiği olgunun ciddi bir karmaşıklığı, tutarlı bir iç mantığı var gibi gözüküyor ve sınırları da iyi belirlenmiş durumda. Yazarın büyü konusundaki seçimini ve başarısını analiz etmek için, üniversite eğitimine (uzun sürmemiş olsa da) kimya mühendisliği ile başladığının altını çizmek anlamlı olabilir belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patrick Rothfuss’un karakter yaratma(ve akıcı diyaloglar yazma) konusunda yetkin olduğuna şimdiye kadar yeterince değindik sanırım. Acaba alternatif bir dünya tasarlama ve onu okurun zihnine nakşetme konusunda ne âlemde? Açık söylemeliyim, bu noktada en azından karakterizasyon bağlamında olduğu kadar parlak bir başarı gördüğümü iddia edemem. Kesinlikle yetersiz değil, ama öte yandan çarpıcı da değil. Rothfuss’un mekân tasarımı ve betimleme gücü şimdilik hafızamda derin izler bırakmayı ve bu yönde imgelemimi harekete geçirmeyi yeterince başaramadı. Belki, -o da kısmen- Tarbean bölümü hâriç. Bu sonucun ortaya çıkmasında, söz konusu kurgusal dünyanın bildiğimiz dünyaya fazlaca yabancı olmayan bir gerçeklik düzleminde inşa edilmesinin de payı vardır şüphesiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu betimleme gücünden açılmışken, yazarın röportajlarının birinde okuduğum bir bölümü tartışmalıyım burada. Rothfuss uzun betimlemelerin Tolkien’den haleflerine miras kaldığını ve bundan hoşlanmadığını söylüyor söz konusu röportajında ve Yüzüklerin Efendisi’nin ilk iki yüz sayfasını ağır bulduğunu da ekliyor sözlerine. Tabiî bu tespitlere katılmam mümkün değil. Kaldı ki, yeni tespitler de değiller ve daha önce duyduğumda genelde kötü bir okurla karşı karşıya olduğumu düşünmüşümdür hep. Problem şu ki, Rothfuss’un ağır bulduğu bölümler benim için kitabın en sevdiğim bölümleri arasında yer alıyor. Yüzüklerin Efendisi’nden o ilk iki yüz sayfayı çıkardığınız ya da akıcı olsun diye kesip biçmeye kalkıştığınız takdirde, anlatının geneli kıymetinden çok şey yitirirdi. Açık ki, Tolkien öyküyü olabildiğince sadeleştirmek ya da anlatıyı akıcı kılmak gibi bir motivasyon eşliğinde çalışmamıştır. Onun, kitabını kısaltmalarını isteyen bir yayınevini çok zor bir durumda olmasına rağmen reddettiğini iyi biliyoruz. Kaldı ki, Rothfuss Tolkien konusunda haklıysa, Gormenghast üçlemesi tamamen okunamaz demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlaşmazlık bir yana dursun, başka bir röportajında en sevdiği kitabın &lt;i&gt;Peter S. Beagle&lt;/i&gt;’ın &lt;i&gt;&lt;b&gt;Last Unicorn&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;’u olduğunu söyleyen(ki ben de çok severim onu) Rothfuss’un kaleminden genel olarak oldukça hoşlandığımı söylemeliyim. Bütünü değerlendirildiğinde, Rüzgârın Adı seleflerinin çoğundan çok daha iyi bir çalışma. Okurunu hayata dair zorluklar ve insan olmaya dair incelikli duygularla örülmüş hoş(ve nahoş) bir yolculuğa çıkmaya davet eden bu kitabın ileri de öneri listelerinin müdavimi olacağına da pek şüphe yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keyifli okumalar...&lt;br /&gt;&lt;font size="1px"&gt;(Buraya kadar azimle okuduysanız, birazcık keyfi kesinlikle hak ediyorsunuz zaten.)&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-6403052904489917986?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/6403052904489917986/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=6403052904489917986' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/6403052904489917986'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/6403052904489917986'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2011/09/poeya-ve-baskalarna-dair.html' title='Poe&apos;ya ve Başkalarına Dair...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-71pN7g0sZzY/TnIQ8mNiHnI/AAAAAAAAAho/qYGWcG3SBzA/s72-c/479px-Edgar_Allan_Poe_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-8982616920636800928</id><published>2011-04-06T20:00:00.031+03:00</published><updated>2011-10-08T01:52:52.576+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fantastik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gündem'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Karanlıkta Yazılanlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Serimde derd-i dünyadan kalanlar...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Evet, yeniden buradayız, ey meçhul okur. Bir önceki yazı, bir önceki yıla ait, dolayısıyla epey bir zaman geçti üzerinden. Kış geride kaldı artık, &lt;i&gt;"bahar mevsimidir,"&lt;/i&gt; demiş şair, &lt;i&gt;"hemdem-i sabâ olalım"&lt;/i&gt;. Keşke onun kadar neşeli olsam, "&lt;i&gt;gül ile dost kohusuyle âşina olsam,&lt;/i&gt; diyeceğim, fakat ne yazık ki, lâle devrinde değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse, devran dönüyor ve dönerken de pek çok önemli havadis taşıyor heybesinde. Hiç şüphe yok ki, bu arada olup bitenler içinde en çok dikkat cezbedeni Arap toplumlarının başlarındaki utanmaz-arlanmaz belâları defetmeye dönük, hem beklenmedik hem de oldukça bulaşıcı bir enfeksiyon keyfiyeti gösteren çabaları olmalı. Doğrusu başlangıçta gördüklerimiz oldukça heyecan vericiydi, ama sonra "özgür dünyanın" uçaklarını Libya semalarında görmek heyecanımı kursağıma tıkma noktasına kadar getirdi. Umarım Kaddafi’siz olduğu kadar, diğer bilumum küresel çıkar gruplarının da açık oyun alanı olmayacak bir Libya görebiliriz bütün bu hengamenin sonunda. Her durumda, bu toplumsal hareketlerden beylik sonuçlar çıkarmak için erken bir zamandayız. Ayrıca bu bağlamda, yeni iletişim ve medya yapıları adına da söylenecek çok şey olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve tabiî son bir ay içinde dünyanın ölçülebilmiş büyüklük skalasında kendine yükseklerden havadar ve manzaralı bir yer kapmış olan bir depreme de şahit oldu yeryüzü. Japonlar yerkürenin tektonik gazabına karşı koymakta başarılı olsalar bile bu gürültü patırtı ile uyanan okyanus tanrıları karşısında aynı başarıyı göstermekten ziyadesiyle uzak gözüktüler. Pasifik ufukları "ışıl ışıl" oldu bu sâyede; betalar ve gamalar, ama ne gam, vakti zamanında bir büyüğümüzün dediği gibi(belki de dememiştir, fakat tespit üzerine gayet güzel oturduğu için demiş kabul etmekte bir sakınca olmaz) &lt;i&gt;"radyasyon kemiklere iyi gelir"&lt;/i&gt;. Yeri gelmişken güzel memleketimin başbakanın bu konudaki yaklaşımına hayran olduğumu da ayrıca belirtmeliyim. Mevzu bahis karşılaştırmalı örnekler silsilesini dizerken espri yaptığına dair hiçbir belirti göstermiyordu ki, kanımca bu gerçek bir başarı örneğidir. Doğrusu ille de nükleer enerji olmasın diye kat'i bir düşüncem yok, ama bu işe hevesle kalkışacak olanların da yürüttükleri risk analizleri bu seviyede olmasın lütfen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada bunlar ve takibe takat yetmeyecek daha pek çok şey gerçekleşti ve gerçekleşiyor elbette. Devindikçe deviniyor tüm yaşamlar; zîrâ devinmek direnmektir, diyordu biri, geçip gitmemek için devinir ve direniriz sürekli. Dahası yeniler eskilerden daha fazla devinmek zorundadır. Eşyayı hızlandırmanın gâyesi, üzerinde yaşayacak daha fazla artık zaman üretmekti güya, ama görülen o ki, planlar tutmadı ve yaşamak için eşyanın temposuna ayak uydurmak zorunda kaldık. Şimdi geride kalmamak, yitip gitmemek için biteviye koşturuyoruz. Lâkin anlam hareketin kayıp parçasına dönüşüyor ve kaçınılmaz olarak geçip gidiyoruz işte. Toz toza, kül küle dönüyor nihâyet. Yaşamın iktidarından tattığımız hayli kısa, hayli yanıltıcı bir ândan başka nedir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Ölüm büyüktür&lt;br /&gt;Ve biz onunuz&lt;br /&gt;Gülümsemelerle dudaklarımızda&lt;br /&gt;Yaşamın tam ortasında&lt;br /&gt;Sanırken kendimizi&lt;br /&gt;Ölüm hıçkırır birden içimizde&lt;br /&gt;Ta içimizde&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle özetliyor Rainer Maria Rilke hâlimizi. Ölüm o kadar mutlak bir şekilde durur ki önümüzde, sadece ölüm için yaşıyoruz gibi gözükür bazen. Bütün bu serencam onun içindir. Dahası sonlara bakmak, yaşam denilen o sürece bakmak kadar, hattâ belki daha da ilginç ve anlamlı olabilir bizim için. En azından benim için bu biraz böyle olmalı. Adına ölüm kazınmış kitaplar toplamaya devam etmemin bir anlamı olmalı yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-dtiWlUkWePA/TZyIcmlMLAI/AAAAAAAAAgE/zJdoIJnkN_k/s1600/The%2BGreat%2BTree%2Bat%2BCaras%2BGaladhon.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-top:0.5em;margin-right:0.5em; margin-bottom:0.1em"&gt;&lt;img border="0" height="347" width="300" src="http://1.bp.blogspot.com/-dtiWlUkWePA/TZyIcmlMLAI/AAAAAAAAAgE/zJdoIJnkN_k/s400/The%2BGreat%2BTree%2Bat%2BCaras%2BGaladhon.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bu arada &lt;i&gt;Yüzüklerin Efendisi&lt;/i&gt;’ni de bir kez daha okudum. En son bütünlüklü okumamın üzerinden 5-6 yıl kadar geçmiş olmalı. Fi tarihindeki ilk okumam açık bir şoktu benim için ve dahası edebiyatla olan ilişkimi de ivmelendiren bir deneyime dönüşmüştü. Bugün geçen yılların biriktirdiği bilgi ve tecrübe eşliğinde hâlâ aynı edebî kıymeti biçer miyim diye merak ederek bir kez daha ağır ağır okudum ve daha da yoğunlaşan duyguların ötesinde geriye giden pek bir şey bulamadım bu anlamda. Kaldı ki, bin küsur sayfayı okuduktan sonra, baştan başlamamak için kendimi güç bela dizginlemek zorunda kalmam da cabası oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şurası açık; yeryüzünde beni daha fazla heyecanlandıran başka bir fantastik metin bulabilmiş değilim henüz. Bir öykünün içinde olma isteğini bu denli yoğun hissettiğim hiçbir ikincil gerçeklik yok. İlk okuduğum günden beri, kalbimin bir yanı hep Arda’ya emanet gibi, orada yürür gibiyim sık sık, o denli sahici bir yer benim için. Bu yüzden Fangorn Beleriand’ın sular altında yitip gitmiş o kadim ormanlarına ağıt yakarken ne hissettiğimi şuracıkta üç-beş kelime ile ifade etmem mümkün değil. Yahut Galadriel Eldamar’a dair şarkısını söylerken solup giden Lorien benim için bir kitabın sayfasındaki güzel ve hayalî bir yer olmanın çok ötesinde bir gerçeklik ifade ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşsel mekânlar ve zamanlarla ilgili epeyce kitap karıştırdım sanırım bugüne kadar(yıllarımı yediler açıkçası) ve Tolkien’in haleflerinden farklı bir edebî düzeyde, farklı bir motivasyon ve ilham eşliğinde yazmış olduğu apaçık görünüyor bana. Bir daha kolay kolay tekrarlanamayacak bir derinlik ve yoğunluk var metinde. Elbette çok sevdiğim ve toz kondurmayacağım başka metinler de var bu bağlamda. Bunlardan belki en başat olanı &lt;i&gt;Mervyn Peake&lt;/i&gt;’in &lt;i&gt;Gormenghast&lt;/i&gt;’ıdır, ki  nev’i şahsına münhasır bir metin, pek çok anlamda hayran olunası bir yazın örneğidir. Fakat yine de Tolkien’in mürekkebi gönlümde hiçbirinin gidemediği derinlere sızmayı başarıyor. Tolkien dünya hâllerinin ötesinde bir öykü kaleme almış. İki ayrı dünyada iki ayrı hayat yaşamış biri gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-_Nc8vMw3AII/TZyH_XqrnhI/AAAAAAAAAf0/6rk0FDG6dzc/s1600/Ge%25C3%25A7mi%25C5%259Fe%2BBak%25C4%25B1%25C5%259F.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-top:0.3em; margin-left:0.5em; margin-bottom:0.2em"&gt;&lt;img border="0" height="310" width="200" src="http://3.bp.blogspot.com/-_Nc8vMw3AII/TZyH_XqrnhI/AAAAAAAAAf0/6rk0FDG6dzc/s400/Ge%25C3%25A7mi%25C5%259Fe%2BBak%25C4%25B1%25C5%259F.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Son zamanlarda yayımlanmış birkaç kitaba da kısaca dikkat çekmek istiyorum. İlki &lt;i&gt;Edward Bellamy&lt;/i&gt;’nin &lt;i&gt;Looking Backward, 2000-1887&lt;/i&gt; başlıklı ütopyası olacak. Roman Say Yayınları aracılığı ile &lt;i&gt;Geçmişe Bakış&lt;/i&gt; adı altında ilk kez Türkiye’de basılıyor olsa da ütopya ile ilgilenenlerin âşina olduğu metinlerden biridir. İlk olarak 1888’de ABD’de arzı-endam eden kitap, 1887 yılında tuhaf bir hipnoz yöntemiyle uyutulan ve talihin cilvesine bakın ki, 113 yıl mışıl mışıl uyuduktan sonra, 2000 yılında sağ salim uyanan Boston’lu bir burjuvanın maceralarını anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişe Bakış’ın döneminin en çok satan ve ses getiren kitaplarından biri olduğunu biliyoruz. Hattâ aralarında &lt;i&gt;John Dewey&lt;/i&gt;’in de bulunduğu üç ayrı entelektüel 1935’de son elli yılın en etkili kitaplarının bir listesini çıkartmış ve üçü de Bellamy’nin kitabını ikinci sıraya koymuşlar. Üstelik ilk sırada üçünde de &lt;i&gt;Das Kapital&lt;/i&gt; varmış.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, nedir Geçmişe Bakış’ı bu kadar önemli kılan? &lt;i&gt;Thomas More&lt;/i&gt;’dan bu yana kaleme alınan bütün kayda değer ütopyaların sosyalist olduğu iddia edilmiştir. Bu gevşek önerme aradaki önemli nüansları yeterince gözetmiyor olabilir, ama Bellamy’nin Geçmişe Bakış’da yapmaya çalıştığı şey  -kendisi buna sosyalist demeyi göze almasa da- en azından budur; modern bir sosyalist ütopya tasarlamak. Yazarımız bu bağlamda kitaba epey etkili bir giriş yapıyor ve bu girizgâhta 19. yüzyılın kapitalist manzarası çarpıcı bir şekilde şöyle betimleniyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Okurlara bir fikir vermenin en iyi yolu, o günkü toplumu, önüne atlar yerine büyük insan kitlelerinin koşulu olduğu, inişli çıkışlı kumluk bir arazide ilerlemeye çalışan büyük bir arabaya benzetmek olabilir. Bu arabanın sürücüsü açlıktı. Araba kaçınılmaz olarak çok yavaş ilerliyordu, yine de açlık bir anlık gevşemeye bile izin vermiyordu. Arabayı böylesine kötü bir yolda çekmenin zorlukları bir yana, üstü de yolcularla doluydu. Üstelik bu yolcular, yolun en sarp yokuşlarında bile arabadan inmezlerdi. Arabanın içindeki oturma yerleri çok havadar ve rahattı. Burada oturanlar, yolun tozundan ırak, manzaraya bakıp eğlenebilirler ya da arabayı çekmeye çalışan takımın erdemlerini eleştirip tartışırlardı. Herkesin yaşamdaki ilk amacı, bu oturma yerlerinden birini ele geçirmek ve kendinden sonra da çocuğuna bırakmak olduğundan, doğal olarak bu yerler için büyük bir talep ve yarış vardı.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığı yüzyıla böylesi ince bir eleştirel bakış atan Bellamy’nin alt-üst olmuş gerçekliğinin 2000 yılında sosyalizme dair parametreler bilindik: Serbest piyasa ekonomisi yok, güçlü bir bürokratik devlet aygıtı(bir anlamda meritokrasi) ve merkezî bir iktisadî sistem var ve doğal olarak üretim üzerindeki mülkiyet düzeni kırılmış durumda, artık para yerine kredi kullanıyor ve bunun miktarı da herkes için eşit düzenlenmiş vs. Fakat öte yandan Bellamy bu manzarayı militer ve ulusalcı bir dil üzerinden resmediyor bize. Onun sosyalizminin işlevsel modeli ordu. Özellikle bu tercih, kitabı 20. yüzyılın Nasyonal Sosyalizm ve Sovyetler tecrübesinden sonra daha da ilginç ve tartışmalı bir bağlama yerleştirmiştir. Nitekim bugün bu tarihin ışığında Geçmişe Bakış’ı okuyan biri, onu bir ütopya gibi değil de bir distopya gibi kavrayabilir rahatlıkla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün ütopyadan distopyaya uzanan bu tür olumsuz okumalar Bellamy’nin bazı çağdaşları tarafından da öncelenmiştir. Örneğin Britanyalı sosyalist/anarşist düşünür ve sanatçı &lt;i&gt;William Morris&lt;/i&gt;, kitabın yayımlandığı dönemde metni ciddi şekilde eleştirenlerin başında gelir. Haklı olarak, her ne kadar adına resmen sosyalizm denmiyor olsa da, hemen herkesin bir sosyalizm örneği olarak okuduğu bu kitabı aşırı mekanik ve ruhsuz bir dünyanın resmini çizmekle itham eder. Bellamy’nin dünyasında devlet işveren vatandaşlar da işçi haline gelmişlerdir. Yazarın tanımlamasıyla, &lt;i&gt;"sanayi ordusu"&lt;/i&gt;nun bir dişlisine dönüşmüşlerdir âdeta. Öte yandan ne işin vasfında ne de buna yönelik protestan motivasyonda kayda değer bir gelişme vardır. Bu yeni dünyada da iş zordur, ona ister istemez katlanırsınız ve belli bir sürenin sonunda da Morris’in ifadesiyle &lt;i&gt;"terhis edilirsiniz."&lt;/i&gt; Üstelik insanların işleri dışındaki hayatları da monoton bir döngü izlenimi uyandırır okurda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ve benzeri sorunlara rağmen kitabın çok rağbet görmesi Morris’i açıkça rahatsız etmiş ve sonuçta onu alternatif bir sosyalizm örneği olan &lt;i&gt;News From Nowhere&lt;/i&gt;’i(&lt;i&gt;Hiçbir Yerden Haberler&lt;/i&gt;) yazmaya kadar götürmüştür. Northrop Frye’ın dikkat çektiği gibi, bu bağlamda Morris’in temel meselesi &lt;i&gt;"işçi nedir?"&lt;/i&gt; sorusu değil, &lt;i&gt;"iş nedir?"&lt;/i&gt; sorusu olmuştur. Morris, Bellamy’iyi ve onun gibi düşünenleri kolaycılıkla itham ediyordu ve &lt;i&gt;"bireylerin hayat işini devlet denilen soyut bir kavramın omuzlarına atamayacakları, birbiriyle bilinçli bir birlik halinde bununla ilgilenmeleri gerektiğini,"&lt;/i&gt; düşünüyordu. Her neyse, Morris başka bir yazının konusu olabilir ancak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ütopyalar ne yazık ki genelde iyi edebiyat örnekleri sayılmazlar. Yaygın olarak bu tür metinler monoton ve didaktik anlatılardır. Esasen çoğu zaman karşı-ütopyalar edebî açıdan çok daha yeğlenir örnekler olmuştur. Bellamy’nin metni de -her ne kadar etkileyici bir edebî girizgâh yapıyor olsa da- aslında soğuk bir metin. Fakat ütopyaların edebî kriterleri aşan bir bağlamı olduğunu da kayda geçirmemiz lâzım. Geçmişe Bakış ütopik tasarılar ve ütopya tarihi için kritik bir konumda duruyor ve hem ütopya hem de sosyalizm üzerine düşünenler için önemli bir metin olma keyfiyetini hâlâ sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-xHlVquz-nFc/TZyIR3qNOSI/AAAAAAAAAf8/qcNjHUKDSAY/s1600/Sava%25C5%259F%2BOyunlar%25C4%25B1.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-top:0.3em;margin-right:0.5em; margin-bottom:0.1em"&gt;&lt;img border="0" height="292" width="200" src="http://3.bp.blogspot.com/-xHlVquz-nFc/TZyIR3qNOSI/AAAAAAAAAf8/qcNjHUKDSAY/s400/Sava%25C5%259F%2BOyunlar%25C4%25B1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Diğer bir metnimiz de Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan &lt;i&gt;Savaş Oyunları A.Ş&lt;/i&gt;. &lt;i&gt;Roger Stahl&lt;/i&gt; ait bu çalışmada ABD savaş endüstrisinin kollarının nerelere ve nasıl uzandığı incelenmiş. Televizyondan sinemaya, konvansiyonel oyuncaklardan ve eğlence sektöründen video oyunlarına kadar pek çok alanda epeyce ilginç bilgi ve tespit barındırıyor metin. Yazar bütün bu girift ilişkileri kitabın orijinal başlığı olarak seçtiği melez bir sözcükle ifade ediyor: &lt;i&gt;Militainment&lt;/i&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle video oyunları konusunda dikkat çektiği meseleler bu bloğun okurları için çok kayda değer olacaktır. Daha önce bu sayfalarda &lt;i&gt;Ed Halter&lt;/i&gt;’ın  &lt;i&gt;From Sun Tzu to Xbox: War and Video Games&lt;/i&gt; adlı kitabına dikkat çekmiştim. Bu kitapla o kitap tamamlayıcı metinler olarak görülebilir ve video oyunları ile ilgilenen kitlenin muhakkak bunları okuması gerektiğini düşünüyorum. Bugünlerde piyasaya sürülen Medal of Honor, Call of Duty gibi çok rağbet görev savaş oyunları ve genel olarak da oyunlardaki militer bağlamlara dair haklı olarak düşünmemizi sağlayacaklardır. Kitaptan, video oyunları sektörüne ve tüketicilerine dönük kritik olduğunu düşündüğüm şu satırları aktararak bitirmeliyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Video oyunlarının "nasıl" öldürüleceğini gösterirken, "niçin" öldürüldüğü konusunda aktardıkları bir şey var mıdır? Savaş oyunlarının realiti TV tarzı savaş haberleriyle giderek benzeşmesi dikkate alındığında, bu, özellikle yanıtlanması gereken bir sorudur.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bahsetmem gereken pek çok kitap vardı. Özellikle &lt;i&gt;Helmutt Ritter&lt;/i&gt;'in Türkiye'de verdiği edebiyat tarihi ders notlarının derlenmiş hâli olan &lt;i&gt;"Doğu Mitolojisinin Edebiyata Etkisi"&lt;/i&gt; adlı metin ve sicim kuramı üzerine çalışan &lt;i&gt;Brian Greene&lt;/i&gt;'in &lt;i&gt;"The Fabric of the Cosmos"&lt;/i&gt; adlı kitabı hakkında da birkaç kelâm etmek niyetindeydim, ama bu yazı düşündüğümden de uzun oldu şimdiden. Belki başka bir yazıya artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak bu sene önceki yılın sinema filmleri ile ilgili genel bir değerlendirme metni yazmakta geciktiğim için, burada sadece 2010’un en iyileri olduğunu düşündüğüm filmlerin bir listesinin kaydını düşmekle yetineceğim. Sıralama rastgele yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1247696/"&gt;Püha Tõnu kiusamine - Veiko Õunpuu&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1135952/"&gt;White Material - Claire Denis&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;3- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1399683/"&gt;Winter’s Bone - Debra Granik&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;4- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1588895/"&gt;Loong Boonmee raleuk chat - Apichatpong Weerasethakul&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;5- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1431181/"&gt;Another Year - Mike Leigh&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;6- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0947798/"&gt;Black Swan – Darren Aranofsky&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;7- Red Riding Trilogy (&lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1259574/"&gt;1974&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1260581/"&gt;1980&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1259573/"&gt;1983&lt;/a&gt;) - &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1259574/"&gt;Julian Jarrold&lt;/a&gt; / &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1260581/"&gt;James Marsh&lt;/a&gt; / &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1259573/"&gt;Anand Tucker&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;8- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1379182/"&gt;Kynodontos - Giorgos Lanthimos&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;9- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1645089/"&gt;Inside Job - Charles Ferguson&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;10- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1587707/"&gt;Exit Through the Gift Shop - Banksy&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye kökenli olan filmler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1571724/"&gt;Bal - Semih Kaplanoğlu&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1371574/"&gt;Kosmos - Reha Erdem&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;3- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1714014/"&gt;Çoğunluk - Seren Yüce&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Namárië...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-8982616920636800928?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/8982616920636800928/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=8982616920636800928' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/8982616920636800928'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/8982616920636800928'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2011/04/ama-her-sey-iyi-biter-cunku-her-sey.html' title='Serimde derd-i dünyadan kalanlar...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-dtiWlUkWePA/TZyIcmlMLAI/AAAAAAAAAgE/zJdoIJnkN_k/s72-c/The%2BGreat%2BTree%2Bat%2BCaras%2BGaladhon.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-1430192970213575397</id><published>2010-12-03T04:00:00.033+02:00</published><updated>2010-12-09T01:17:27.081+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fantastik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Hayali Yerler Sözlüğü ve Minyatürlerle Osmanlı-İslâm Mitologyası</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;img border="0" src="http://lh6.ggpht.com/_A6tcR1IrRbc/TPhQ1C_tDrI/AAAAAAAAAfY/rtj3wgEnw6k/hayali.jpg" style="float: left; margin: 4px 5px 2px 2px;" /&gt;Acaba &lt;i&gt;Aburcubur Bölgesi&lt;/i&gt; adında bir yer duymuş olabilir misiniz? Hayır, bir esinlenme hâricinde mutfağınızın güzide bir köşesinden bahsetmiyoruz burada ve eğer &lt;i&gt;Charles Kingsley&lt;/i&gt;’in sadık bir okuru değilseniz ya da &lt;i&gt;The Dictionary of Imaginary Places(Hayali Yerler Sözlüğü)&lt;/i&gt; adlı çalışmayı okumadıysanız, cevabınız muhtemelen olumsuz olacaktır. Merak edenler için söyleyeyim, bahsi geçen yer, &lt;i&gt;Bulaşık Suyu Denizi&lt;/i&gt;’ni çevreleyen üç alandan biridir ve doğrusu, &lt;i&gt;Hiçbir-Yerin-Öbür-Ucu&lt;/i&gt;’ndan daha tuhaf bir yer de değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın mesele şu: &lt;i&gt;Alberto Manguel&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Gianni Guadalupi&lt;/i&gt; adlarını taşıyan iki fâni, bir gün oturmuş ve bir sözlük yazmaya karar vermişler, lâkin iş bu sözlük gerçek şeyler hakkında olmasın arzu etmişler; zîrâ herkesin bildiği üzre onlardan çok varmış etrafta. Böylece rûyalar ülkesinde az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmişler ve ortaya, yazılı tarihimiz boyunca zihnimizin şu sıkıcı devrânla yetinmeyi pervasızca reddettiği anlara dâir ansiklopedik bir çalışma olan &lt;i&gt;Hayali Yerler Sözlüğü&lt;/i&gt; çıkmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı hazırlayan iki isimden &lt;i&gt;Alberto Manguel&lt;/i&gt; daha önceden takip ettiğim bir yazar. Oldukça büyük bir kişisel kütüphanesi vardır(kıskanırım seni ben) ve kitaplar, yazarlar ve okur olma hâlleri üzerine keyifle okunan çok sayıda metin kaleme almıştır şimdiye kadar. Dolayısıyla onun bu çalışmanın yazarlarından biri olduğunu gördüğümde ayrıca memnun olmuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;900 küsür sayfalık ve iki ciltlik bu ağır çalışmanın satırları arasında &lt;i&gt;Aburcubur Bölgesi&lt;/i&gt; gibi pek çok&amp;nbsp;egsantrik&amp;nbsp;diyar&amp;nbsp;mevcut elbette. Kayda değer hemen her fantastik ülke ve&amp;nbsp;mekân hakkında ciddi bir muhteva bulabilirsiniz kitapta. 1200’den fazla başlık olduğu söyleniyor&amp;nbsp;kapakta. Bu sayının içinde cennet ve cehenneme dair ve bilim-kurgusal anlatılara ait gelecekte geçen yerlerin olmadığını düşünürseniz, bu çok ciddi bir rakama tekabül ediyor demektir. Doğrusu bunların hepsini orijinal kaynaklarından bulup okumaya çalışmak ömürden ömür çalmaya yeterdi. Ayrıca başlıkların beraberinde çok sayıda harita ve resme de yer verildiğini eklemeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, kitabın hiç mi eksiği yok? Düşsel anlatıların genişliği düşünüldüğünde olmaması pek mümkün değil. Örneğin &lt;i&gt;Tolkien&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Le Guin&lt;/i&gt;’inki gibi kalburüstü örnekler dışında popüler fantastik dünyalara pek az yer verildiğini görüyoruz. Genellikle türün klasiklerine odaklanılmış ve bu arada daha tecimsel olanlar elenmiş. Doğrusu aksi halde ucu bucağı olmazdı bu işin ve özgünlük bağlamında birbirinden pek de farklı olmayan sayısız başlık açmak gerekirdi. Dolayısıyla bu tür bir elemeyi hiç yadırgamadım. Yine de klasiklerde bile birkaç elzem eksiği bulunabilir, fakat hâlihazırda zaten çok geniş bir dağarcık sunuyor okuruna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005 yılında özenli bir baskıyla Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan kitabın Türkçe çevirisini &lt;i&gt;Sevin Okyay&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Kutlukhan Kutlu&lt;/i&gt; birlikte yapmışlar. Özellikle düşsel öykülerle ilgilenenler için eşi bulunmaz bir kaynak metin&amp;nbsp;olduğunu söyleyebilirim gönül rahatlığı içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="color: #6aa84f; font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;, &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif;"&gt;&lt;i&gt;Dedi Yûsuf o demde yâ Settar&lt;br /&gt;Beni setr eyle görmesin ağyâr&lt;br /&gt;Dahi pâyâne ermeden bu du'â&lt;br /&gt;Oldu peydâ sudan bir ejderhâ&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #6aa84f; font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;, &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;, serif;"&gt;&lt;br /&gt;- &lt;i&gt;Yûsuf u Züleyhâ&lt;/i&gt; -&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img border="0" src="http://lh6.ggpht.com/_A6tcR1IrRbc/TPhMiXbM-tI/AAAAAAAAAfI/dnpwV6xtq8o/Minyat%C3%BCrlerle%20Osmanl%C4%B1.jpg" style="float: left; margin: 4px 5px 2px 2px;" /&gt;Geçenlerde minyatürlerle ilgili bir çalışma ararken,&amp;nbsp;karşıma daha önce neden fark etmediğime çok şaşırdığım bir kitap çıktı. &lt;i&gt;Metin And&lt;/i&gt;'ın &lt;i&gt;Minyatürlerle Osmanlı-İslâm Mitologyası&lt;/i&gt; adlı metninden söz ediyorum. Doğrusu olağanüstü bir metin ve aldığım yerde karıştırırken önceki bilgisizliğimden gerçekten utandığımı itiraf etmeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanıyorum kitaba uygun görülen başlığı bazılarımız biraz garipseyebilir. Ne demek "İslâm Mitologyası?" İslâm ve mitoloji nasıl yan yana gelebilir? Doğrusunu söylemek gerekirse, kolaylıkla! &lt;i&gt;Metin And&lt;/i&gt; bu meseleye kitabın giriş bölümünde yeterli bir cevap veriyor. Kısaca söylersek, İslâm tarihi boyunca birikmiş inançlar ve metinler çeşitliliği bize mitoloji terimini kullanmamız için epeyce geniş bir imkân sağlıyor. Öyle ki, din ve mitoloji arasında bir sınır belirlemek ne derece mümkündür o bile belli değil. Kaldı ki, eğer olur da kitabı okursanız, göreceksiniz ki, &lt;i&gt;Târih-i Taberî&lt;/i&gt; gibi, &lt;i&gt;Zübdetü't Tevârih&lt;/i&gt; gibi, &lt;i&gt;Acaibü'l Mahlûkat ve Garâibü'l Mevcûdât&lt;/i&gt; gibi, &lt;i&gt;Şehnâme, Fâlnâme, İskendernâme, Battalnâme, Sûrnâme&lt;/i&gt; gibi çeşitli metinler bu söylencelerle dolup taşıyor ve bunların pek çok çoğunun çıkış yeri de dinin temel kaynakları olan Kur'an ve Hadisler. Aslında biraz bu konulara merakınız varsa bu anlatıların pek çoğunu okumuş ya da duymuşsunuzdur mutlaka. Kitabın yaptığı şey, bunların mitolojik özellikleri ağır basan örneklerini bir araya toplamış olması. Böylece bölük pörçük bilinen bu söylencelerin ne kadar büyük bir yekûn tuttuğunu ve ayrıntılar açısından ne denli çeşitli ve zengin olduğunu görmek çok daha mümkün hâle gelmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="float: right; margin: 1px 0px 0px 5px; text-align: center; width: 210px;"&gt;&lt;img border="0" src="http://lh5.ggpht.com/_A6tcR1IrRbc/TPhNaHV8juI/AAAAAAAAAfQ/HiGqN1Bszc0/minyatur2.jpg" style="float: right; margin: 4px 5px 2px 2px;" /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;span style="color: #e69138;"&gt;Simurg'un Zâl'i babası Sam'a getirmesi, (Şehnâme)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;Bizde genellikle Şark klasikleri okunmaz. Mitoloji okuyanların okuduğu da genellikle Batı mitolojisidir. Bu konuda ciddi bir ilgi asimetrisinden mustaribiz ne yazık ki! İdeolojik olarak pompalanmış bir garabetin tarihsel neticesidir bu. &lt;i&gt;Homeros&lt;/i&gt;'u bilmeyen yoktur haklı olarak. İskandinav mitlerinin bir dolu ayrıntısına hâkim pek çok kişi bulabiliriz şuracıkta ya da &lt;i&gt;Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri&lt;/i&gt; bir çoğumuzun sınıf arkadaşı gibidir. Ejderha denilince aklımıza &lt;i&gt;Sigurd &lt;/i&gt;ya da &lt;i&gt;Sigfried&lt;/i&gt;'in gelmesi çok muhtemeldir, ama &lt;i&gt;Zâl oğlu Rüstem&lt;/i&gt; gelmez bir türlü. Ya da sözgelimi, ilköğretim çağındaki herkes &lt;i&gt;La Fontaine &lt;/i&gt;fabllarını ezbere bilir, ama üniversite bitirmiş olanlarımız &lt;i&gt;Kelîle ve Dimne&lt;/i&gt;'den haberdarsa kendimizi şanslı sayarız. Bir kaynak sıkıntısı da var elbette. Ana kaynakların bir çoğuna sadece Osmanlıca olarak ve elbette nadiren erişmek mümkün. Bu metin gibi karma çalışmalar da pek yok ne yazık ki! Yeri gelmişken &lt;i&gt;Mehmet Kösemen&lt;/i&gt;'in &lt;i&gt;Türk-İslâm Tarihinde Hayali Varlıklar&lt;/i&gt; adlı çalışmasını da hatırlatabilirim burada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minyatürlerden bahsetmedik, halbuki kitap bütünüyle minyatürlerden müteşekkil. Minyatürün diğer resimleme yöntemlerinden ayrı bir dünyası var. Minyatür ikonografisi teknik ayrıntılar açısından tutumlu olabilir, ama başka bir bağlamda da denildiği gibi, &lt;i&gt;"less is more!"&lt;/i&gt; Onların iki boyutlu, ışık ve gölge barındırmayan kompozisyonlarına vakıf olmaya çalışırken, renkler cümbüşünden dipsiz bir kuyuya düşmek, orada dalgın hayallere kapılmak gâyet mümkündür. Aslında kitabın içeriğine olan aşinalığım minyatürler konusunda da geçerliydi. Kendimi bildim bileli minyatürler ilgimi çekmiştir ve çocukken Kültür Bakanlığı'nın yayınlandığı oldukça iyi hazırlanmış &lt;i&gt;Sanat&lt;/i&gt; dergilerini karıştırmayı da çok severdim bu yüzden. Dolayısıyla kitaptaki minyatürlerin bazılarını daha o zamanlardan biliyorum. Sonraları da başka vesilelerle pek çoğunu gördüm elbette. Fakat benim kişisel tecrübemi koyalım bir yana, kitabın asıl özelliği yazılı bilginin minyatürlerle desteklenmiş olmasıdır. Anlatılan öyküleri bir de minyatürlerin gözünden okuyorsunuz böylece. Her açıdan çok zevkli bir çalışma olmuş. Daha önce görmediğim minyatürler dışında, bildiğimi sandığım hikâyelerin hiç bilmediğim ayrıntılarını ya da tamamen farklı versiyonlarını okuma imkânı buldum bu sâyede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap &lt;i&gt;Hayali Yerler Sözlüğü&lt;/i&gt; gibi, Yapı Kredi Yayınları'ndan geliyor. Kuşe kağıda basılmış, ama keşke karton kapak değil de ciltli bir baskısı yapılmış olsaydı. Kalıbına çok daha fazla yakışırdı bu. İçeriğe tek itirazım kaynak vermekte cimri davranmış olmasıdır. Kullanılan kaynakların hepsi sondaki kaynakçada verilmiş, ama sayfa aralarında spesifik olarak verilen bir bilginin bu kaynakların hangisinden alındığını sık sık merak etmedim değil. Ayrıca cepte oluşturduğu delik de epeyce büyük sayılır, ki bu da eksik bir nokta olarak işaretlenebilir. Öte yandan paranızı harcayınız birçok lüzumsuz kitapla kıyaslanmayacak kadar dolu bir metin bu. Sizi tuhaf olaylar ve garip yaratıklardan mürekkep şarkî rüyalarla süslenmiş renkli bir yolculuğa çıkartacaktır en azından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;Sona gelmişken uzun zamandır yapmadığımız bir şeyi yapalım ve sayfa altı videolarımıza başvuralım yine. Dört parça seçtim bu kez. İlki bir asırdan fazla zamandır dinlenen ritmik ve neşeli bir Country şarkısının Youtube'da bulduğum oldukça hüzünlü, farklı bir yorumu: &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=15vz0B4F9oQ"&gt;Mariah McManus - Oh Susannah.&lt;/a&gt; İkincisi de yine Country müzik tarzında. &lt;i&gt;Iris DeMent&lt;/i&gt; söylüyor, &lt;i&gt;Emmylou Harris&lt;/i&gt; de eşlik ediyor. Güzel insanlar ve en sevdiğim şarkılardan biri: &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=ghVAH_WX-9I"&gt;Our Town.&lt;/a&gt; Bu parçaya bakarken &lt;i&gt;Iris DeMent&lt;/i&gt;'in &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=hhgb9hYjX3g"&gt;Wasteland Of The Free&lt;/a&gt; adlı doğrudan sert politik mesajlarla kurulmuş diğer bir şarkısının kaydını da gördüm ve onu da eklemek istedim. Sonuncu parça ise Fransa merkezli yeni bir gruptan, ki çok hoş ve ilginç bir tarzları var: &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=SvNkh9vJGSk&amp;"&gt;Zaz - Les passants.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-1430192970213575397?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/1430192970213575397/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=1430192970213575397' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/1430192970213575397'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/1430192970213575397'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2010/12/hayali-yerler-sozlugu-ve-minyaturlerle.html' title='Hayali Yerler Sözlüğü ve Minyatürlerle Osmanlı-İslâm Mitologyası'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://lh6.ggpht.com/_A6tcR1IrRbc/TPhQ1C_tDrI/AAAAAAAAAfY/rtj3wgEnw6k/s72-c/hayali.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-9035664355617781798</id><published>2010-10-14T20:00:00.005+03:00</published><updated>2010-10-14T21:11:51.004+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Serşâr-ı gamım fikr-i meâl eylediğimden...</title><content type='html'>&lt;span style="color: #a64d79;"&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Gökkuşağından Darağacı&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi'nin bedeni yok,&lt;br /&gt;Yontuyor geçmiş bilgisiyle&lt;br /&gt;gelecek belki olur diye taşı,&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;taşını kokluyor&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;yontu dağılıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi'si yitik&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;bundan boyuyor&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;boyuyor evine aldığı&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;ağacın üzerine tüneyip&lt;br /&gt;duvarını, tavanını, geçmişi&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;ve geleceği ve her yanını;&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;dal kırılıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi'si yitik&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;diziyor diziyor notalarını,&lt;br /&gt;göğe ışık üzerine boncuklarını,&lt;br /&gt;ucuza getiriyor varlığını&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; sonsuzun sessizliğiyle&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; sonlunun gürültüsü arasında,&lt;br /&gt;O bitirince kıyısında gezindiği&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;yol çöküyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi'si yitik&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;bundan yazıyor&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;yazıyor enine boyuna&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;içini ve dışını ve yeri&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;ve göğü ve suyu,&lt;br /&gt;bindiği kadırga&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;o inince batıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: #a64d79;"&gt;- Nilgün Marmara -&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: #b45f06;"&gt;***&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #a64d79;"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;694. 2&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sık sık inançsız olduğuma hükmediyorum,&lt;br /&gt;en az Russell kadar inançsız...&lt;br /&gt;ama yine de benimki onunki gibi yavan&lt;br /&gt;ve aptalca değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ben bunun için, sanırım, Eyyüb'e imanının&lt;br /&gt;verdiği keder kadar ağır, karmaşık&lt;br /&gt;ve bazen düşlerimde bana yüzümü, ellerimi&lt;br /&gt;kurtlanmış yaralar içinde gösteren,&lt;br /&gt;bazen de Cambridge'deki felsefe derslerimde beni,&lt;br /&gt;bir filozoftan çok,&lt;br /&gt;bir peygamber gibi konuşmaya zorlayan&lt;br /&gt;sorular taşıdım her zaman yüreğimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruların yolu, döne dolaşa, her zaman&lt;br /&gt;gelip şu seraba dayanıyordu:&lt;br /&gt;Bir gün bu acılı inançsızlığın çölünden&lt;br /&gt;bir tanrı filizlenip de çıkar mı?&lt;br /&gt;bir tanrı, bütün dilleri konuşabilen,&lt;br /&gt;bir tanrı, hiçbir sorunun cevabını&lt;br /&gt;akıldan esirgemeyen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #a64d79;"&gt;- Cahit Koytak -&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #b45f06;"&gt;&lt;b&gt;***&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #a64d79;"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Harranlı Müneccim&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonunda yağmur yağacak,&lt;br /&gt;hem öyle bir yağmur ki&lt;br /&gt;yapılmayan işlerin,&lt;br /&gt;ödenmeyen borçların,&lt;br /&gt;tutulmayan sözlerin&lt;br /&gt;mazereti olacak.&lt;br /&gt;ve kefareti, uğruna bir tazenin&lt;br /&gt;kalkıp yollara düşmeyi&lt;br /&gt;ve kaderle güreşmeyi bu yaşta&lt;br /&gt;göze alamamanın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öyle bir yağmur ki, aylarca&lt;br /&gt;belki yıllarca yağacak;&lt;br /&gt;senatoyu su basacak,&lt;br /&gt;sarayı, kiliseyi...&lt;br /&gt;ve patriğin külahını&lt;br /&gt;snodun çamurlu tortuları üstünde&lt;br /&gt;yüzdürecek kadar&lt;br /&gt;yükselecek sular;&lt;br /&gt;yağlı takkelerini yüzdürecek kadar&lt;br /&gt;çerçöple birlikte,&lt;br /&gt;kavgayı kızıştıran ruhanilerin;&lt;br /&gt;ve takma başı üstündeki&lt;br /&gt;takma perçemini&lt;br /&gt;biçare imparatorun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;elmas sertliğinde yağacak,&lt;br /&gt;sabır inceliğinde...&lt;br /&gt;ve yasaları eritecek yağmur,&lt;br /&gt;töreleri - o yıkılmaz sanılan&lt;br /&gt;kaleleri, kurumları falan...&lt;br /&gt;yer gibi sağlam, gök gibi her yerde&lt;br /&gt;diyerek şanını yücelttikleri&lt;br /&gt;ama kanını emdikleri,&lt;br /&gt;kökünü kemirdikleri&lt;br /&gt;köhne devleti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öyle bir yağmur ki...&lt;br /&gt;allakbullak edecek piyasaları,&lt;br /&gt;dinleri, sanatları, ülküleri;&lt;br /&gt;maskaraların suratlarına sürdükleri&lt;br /&gt;boyalı pudra gibi eritip akıtacak,&lt;br /&gt;pudra şekeri gibi...&lt;br /&gt;dilleri, üslupları, retorikleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve siz ey, süslü seremonilerin,&lt;br /&gt;sadakat gösterilerinin,&lt;br /&gt;ödüllerin, nişanların altında&lt;br /&gt;yamalı ciğerlerini,&lt;br /&gt;tahta cambaz bacaklarını&lt;br /&gt;gizlemeye çalışan&lt;br /&gt;yeteneksiz saray şairleri!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o yağmur yağınca,&lt;br /&gt;o büyük yağmur,&lt;br /&gt;teranelerinize can katmak için&lt;br /&gt;cıvıltılarına kulak kabarttığımız,&lt;br /&gt;tahsisat-ı mestureden ödenekli&lt;br /&gt;ilham perileriniz,&lt;br /&gt;ilham fareleriniz&lt;br /&gt;yuvalarından dışarı vuracak,&lt;br /&gt;halkın yatağının, yastığının altından,&lt;br /&gt;gardıroplarından fahişelerin,&lt;br /&gt;akla gelen her kuburdan,&lt;br /&gt;hatta ayak yollarından muhaliflerin;&lt;br /&gt;hem de leşlerinin kuyrukları&lt;br /&gt;sizin burunlarınıza&lt;br /&gt;dolanmış olarak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o yağmur yağınca,&lt;br /&gt;o büyük yağmur,&lt;br /&gt;kemerli, revaklı hayalhanelerinde&lt;br /&gt;arp çalan, neşide söyleyen,&lt;br /&gt;iskambil falı açan&lt;br /&gt;ve tatlı ürpermeleri içinde&lt;br /&gt;ölümlü ihsasların&lt;br /&gt;aşk oyunlarıyla oyalanan&lt;br /&gt;zarif ruhlarını çürütecek rutubet&lt;br /&gt;ve rakik vicdanlarını&lt;br /&gt;suskun entellektüellerin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve yıkayacak o büyük yağmur,&lt;br /&gt;silip temizleyecek&lt;br /&gt;noktasına, virgülüne kadar,&lt;br /&gt;halkın belleğine balçıkla sıvadıkları&lt;br /&gt;bulanık satırlarını,&lt;br /&gt;görece lekelerini şöhretimin;&lt;br /&gt;o göçebe serazen güzeliyle yaşanan&lt;br /&gt;küçük, masum macerayla ilgili... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bunları ben söylüyorum;&lt;br /&gt;en uzak yıldızlara,&lt;br /&gt;ziclere, atlaslara bakarak...&lt;br /&gt;ben, El Harizmi'nin gözde tilmizi,&lt;br /&gt;-öyle olduğu için de&lt;br /&gt;Bağdat'a tutunamayan,&lt;br /&gt;Roma'da anlaşılmayan,&lt;br /&gt;ve Bizans'ta, elli yaşında&lt;br /&gt;tam yıldızı parlayacakken&lt;br /&gt;adı ikon kırıcıya&lt;br /&gt;ve kart hovardaya çıkartılan-&lt;br /&gt;ben, yıldızbilimci, şair&lt;br /&gt;Harranlı Leon: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben, matematikçi, mimar, ressam;&lt;br /&gt;rum ateşinin mucidi;&lt;br /&gt;hendesede hace-i hacegân;&lt;br /&gt;yedi dilde konuşan,&lt;br /&gt;üçünde yazan-bozan;&lt;br /&gt;gizli ilimlerde,&lt;br /&gt;bahusuz maraz-ı kalpte&lt;br /&gt;ve inkisar-ı aşk ve muhabette uzman;&lt;br /&gt;diline hâzik hekim,&lt;br /&gt;eline mahir cerrah;&lt;br /&gt;tarid-i cin ve sihir,&lt;br /&gt;ilahiri ilahiri ilahir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: #a64d79;"&gt;- Cahit Koytak -&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="color: #a64d79;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-9035664355617781798?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/9035664355617781798/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=9035664355617781798' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/9035664355617781798'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/9035664355617781798'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2010/10/sersar-gamm-fikr-i-meal-eyledigimden.html' title='Serşâr-ı gamım fikr-i meâl eylediğimden...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-8384135428785412388</id><published>2010-10-05T02:57:00.016+03:00</published><updated>2010-10-05T03:10:54.545+03:00</updated><title type='text'>Dor Faidwen...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Uzun bir süredir öksüz çocuk muamelesi gören Dor Faidwen için nihayet yeni bir yazı yazabildim. Söz konusu metin, J.R.R.Tolkien'in uzun yazınsal macerasının oğlu Christopher Tolkien'in emeğiyle su yüzüne çıkan en son parçası &lt;i&gt;The Legend of Sigurd &amp; Gudrún&lt;/i&gt; adlı kitap hakkında biraz olsun malumat vermeyi amaçlıyor. &amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://dor-faidwen.blogspot.com/"&gt;Kayıp adaya giden yol buradan geçer...&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-8384135428785412388?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/8384135428785412388/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=8384135428785412388' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/8384135428785412388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/8384135428785412388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2010/10/dor-faidwen.html' title='Dor Faidwen...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-632342927616626218</id><published>2010-09-14T20:00:00.022+03:00</published><updated>2010-09-15T15:00:48.652+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alıntılar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><title type='text'>Alphonso Lingis ve Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Alphonso Lingis'ten kaçınızın haberdar olduğunu bilmem mümkün değil, ama sanıyorum fazla değildir, zîrâ ismi kulağıma çok, ama çok az çalınıyor bu diyarlarda. Halbuki Lingis "öteki"nin izinde gezgin bir feylesof ve şu garip devranda bizimle hiçbir bağı yokmuş gibi görünen insanlara dair işitmeye/okumaya gereksinim duyduğumuz kelimeleri var, ki o kelimelerde düşüncemize ve yaşamımıza katabileceğimiz bir incelik payı bulabiliriz en azından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün sıkıntılı bir ruh hâli üzere('let it be' mi?) kitap raflarını yoklarken yine, ufacık boyutuyla sözünü ettiği insanlar gibi neredeyse görünmez olmasına rağmen, parmaklarım garip bir şekilde Lingis'in &lt;i&gt;"Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı"&lt;/i&gt; adlı kitabına doğru çekiliverdi ve güç belâ çekip çıkardılar onu sıkıştığı cendereden. Böylece yeniden ve yeni bir gözle okumaya başladım kitabı, ki ilk okuyuşumun üzerinden kayda değer bir zaman da geçmişti. Sonra neden metinden ufak bir kesit olsun, başkalarıyla da paylaşmıyorum diye düşündüm, düşünmekle de kalmak istemedim ve işte netice:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote align="justify"&gt;&lt;br /&gt;I. Öteki Cemaat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasyonel söylem ve pratik, doğayı bir cemaat eseri, kendi doğamızı da kendi eserimiz kılar. Biz, kendi çevremizi üretmiş olan insanlar ondaki her şeyde, rasyonel söylem pratiği tarafından üretilen kolektif insani niyet ve çabaların doğanın sunduğu hammaddeye verdikleri biçimi ve sureti görürüz. Kendi ürettiği bir ortam içinde kendi doğasını üreten, insan-yapımı bir tür olan türümüz kendi içinde kendisine yabancı, kendi kavrayış gücünün ötesinde hiçbir şey bulmaz. Kendini devredilemeyen haklarıyla onaylayan ve kendisini kendi yasalarının koyucusu olarak kuran modern kültürün bireyi, kendi bireyliğini kendi üstüne kapanmış bir doğanın bireyliği olarak üretmeye koyulur. İnsan cemaatinde kendi içinde kapanmış ve bireyin kendi düşüncesini temsil eden bir eser bulur. Birey kendi düşüncesinin bütün rasyonel düşünce sisteminin temsilcisi olduğunu keşfettikçe, cemaatindeki diğer insanlarda sadece kendi rasyonel doğasının yansımasını görecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasyonel cemaatten önce, ötekiyle, davetsiz misafirle [intruder] karşılaşma vardı. Bu karşılaşma biri kendini ötekinin talep ve itirazlarına açtığında başlar. Rasyonel cemaatin, bu cemaatin her aklı başında kafanın birer temsilcisi olduğu ortak söyleminin ve herkesin çaba ve ihtiraslarını massedip gayrişahsileştiren girişimlerinin altında bir başka cemaat vardır; kendine ait bir cemaat kimliği olan, kendi doğasını kendisi üreten kişiden kendisini, onunla ortak hiçbir şeyi olmayan kişiye, yabancıya açmasını talep eden cemaattir bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öteki cemaat rasyonel cemaat içinde massedilmiş değildir; tekrar tekrar ortaya çıkar, ikizi ya da gölgesi gibi taciz eder rasyonel cemaati.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öteki cemaat işte değil, işe ve çalışmaya ara verildiğinde oluşur. Ortak bir şeye sahip olunduğunda ya da ortak bir şey üretildiğinde değil, kişi kendini onunla ortak hiçbir şeyi olmayan kişiye -Azteğe, göçebeye, gerillaya, düşmana- açtığında gerçekleşir. Öteki cemaat, kişi ötekinin yüzündeki buyruğu fark ettiğinde oluşur. Sadece ötekinin dışlandığı ortak söyleme ve cemaate değil, kişide ötekiyle ortak olan ya da ortak olmasını sağlamaya çalıştığı her şeye de kafa tutan bir buyruktur bu. Kişi kendini bir buyruğa salt rasyonel zekâsıyla açmaz. Rasyonel zekâmızın ortaya çıkabilmesi için çevreden anlaşılabilir ve düzenli bir biçimde veri toplaması gereken duyarlılığımıza hükmetmesi, pratik faaliyet alanındaki güçleri, engelleri ve nedensellikleri anlaşılabilir ve düzenli bir biçimde ölçecek motor güçlerimize hükmetmesi ve toplumsal alandaki komuta ve itaat ilişkilerini anlaşılabilir ve düzenli bir biçimde kaydedecek (ötekine yönelik) duyarlılığımıza hükmetmesi gerekir. Gözlerinin çıplaklığıyla, eşyayı sıkı sıkıya kavramış ellerini ötekine doğru dönüp açarak, öbürünün sesiyle tedirginleşmiş sesinin zırhlarından soyunmuş zayıflığıyla açar kişi kendini ötekine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişi ötekine -yabancıya, muhtaç olana, yargıca- salt görüşleri ve fikirleri sınansın diye, onlarla açılmaz; kişi gözlerinin çıplaklığıyla, sesi ve sessizlikleriyle, boş elleriyle de açılır. Çünkü öteki, yani yabancı, kişiye yalnızca inançları ve yargılarıyla değil, zayıflığı, yaralanabilirliği ve ölümlülüğü ile de döner. Kişiye yüzünü, putunu ve fetişini döner. Karbon bileşenlerinden, yine toza dönecek tozdan yapılmış yüzünü, topraktan ve havadan, kandan, ışıktan ve gölgeden yapılmış yüzünü döner. Yaralı, acıdan ve ölümlülükten kırışmış tenini döner. Cemaat, kişi kendini çıplak olana, muhtaç olana, toplumdan atılmış olana, ölmekte olana açtığında oluşur. Kişi cemaate kendini ve sahip olduğu güçleri onaylayarak değil, kendini harcanmışlığa, kurban edilmişliğe açtığı zaman girer. Cemaat, kişinin kendini ötekine, kendi dışındaki güçlere, ölüme ve ölenlere açtığı hareketle oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enformasyon mübadelesiyle oluşan rasyonel cemaat, soyut birimleri, idealize edilmiş göndergelerin idealize edilmiş göstergelerini mübadele eder. İletişim, mesajın bağıntısız ve karışıklık yaratan sinyallerden, yani gürültüden çekilip çıkarılmasıdır. Muhataplar gürültüye karşı ittifak halinde mücadele ederler; ideal iletişim şehri gürültüden azami oranda arındırılmış olacaktır. Ama mesaja içsel olan bir gürültü vardır: Onu ileten sesin donukluğu. Ayrıca artyörede, kendi seslerimizi de susturmadan susturulması imkânsız olan dünyanın gürültüsü vardır. İnsan sesini evrim biyolojisinin perspektifi içinde tahayyül ederek dünyanın mırıltısını duymayı öğreniriz; insan sesleri bu mırıltıyı sürdürüp birbirleri için yankılarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın gümbürtüsüne karşı müttefik olmuş cemaatte birbirimizle sinyaller, soyut birimler aracılığıyla kurduğumuz iletişimin ötesinde, insan dışındaki şeylerle de formlarını ve maddelerini kucaklayarak temas kurarız. Ayrıca birbirimizin formunu daraltıp, kendi maddi varlığımızı dönüştürerek de birbirimizle temas kurarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortak bir şey üreten, hakikati tesis eden ve şimdi de teknolojik bir simulakr (benzeti) evreni kuran cemaat, vahşileri, mistikleri, psikotikleri dışlar; onların sözlerini ve bedenlerini dışlar. Onları kendi mekânında dışlar: İşkence eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasyonel cemaatin yaptığı işlerin orta yerinde, hiçlik, ölüm ve kendi ölümlülükleri dışında ortak hiçbir şeyleri olmayanların cemaati oluşur. Ama her birini tecrit eden ölüm ortak bir ölüm müdür? Ve ona hiçlik denebilir mi?&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-632342927616626218?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/632342927616626218/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=632342927616626218' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/632342927616626218'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/632342927616626218'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2010/09/alphonso-lingis-ve-ortak-bir-seyleri.html' title='Alphonso Lingis ve Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-5260469763723129568</id><published>2010-08-28T22:45:00.005+03:00</published><updated>2010-08-28T22:49:02.507+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Müptelâyı gama sor kim geceler kaç saat</title><content type='html'>&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Oda&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I&lt;br /&gt;Ben o doğum sancılarıyla kıvranan odamda&lt;br /&gt;Bir süredir hiç kımıldamıyorum&lt;br /&gt;Hiç kımıldamıyorum, dersem, ölümün eskizlerini çiziyorum eskisi gibi&lt;br /&gt;Yüzümün rüzgârıyla oynuyorum arada&lt;br /&gt;Yüzümün rüzgârıyla... bu ufak yolculuk değiştiriyor beni&lt;br /&gt;Bir koltuktan başka bir koltuğa geçiyorum meselâ. Kendimi&lt;br /&gt;Yerlerde sürerekten. Yerler ki taş gibi soğuk&lt;br /&gt;Soğuk bir taş kabartmasına benzetiyor gövdemi&lt;br /&gt;Ne zaman - Ben bunu hiç bilmiyorum&lt;br /&gt;O zaman - O zaman mı, bilmiyorum&lt;br /&gt;Eski bir uygarlık kalıntısı gibi&lt;br /&gt;Bir başıma duyuyorum artık yalnızlığımı&lt;br /&gt;Bir başıma duyuyorum artık yalnızlığımı. Ve beni&lt;br /&gt;Bu çağ üstü duyarlık azıcık yatıştırıyor&lt;br /&gt;Ayağa kalkıyorum birden, boşluğa uzatıyorum ellerimi&lt;br /&gt;Mırıldanıyorum sanki ara vermeden&lt;br /&gt;Sesi yitmiş bir tanrının bana diyeceklerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;b&gt;- Edip Cansever -&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Tevekkül&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kendi aynasında gezinen, ırmak ve kül&lt;br /&gt;gibiyim bu kentte, rûhum su sızdırmaz&lt;br /&gt;artık, bedenim kandil.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnızlıklar da vardı, kimi "nitrik&lt;br /&gt;asit terlerken mendil mendil" kaptan'ın&lt;br /&gt;düşlerinde -arada ışık sandığımız yaz,&lt;br /&gt;o kumarbâz ve kehribar tesbih, o gül-&lt;br /&gt;ıssız gemilere binip giderdi kimileri&lt;br /&gt;insan diye/bildiğim sâhipsiz adalardı.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte ancak o kadardı şarabın ve şark'ın&lt;br /&gt;tanrısı, tuhaf bir gülüş edindiğim akşam&lt;br /&gt;larda meneviş bir hüzün kadardı, utanmasam&lt;br /&gt;aynasında gezinen ırmaklara bakıp&lt;br /&gt;ağlardı diyeceğim, utanmasam kirpiğimde&lt;br /&gt;açan kar karanfilleri kadardı,&lt;br /&gt;yorgun ve mütevekkil.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yüreğini aynasına asmış bir derviş&lt;br /&gt;gibi miyim? dağlara gebe olduğum zaman&lt;br /&gt;sıradağlardı topuğumda gezinen cinnet,&lt;br /&gt;-uçar giderdim ardından koyu tenhâ&lt;br /&gt;kısrakların- dağlardan gebe kaldığımda&lt;br /&gt;bu müntehir cemiyet, cennetini saçlarımda&lt;br /&gt;arardı.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;âh,&lt;br /&gt;insan diye/bildiğim sâhipsiz adalardı.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;b&gt;- Sefa Kaplan -&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-5260469763723129568?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/5260469763723129568/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=5260469763723129568' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/5260469763723129568'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/5260469763723129568'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2010/08/muptelay-gama-sor-kim-geceler-kac-saat.html' title='Müptelâyı gama sor kim geceler kaç saat'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-4303082844782372623</id><published>2010-05-19T10:00:00.116+03:00</published><updated>2011-05-06T17:23:42.538+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><title type='text'>Feyerabend ve Anarşizm Üzerine...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;img border="0" height="180px" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S_OQCGn4TKI/AAAAAAAAAdk/qTCR_i5iz7E/s320/feyerabend.jpg" style="float: left; margin-bottom: 2px; margin-left: 2px; margin-right: 5px; margin-top: 4px;" /&gt;Bir dönem bilim felsefesi ile ilgilenirken yolum kaçınılmaz olarak &lt;i&gt;Paul Feyerabend&lt;/i&gt;’e çıkmış ve o süreç içinde &lt;i&gt;Against Method(Yönteme Karşı)&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Science in a Free Society(Özgür Bir Toplumda Bilim)&lt;/i&gt; gibi merkezî çalışmalarına vakıf olma bahtiyarlığına erişmiştim. &lt;i&gt;Steven Soderbergh&lt;/i&gt;’in &lt;i&gt;Sex, Lies and Videotape&lt;/i&gt; adlı filminden ilham almış gibi görünen şu tuhaf günlerde ise, daha evvel okuma fırsatım olmayan bir kitabına göz atma imkânı buldum. Kitap anarşizm üzerine önemli bir dizi olarak kabul edilen &lt;i&gt;Unter dem Pflaster liegt der Strand(Kaldırımın Altında Kum Vardır)&lt;/i&gt; bünyesinde &lt;i&gt;Thesen Zum Anarchismus(Anarşizm Üzerine Tezler)&lt;/i&gt; başlığıyla yayımlanmış bir derleme ve Feyerabend’in diğer metinlerinde detaylı olarak gördüğümüz düşüncelerinin bir özeti olma meziyetine sahip. Mevzu bahis bu kitap vesilesiyle Feyerabend hakkında birkaç kelâm ederek kendimi oyalamak ve bloga karşı sorumluluğumu yerine getirmek niyetindeyim, bu esnada birilerinin merakını cezbedecek bir şeyler yazabilirsem de ne hoş! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamının ana hatlarına dair kısa bir özet vererek başlayalım o hâlde. &lt;i&gt;"Her çeşit çatlak kafalı kült Viyana'dan çıkar"&lt;/i&gt;, demiş bir İngiliz romancı ve sonra bunun kentin havasından kaynaklandığını iddia etmiş. 1924 yılında güneş sistemindeki macerasına başlayan Paul Feyerabend de bir Viyanalı ve bu vasfıyla nüktedan romancımızın yüzünü kara çıkarmadığını söylemek pekâlâ mümkün. Soyadının aslı &lt;i&gt;paydos vakti&lt;/i&gt; anlamına gelen &lt;i&gt;Feierabend&lt;/i&gt; imiş ve çocukken kendisine büyüyünce ne olmak istediğini soranlara &lt;i&gt;"emekli olmak"&lt;/i&gt; cevabını veriyormuş. Gençliğinde İkinci Dünya Savaşı’nın muğlak bir parçası olmak zorunda kalan düşünür, bunun neticesinde sakat bir bacakla ödüllendirilmiştir. Aslında şarkıcı olmak istediğini, klasik müzik konusunda yetenekli olduğunu ve dersler aldığını öğreniyoruz otobiyografisinden. Fakat ne yazık ki, önce araya dünya savaşının girmesi, sonra da bazı kritik tercihleri sonucu bu hayali gerçekleşmeyince, diğer bir ilgi alanı olan pozitif bilimler konusunda ilerliyor ve kariyerini başta İngiltere ve ABD olmak üzere dünyanın pek çok yerinde dersler vereceği bir bilim felsefecisi olarak tamamlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feyerabend kesinlikle sıradan bir bilim felsefecisi değil. Bütüne bakıldığında türünün ilk örneği olarak görülebilir, zîrâ &lt;i&gt;“anything goes!”&lt;/i&gt; ifadesiyle özetlenen anarşik bir epistemolojiden(bilgi kuramı) yana yıkıcı bir tavır takınmıştır. Bu ifadeyle tam olarak ne kastedildiğini biraz açmamız gerekecek elbette. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetmişlerin ortalarında &lt;i&gt;Imre Lakatos&lt;/i&gt;’un zorlamasıyla &lt;i&gt;Yönteme Karşı&lt;/i&gt; adlı çalışmasını yayımlar Feyerabend ve böylece tezlerini dar bir akademik camianın dışında geniş kitlelere duyurma imkânı bulur. Bu metinde, &lt;i&gt;Wittgenstein&lt;/i&gt;’a atıfla dil oyunlarına benzettiği metodoloji tartışmalarının, bilimlerin tarihsel pratiğiyle pek de uyumlu olmadığını öne sürecektir, çünkü &lt;i&gt;“bilimleri oluşturan olayların, usullerin ve sonuçların hiçbir ortak yapısı olmadığı”&lt;/i&gt; kanısındadır. Dolayısıyla kesin metodolojik kurallar dayatmanın beyhûde ve zararlı bir girişim olduğunu, koşullara göre normlarımızı belirlememiz ve her koşulda savunulabilecek bir kurallar bütünü olduğu fikrini bir kenara bırakmamız gerektiğini savlar. Bu meyanda özellikle Kopernik Devrimi üzerine okumaları çok çarpıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette plüralist perspektifini geliştirdiği süreç içinde yolunun üzerine aşması gereken önemli isimler çıkmış ve bunları (&lt;i&gt;Derrida&lt;/i&gt;’dan değil, &lt;i&gt;Nestroy&lt;/i&gt;’dan öğrendiği) bir yapı-söküme uğratarak kritik etmiştir. Bol bol nükteli ve iğneleyici bir nitelik arzeden yazılarında bir dönem derslerine katıldığı &lt;i&gt;Karl Popper&lt;/i&gt;’ın eleştirel akılcılığını sık sık hedef tahtasına koyduğunu görüyoruz. Aslında ilk anda Popper’ın cazibesine kapılmamış değildir(Popper’ın ilgili dersi şöyle başlarmış: &lt;i&gt;“Ben bir Bilimsel Yöntem Profesörüyüm; ama benim bir sorunum var: Bilimsel yöntem diye bir şey yok.”&lt;/i&gt;), lâkin sonraları katı bir şekilde uygulanacak &lt;i&gt;yanlışlanabilirlik(falsification)&lt;/i&gt; doktrininin bilim denilen şeyi silip süpüreceği kanısına varır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimin epistemolojik düzlemde değil, sosyo-tarihsel düzlemde ele alınması önerisinde ve karşılaştırılamazlık konusunda &lt;i&gt;Thomas Kuhn&lt;/i&gt;’la belirgin bir ortak bir paydası var, fakat siyasal bağlam konusunda ayrışıyorlar. Feyerabend bilimin siyasal özerkliği meselesinden şüphelidir. Eleştirilerinden nasibini alan bir diğer önemli isim de, en yakın dostlarından biri olan Imre Lakatos ve onun Popper’ın savını pratikle daha uyumlu kılmaya dönük yeni yaklaşımıdır(ki bu Feyerabend’e -ve başkalarına- göre o güne kadar ki, en gelişmiş ve sofistike kuramsal yaklaşım olma keyfiyetindeydi.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman içinde Feyerabend’in tezi çok ses getirmiş ve çeşitli tepkiler almıştır, özellikle biyoloji alanında çalışan bilim insanları tarafından daha fazla önemsendiğine dair bir gözlemim mevcut. Yakın dönemli bir örnek verecek olursak; şüphesiz en saygıdeğer evrim biyologlardan biri olan &lt;i&gt;Ernst Mayr&lt;/i&gt;, bir çalışmasında bilim felsefecilerinin önerilerinin hiçbirinin bir evrimsel biyoloji kuramı oluşturmaya yeterli olmadığını öne sürer. Yüzyılın ortalarında tanıdığı bütün biyologların ısrarla Poppercı olduklarını iddia ettiklerini, ama sonuçta ne yapmak istiyorlarsa onu yapmaktan hiç vazgeçmediklerini anlatır. Dolayısıyla pratiğin içinde metodoloji tartışmalarından çıkan etiketlerin genellikle fazla bir anlam ifade etmediğini öne sürer ve bu arada da “ne olsa uyar” diyen Feyerabend’e sempatisini açık etmekten geri durmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan Paul Feyerabend yaklaşımını yöntem bilime dair entelektüel bir tartışma içine sıkıştırmaktan yana değildir. Eleştirilerini daha geniş bir perspektiften rasyonalizme yöneltir ve ısrarla bilimin toplumsal konumunu problematize eder. Bu konuma geleneksel olarak atfedilen yüksek statünün gerekliliğini sorgulayacaktır. Şöyle diyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bilim bir kolajdır, sistem değil. Dahası, hem tarihsel deneyim hem de demokratik ilkeler bilimin halk denetiminde tutulmasını öneriyor. Bilimsel kurumlar “objektif” değiller; kendileri de ürünleri de bir kaya ya da yıldız gibi insanların karşısına çıkamazlar. Çoğunlukla başka geleneklerle kaynaşır, onlardan etkilenir, sonra da onları etkilerler...&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;O, pek çok meslektaşının aksine, bilimin doğasında özel bir şeyler bulunduğu varsayımını reddeder ve bilimin birçok bilme hâlinde sadece biri olduğunu ve böyle kıymetlendirilmesi gerektiğini düşünür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bilim, insanların çevreleriyle başa çıkmak için icat ettikleri birçok araçtan sadece biridir. Yegâne değildir, yanılmaz da değildir ve kendi başına bırakılamayacak kadar güçlü, dayatmacı ve tehlikeli hâle gelmiş durumdadır.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılacağı üzere Feyerabend uzman olmayan geniş kitlelerin kendilerini doğrudan ilgilendiren kararlarda pay sahibi olması gerektiğini, önemli kararların salt uzman kişilere bırakılmayacağı kanısındadır. Fakat bunları söylerken her durumda halka müracaat eden bir popülist olmadığının da altını çizme ihtiyacı hisseder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="float: right; margin-bottom: 0px; margin-left: 5px; margin-right: 0px; margin-top: 1px; text-align: center; width: 170px;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S_SPrXGrjUI/AAAAAAAAAds/KQ7fNN_LoK8/s320/p_k_feyerabend.jpg" style="float: right; margin-bottom: 2px; margin-left: 5px; margin-right: 0px; margin-top: 4px;" /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;span style="color: #e69138;"&gt;(Filozof iş başında!)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;Belki bu noktadan ilerleyip, şu soruya bir cevap arayabiliriz artık: &lt;i&gt;“Bilim esasen anarşist bir teşebbüstür,”&lt;/i&gt; diyen Feyerabend’in acaba kelimenin siyasal anlamıyla bir anarşist olduğu söylenebilir mi? Bu suale özellikle klasik anarşizm açısından bir cevap vermek kolay olmasa gerek. Başka bir zorluk da Feyerabend’in kendi duruşunu bilinçli olarak bulandırıyor olmasıdır. &lt;i&gt;“Ben ne bir anarşist ne de bir dadaistim,”&lt;/i&gt; derken, bu rolleri bir stratejinin parçası olarak üstlendiğini imâ eder görünüyor. Salt kuramsal yaklaşımına odaklanacak olursak hem anarşizme hem de dadaizme başvurduğu açık hâle gelecektir. Dadaizm bağlamında &lt;i&gt;Hans Richter&lt;/i&gt;’in ünlü tespitiyle, &lt;i&gt;“hiçbir programı olmadığı gibi bütün programlara da karşı”&lt;/i&gt; olduğunu ifade ediyor. Bunu söylerken gerçek bir dadaistin aynı zamanda bir &lt;i&gt;anti-dadaist&lt;/i&gt; olması gerektiğini de hatırlatıyor okuruna. Feyerabend muhtemelen ideal bir toplum tasarımı anlamında klasik bir anarşist ütopyadan(seküler cennet) ziyade &lt;i&gt;Foucault&lt;/i&gt;’cu bir &lt;i&gt;heterotopya&lt;/i&gt;yı tercih ederdi. Bu konuda çok iddia değilim, ama zaman zaman bende bıraktığı izlenim bu yöndedir. Oradan ilham almış olsa bile, klasik anarşist teoriye karşı sözünü sakınmaz, özellikle de &lt;i&gt;Kropotkin&lt;/i&gt;’e karşı. Kropotkin’in mevcut kurumları ortadan kaldırmak isterken, bilimin konumuna dokunmayı düşünmediğine dikkat çeker. &lt;i&gt;Yönteme Karşı&lt;/i&gt;’nın giriş bölümünden bu mevzudaki yakınmalarını aktarmak yerinde olacak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“Aklın Yasaları”nın veya bilimsel pratiğin yasalarının aptallaştırıcı etkilerinin profesyonel anarşistlerce bu kadar nadir incelenmiş olması şaşırtıcı bir şeydir. Profesyonel anarşistler her tür kısıtlamaya karşı koyarlar ve bireyin yasalar, ödevler, yükümlülüklerce engellenmeden özgürce gelişmesine izin verilmesini isterler. Buna rağmen bilim adamlarının ve mantıkçıların araştırmaya ve bilgi üreten, değiştiren her tür etkinliğe dayattıkları katı kuralları itirazsız kabul ederler. Hatta bazen bilimsel yöntemin yasaları ya da belli bir yazarın bilimsel yöntemin yasaları olduğunu düşündüğü şeyler anarşizmin bünyesine dahil edilir. &lt;i&gt;“Anarşizm tüm fenomenlerin mekanik açıklaması üzerine kurulu bir dünya görüşüdür”&lt;/i&gt; diye yazıyor Kropotkin.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Bu alıntıda işaret edilen yönde, Kropotkin’in anarşist teorisyenler arasında seçtiği yöntem açısından farklı bir pozisyonu olduğunu teslim etmeliyiz(yakın dostu &lt;i&gt;Elisée Reclus&lt;/i&gt;’u da dâhil edebiliriz buna). Onun ana çabasının kendi ifadeleriyle &lt;i&gt;“anarşizmi bilimsel bir temele oturtmak ve anarşist etiğin temellerini atmak”&lt;/i&gt; olduğunu hatırlayalım. Feyerabend’in yukarıda alıntıladığı bölümün devamında Kropotkin, anarşizmin amacını, &lt;i&gt;“doğayı ve aynı zamanda toplumların hayatını tek bir genelleme içinde kapsayan sentetik bir felsefe inşa etmektir,”&lt;/i&gt; biçiminde tanımlıyordu. Bu minval üzere de, &lt;i&gt;Sosyal Darwinizm&lt;/i&gt;’in güçlü rekabet argümanının karşısına yine evrim teorisinden devşirdiği &lt;i&gt;karşılıklı yardımlaşma&lt;/i&gt; eğilimini koyarak anarşizmi temellendirmeye çalışıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette anarşizm açıkça etik bir harekettir ve klasik teorisyenler, &lt;i&gt;Godwin&lt;/i&gt;’den başlayarak, yukarıdan aşağıya yayıldığını varsaydıkları erke karşı, bir direniş merkezi olarak genel olarak iyi huylu ve uyumlu bir insan doğası nosyonuna sadece bilimsel değil, ahlâkî bir yönelimle de meyil vermiş gibi gözükmektedirler. Anarşist bir proje için öncelikle &lt;i&gt;Leviathan&lt;/i&gt; denilen canavarı zorunlu kılan ve &lt;i&gt;Hobbes&lt;/i&gt;'un düşündüğü gibi bencil ve rekabetçi olan bir insan özü (&lt;i&gt;homo hominis lupus&lt;/i&gt;) mevcut olmamalıydı. Bu açık reddiye ile birlikte karşımıza sık sık olumsuz bir insan doğası nosyonunun yerine, örtük olsa da başka bir iyimser insan doğası nosyonu çıkar. Fakat neticede bu düşünürlerin azılı düşman ilân ettikleri iktidar mefhumu ortadan kalkıyor mu? Kesinlikle hayır! Esâsen iktidarın yeri değişiyor sadece: devlet yerine doğanın iktidarı! Peki, doğa hakkında bilgimiz nereden geliyor? Elbette bilimden; yani bilimsel bilginin iktidarı da diyebiliriz buna. Öyleyse haydi rasyonel ve pozitif buyrukların kuyruğuna!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiî eskilerden herkes bu yönde düşünüyordu demek mümkün değil. Örneğin böyle bir insan doğası tasavvuru &lt;i&gt;Stirner&lt;/i&gt;’ın açıkça hoşuna gitmezdi. Yine &lt;i&gt;Malatesta&lt;/i&gt; anarşizmin bilimsel bir kılığa büründürülmesinden rahatsızlığını dillendirenlerden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle&lt;i&gt; Bakunin&lt;/i&gt;’in yazılarında Feyerabend’le kesişen bazı önemli vurgular var. Sözgelimi, &lt;i&gt;Tanrı ve Devlet&lt;/i&gt;’in bir kesitinde bilim uzmanlarından müteşekkil bir akademinin olası iktidarından bahis açar(&lt;i&gt;Comte&lt;/i&gt;’cu bir tasavvur) ve böyle ayrıcalıklı bir yönetimi canavarlık olarak niteler. Yine &lt;i&gt;Devlet ve Anarşi&lt;/i&gt;’de pozitivistleri Yunan kahramanı &lt;i&gt;Procrustes&lt;/i&gt;’e benzettiği bölüme bakılabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Bakunin bilimsel bilginin önemini göz ardı ediyor değildir. Aksine bilimin söz sahibi olması gereken bir "otoritesi" olduğunun farkındadır, ama bu durumu bir nalbandın ya da bir kunduracının otoritesini gördüğünden farklı bir gözle görme eğiliminde değildir ve bu otoritenin gönüllülük esasına dayanması ve kişilere dayatılmasına rıza gösterilmemesi gerektiğini öne sürer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Benim bu durumda telkin ettiğim şey, belli bir dereceye kadar, yaşamın bilime, daha doğrusu bilimin yönetimine baş kaldırmasıdır, bilimi yıkmak değil –bu insanlığa büyük bir ihanet olurdu- bir daha asla yerini terk etmemesi için ona yerini hatırlatmak...&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Her hâlükârda, klasik anarşizmin aydınlanmanın hümanist ve rasyonalist mirasından kaynaklanan pek çok sorunu var ve bunlar özellikle son çeyrek yüzyıldır anarşist literatürde epeyce kritik edildiler. Bu tartışmalara girecek değilim, zaten küçük bir özet vermek bile bu yazının bağlamını çok aşar. Sözün özü Feyerabend anarşi meydânında belli ki epeyce kendine özgü ve muğlak bir konum işgal ediyor. Yine de, onu &lt;i&gt;Yönteme Karşı&lt;/i&gt;’yı yazmaya iten nedenlerden birinin &lt;i&gt;“insanların görüşünü ve dünyadaki varlık biçimlerini daraltan “hakikat”, “gerçeklik” ya da “nesnellik” gibi soyut kavramlardan insanları kurtarmak”&lt;/i&gt; olarak tarif eden Feyerabend’i –kendisi bundan memnun olmayacak olsa da- &lt;i&gt;post-anarşik&lt;/i&gt; bir bağlamda düşünmeyi sevdiğimi söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Paul Feyerabend 11 Şubat 1994 tarihinde beyin tümörü nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Bu esnada yanında büyük bir hayranlık ve sevgi duyduğu eşi &lt;i&gt;Grazia&lt;/i&gt; bulunuyordu. &lt;i&gt;"Olmasını istediğim şey bu,"&lt;/i&gt; demişti, son satırlarını yazarken, &lt;i&gt;"entelektüel ölümsüzlük değil, sevginin ölümsüzlüğü."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Anarşizm Üzerine Tezler&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Ernst Kantorowicz&lt;/i&gt;’in &lt;i&gt;II. Richard&lt;/i&gt; üzerine hazırladığı &lt;i&gt;The King’s Two Bodies&lt;/i&gt; oyunundan alınmış ve izlediği dönem Feyerabend’i oldukça etkileyen şu dizelerle başlıyordu; bu yazı da onlarla nihâyete ersin isterim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Görün şimdi nasıl mahvediyorum kendimi:&lt;br /&gt;Bu ağır yükü atıyorum kafamdan,&lt;br /&gt;Ve şu hantal asayı elimden,&lt;br /&gt;Krallık hükmünün gururunu yüreğimden;&lt;br /&gt;Kendi gözyaşlarımla temizliyorum merhemimi,&lt;br /&gt;Kendi ellerimle veriyorum tacımı&lt;br /&gt;Kendi dilimle vazgeçiyorum kutsal devletimden,&lt;br /&gt;Kendi nefesimle bırakıyorum bütün yeminleri:&lt;br /&gt;Bütün ihtişam ve görkemden feragat ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-4303082844782372623?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/4303082844782372623/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=4303082844782372623' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/4303082844782372623'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/4303082844782372623'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2010/05/feyerabend-ve-anarsizm-uzerine.html' title='Feyerabend ve Anarşizm Üzerine...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S_OQCGn4TKI/AAAAAAAAAdk/qTCR_i5iz7E/s72-c/feyerabend.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-5641077308464648306</id><published>2010-04-30T06:00:00.005+03:00</published><updated>2010-04-30T06:22:55.662+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Ey gam, yine meydân-ı muhabbet sana kaldı</title><content type='html'>&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Yaralı Olduğunu Sanan Birisinin Hüznüne Gazel&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehir birden başladı, sol tarafta hendekler&lt;br /&gt;işportacılar, dükkâncılar ve akşamüstüne gidip gelenler&lt;br /&gt;ve onun hüznü vardı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirler olsun varsındı ve manavlar kapansındı.&lt;br /&gt;evler ince bir buğuya, bir cinselliğe kapansındı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve onun hüznü vardı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksaçlı ortodokslarla dövüşken çocuklar.&lt;br /&gt;aşk romanları ve trafolar ve "Sen ne güzelsin"ler&lt;br /&gt;kendilerini bitmez sansındı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nalbantlar ressamlarla ve bütün tarlalar çarşıda.&lt;br /&gt;hele yılgınlar bir sabah temizliğinde&lt;br /&gt;ve coşkudan artan sarı bir şeyler vardı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yitik gibi yüceden, bir anı gibi sancıdan&lt;br /&gt;ve onun hüznü vardı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Her şey atılıyordu. Bitmiş sigaralar. otobüs biletleri. kullanılmış pamuklar muayyen zamanlarda. tarifeler. yaz gümrükleri. gazocağı iğneleri. kötü çıkmış resimler. bir yatma. bir evin oniki yıllık badanası. bir tarih kitabı. kazanılmış bir savaş ve sonucu. bir anlamsızlık. ölü bir çocuk ve pabucu. gülücükler. kibritler. sinemalar. Ve."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;onun hüznü vardı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah ellerim, ah beni hatırlayan herkes&lt;br /&gt;Bir kötü romanda beşinci kişi gibiyim filân&lt;br /&gt;ve beni tanımayan herkes&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben aranan bir şeyim bir parça analjezik.&lt;br /&gt;sesim dükkânsızlığın sesidir bir parça aralık&lt;br /&gt;tahta kepenkli tahta kepenksiz bir parça aralık&lt;br /&gt;Sokaklarda.&lt;br /&gt;Havralarda.&lt;br /&gt;Yataklarda.&lt;br /&gt;Dünyada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve onun hüznü bir haydudun hüznüdür&lt;br /&gt;biraz da kendinin yaptığı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;b&gt;- Turgut Uyar -&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Sanal Rüya&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;seccadeler deviniyor tavanda duraksız&lt;br /&gt;bir vcd balkıyor hayalimde&lt;br /&gt;ingrid bergman şaşırıyor olanlara&lt;br /&gt;afrikalı çocuk ağlarken hıçkırarak&lt;br /&gt;bir pentium üç olduğumu düşlüyorum&lt;br /&gt;pencereleri demir parmaklıkla kaplanmış,&lt;br /&gt;kıvamını bekleyen çay gibi&lt;br /&gt;demlenirken hakikat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kehribar tespih ceviz sandıkta küfleniyor&lt;br /&gt;nöbetçi baloncular kapanıyor birer birer parklarda&lt;br /&gt;uçları eprimiş zamansızlıkta tığ oyası örtülü&lt;br /&gt;transistörlü bir radyo hissediyorum&lt;br /&gt;kendimi unutmuşçasına,&lt;br /&gt;güneş kavururken arizonayı&lt;br /&gt;gökyüzünü arıyorum çamurlu kaldırımlarda&lt;br /&gt;küt saçlı bir umut olamayacağını bile bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sen benim yıldızımsın&lt;br /&gt;diğerlerinden sönük,&lt;br /&gt;hep aynı yerde durarak anladım&lt;br /&gt;ne sonsuz olduğunu evrenin&lt;br /&gt;ve ıslanmış bir bankın hüznünü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben bir insanım&lt;br /&gt;ölecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;b&gt;- Polat Onat -&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-5641077308464648306?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/5641077308464648306/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=5641077308464648306' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/5641077308464648306'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/5641077308464648306'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2010/04/ey-gam-yine-meydan-muhabbet-sana-kald.html' title='Ey gam, yine meydân-ı muhabbet sana kaldı'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-299263081891559651</id><published>2010-04-02T18:00:00.070+03:00</published><updated>2010-04-06T13:22:14.119+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dergi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><title type='text'>sinecine</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;img border="0" height="227px" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S7YFzfrIy3I/AAAAAAAAAdc/oRxMG61XPqY/s320/Sine+Cine+1.jpg" style="float: left; margin-bottom: 2px; margin-left: 0px; margin-right: 5px; margin-top: 5px;"/&gt;Geçen ay içinde Dipnot Yayıncılık bünyesinden ve &lt;i&gt;Nilgün Abisel&lt;/i&gt;'in editörlüğüyle yayımlanan &lt;span style="color: #e69138;"&gt;&lt;b&gt;sinecine&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;, adından da anlaşılabileceği üzere bir sinema dergisi. Elbette memleket sathında hâlihazırda iyisiyle kötüsüyle birlikte birçok sinema dergisi yayımlanıyor, lâkin Sinema Araştırmaları Dergisi alt-başlığı ile altı ayda bir kez hazırlanması düşünülen bu derginin diğer popüler yayınlardan temel bir farklılığı var, ki o da her şeyden evvel hakemli bir dergi olduğu gerçeğidir. Künyesine nazar edildiğinde hem Türkiye'deki üniversitelerden hem de uluslararası alandan olmak üzere pek çok akademisyenden müteşekkil geniş bir yayın ve danışma kurulu olduğu görülüyor. Dolayısıyla klasik popüler film eleştirisine değil, daha teknik ve kuramsal çalışmalara odaklanan, bu alandaki boşluğu doldurmaya niyetlenmiş akademik nitelikli bir yayın olduğunu belirtmeliyiz. Gâye-i mevcûdiyyeti özlüce şöyle ifade edilmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;b&gt;sinecine&lt;/b&gt;, değişik disiplinleri sinema ortak paydasında buluşturmayı, sosyal bilimler, sanat ve insan bilimleri içerisinde bir araştırma, tartışma, eleştirme, soru sorma alanı yaratmayı amaçlar. Bu  çerçevede, yerli sinemadan Hollywood'a, sanat sinemasından popüler sinemaya, klasik sinemadan çağdaş sinemaya, sinemanın ekonomi politiğinden tarihine, psikanalizden feminizme, kuramsal yaklaşımlardan alımlama araştırmalarına, türlerden yönetmenlere dek uzanan çeşitli konularda üretilen yazılara yer verilecektir.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Derginin ilk sayısında ikisi çeviri olmak üzere altı makale mevcut. Makalelerden ikisi &lt;i&gt;Abbas Kiarostami&lt;/i&gt; üzerine hazırlanmış. Bunlardan ilki &lt;i&gt;Serpil Kırel&lt;/i&gt;'in yönetmenin &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1284587/"&gt;Şîrin&lt;/a&gt; adlı son filmi üzerinden sinema dili ve seyirci üzerine bir analiziyken, diğeri &lt;i&gt;Khatereh Sheibani&lt;/i&gt;'nin Modern Fars Şiiri ile -özellikle &lt;i&gt;Furuğ Ferruhzâd&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Sohrap Sepehri&lt;/i&gt;'nin şiiri ile- &lt;i&gt;Kiarostami&lt;/i&gt; sinemasının ilişkisi üzerine bir çalışma, ki dikkatimi en çok cezbeden de bu iki çalışma oldu. Başka ilginç bir metin de &lt;i&gt;Dilek İmançer&lt;/i&gt;'in İslamcı filmlerde kadın temsillerini ele aldığı eleştirel makalesi. Yine 1950'lerde &lt;i&gt;Şakir Sırmalı&lt;/i&gt;'nın söylemi üzerine bir makale, Filmde ve Medyada Feminizm adlı bir çeviri ve &lt;i&gt;Ahmet Gürata&lt;/i&gt;'nın 2000'lı yıllarda sinema filmlerinin niceliksel vaziyeti ile ilgili bir incelemesi okurun ilgisine sunulmuş. Bütüne bakıldığında içeriği genel olarak tatmin edici bulduğumu söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhâsıl sinemanın asla sadece "sinema" olmadığı, görsel bir eğlence olmanın ötesinde ciddi bir felsefî, politik, ekonomik ve sosyo-kültürel göstergeler alanı olduğu ve kuramsal çalışmaların beslenebileceği geniş bir havuz oluşturduğu dikkate alındığında sinema yayıncılığı konusunda bağımsız ve akademik nitelikte bir kaynağın hazırlanıyor olması önemli bir gelişme. Umuyorum gelişerek devam edecek imkânları bulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-299263081891559651?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/299263081891559651/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=299263081891559651' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/299263081891559651'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/299263081891559651'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2010/04/sinecine.html' title='sinecine'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S7YFzfrIy3I/AAAAAAAAAdc/oRxMG61XPqY/s72-c/Sine+Cine+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-4155742547505334265</id><published>2010-03-21T11:00:00.006+02:00</published><updated>2010-04-06T13:22:34.348+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Blog'/><title type='text'>Yeni Tasarım ve Eski Nazım...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Blogger'la mesâim dört yılı bulmak üzere ey okur. Kendisiyle ilk karşılaşmamız 2006 yılının nevbaharında gerçekleşmiş ve o vakit bu vakittir keyfe keder arzularla hem-dem olmaktayız. Üstelik meçhul bir süre daha bu maceramız sürecekmiş gibi görünüyor. Sadede gelirsek, farkında olacağınız üzere tasarımda bir değişiklik mevcut, zîrâ blogun şekl ü şemâili benimle birlikte yaşlandı ve hâl böyle olunca da bir değişiklik ihtiyacı elzem gözüktü gözüme. Ortalıkta görsel bakımdan fiyakalı epeyce 'template' bulunabiliyor, ama ben genel olarak eski yapıya benzer bir tasarım oluşturabileceğim esnek bir altyapı arıyordum ve son tahlilde en uygun olanın bu olduğuna kanaat getirdim. Tabiî iş bir şablon seçmekle bitmiyor; sonrasında grafik ve özellikle kod düzeyinde çok sayıda yorucu düzenleme yapmak gerekti ve nihâyet ortaya çıkan görüntü bu oldu. Tasarım son hâliyle Opera(daha iyisi yok), Firefox, Chrome, IE7 ve IE8 üzerinde tecrübe edildi. Bu tarayıcılardan sadece belâlı IE8'de bir takım kayda değer bozulmalar vardıysa da, bunlar uyumluluk ayarları ile oynanarak giderilebilir türdendi. Yani demem o ki, kullandığınız tarayıcıda bir problem varsa ya da gözümden kaçan başka sorunlar gözlemliyorsanız eğer, haberdâr ederseniz bakılır bir hâl çâresine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img border="0" height="238px" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S6VAwTE_n-I/AAAAAAAAAcU/rA-EvRixhfw/s320/Eski+Uygarl%C4%B1klar%C4%B1n+%C5%9Eiirleri.jpg" style="float: left; margin-bottom: 2px; margin-left: 0px; margin-right: 5px; margin-top: 5px;" /&gt;Bu aralar kitaplar arasında kaybolmuş sayılırım ve bu hâl üzere pek çok kitapla birlikte, Talât Sait Halman'ın hazırladığı &lt;i&gt;&lt;span style="color: #e69138;"&gt;&lt;b&gt;Eski Uygarlıkların Şiirleri&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt; adlı antolojiyi de karıştırıyorum fırsat buldukça. Künyeden anlaşıldığı kadarıyla Halman'ın bu derlemesi ilk kez 1974 yılında yayımlanmış ve geniş içeriğiyle Mezopotamya'dan Güney Amerika halklarına varana dek pek çok kültürden, yazarı bilinen ya da bilinmeyen şiir örnekleri barındırmakta. Gılgamış Destanı'ndan, Eddalar'dan, Aeneis'ten parçalar seçilmiş; yine Eski Çin ve Japon kültürlerinden, Hint, Arap ve Fars edebiyâtından, Afrika şiirinden vs. çok sayıda örnek mevcut. Öyle ki, insanlığın yaklaşık 4500 yıllık tarihi boyunca, şiirler eşliğinde bir yolculuk yapma imkânı sağlıyor okurlarına. Bu denli farklı tarih-kültürlerden manzûme örneklerini iki kapak -ki epey mesafe barındıran iki kapak- arasında toplu bir şekilde sunabilmek azımsanacak bir mesele değil ve şüphesiz derlenmesinden çevirisine varana dek takdire şâyân bir emek barındırıyor. Sözün özü önemli ve çok da keyifli bir antoloji bu. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan yeniden basıldığını da unutmamış olalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaptan birkaç kısa şiir de sunabiliriz elbette:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;b&gt;GILGAMIŞ DESTANI'NDAN&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bora Tanrısının getirdiği yaman fırtına&lt;br /&gt;Yerden tâ göklere kadar fışkırıyordu, &lt;br /&gt;Aydınlığı her yerde ezmişti karanlık.&lt;br /&gt;Toprak baştan başa sular altında kaldı.&lt;br /&gt;Bütün bir gün azgın esti bora,&lt;br /&gt;Yükseldi, yükseldi de dağları aştı.&lt;br /&gt;Kardeş, düşünmez oldu kardeşi.&lt;br /&gt;Gök merhametini esirgedi insanlardan.&lt;br /&gt;Tanrılar bile korkmuştu boradan selden, &lt;br /&gt;Kaçışıp Cennetin en yüksek katına sığındılar.&lt;br /&gt;Köpekler gibi sindiler Cennet duvarının dibine.&lt;br /&gt;Sevgi Tanrıçası İştar, doğum sancısı&lt;br /&gt;Çekiyormuş gibi kıvrandı.&lt;br /&gt;Tanrıların eşleri ağlayıp inlediler:&lt;br /&gt;"Eski dünya, balçık oldu. Ne yazık!&lt;br /&gt;Tanrılar Meclisinde nasıl da onayladık&lt;br /&gt;Kendi insanlarımızın yok edilmesini?&lt;br /&gt;Yarattıklarım nerede şimdi?&lt;br /&gt;Balık sürüleri gibi, denizi doldurmuşlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha aşağılardaki tanrılar da başlarını&lt;br /&gt;Önlerine eğip ağladılar hüngür hüngür.&lt;br /&gt;Dudaklarını ısırdılar korkudan ve yastan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;b&gt;DOĞMUŞSUN BİR KERE&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyisi, hiç doğmamak,&lt;br /&gt;Hiç görmemek güneşin&lt;br /&gt;Keskin ışıklarını.&lt;br /&gt;Ama, doğmuşsa insan&lt;br /&gt;Çabucak geçmeli&lt;br /&gt;Cehennem kapısından,&lt;br /&gt;Yatmalı toprağın&lt;br /&gt;Koca kalkanı altında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;-Theognis-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;b&gt;TATLI UMUT&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne mi yapacağım? Alıp başımı&lt;br /&gt;Gideceğim şu uzak tepenin ötesine,&lt;br /&gt;Kıyıya inip kumsalda oturacağım.&lt;br /&gt;Duamı sunacağım Deniz Perisine&lt;br /&gt;Tek başıma sessiz sedasız.&lt;br /&gt;Deniz Perisi kulak asmayacak.&lt;br /&gt;Yine de, yaşlanıncaya kadar,&lt;br /&gt;Bitkin canım çıkıncaya kadar&lt;br /&gt;Tatlı umudumdan vazgeçmeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;-Bion-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;b&gt;HEKİM&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün Hekim Markus&lt;br /&gt;Zeus'un heykeline bakmaya gitti.&lt;br /&gt;Zeus bu;&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; Üstelik heykeli mermerden.&lt;br /&gt;Bugün heykeli gömüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;-Nikarkos-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;b&gt;YOKSULLUĞUN SIĞINAĞI&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletlim, buyurmuşsun, Yoksulluk kanun dışı&lt;br /&gt;Olmuş bizim ülkede, ama haberin olsun,&lt;br /&gt;Buyrukta kanun dışı ettiğin şu Yoksulluk&lt;br /&gt;Ortalıkta kalınca bizim eve sığındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;-Rajasekhara-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-4155742547505334265?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/4155742547505334265/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=4155742547505334265' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/4155742547505334265'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/4155742547505334265'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2010/03/yeni-tasarm-ve-eski-siirler.html' title='Yeni Tasarım ve Eski Nazım...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S6VAwTE_n-I/AAAAAAAAAcU/rA-EvRixhfw/s72-c/Eski+Uygarl%C4%B1klar%C4%B1n+%C5%9Eiirleri.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-1246669466884240998</id><published>2010-03-12T10:00:00.028+02:00</published><updated>2010-04-06T13:23:04.321+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><title type='text'>Sinemasal Değiniler: 2009</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="color: #436b94; font-size: 90%;"&gt;Hollywood'un tüm içtenliğini alıp, bir meyve sineğinin göbeğine yerleştirirseniz, geriye hâlâ üç kimyon tohumuna ve bir prodüktör kalbine yetecek kadar yer kalır.&lt;br /&gt;- Fred Allen -&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Nihâyet parlak Oscar heykelcikleri de sahiplerini buldular ve böylece bir sinema döneminin daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Peki nasıl bir yıldı bu? Öncelikle Akademi Ödülleri için bir şeyler söylememiz gerekecek ve sanırım söylenebilecek en iyi şey de geride kalmış olmalarıdır. Louis Lumiére rivayet o ki, bir keresinde şöyle çıkışmış: &lt;i&gt;"Sinema mı? Artık gitmiyorum. Bu hâle geleceğini önceden kestirebilseydim, icâd etmezdim."&lt;/i&gt; Bunları söylemezden evvel Oscarları izlemiş olmalı, diye düşünüyor insan! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin nüktesi bir yana, neredeyse bir sene önce &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0887912/"&gt;The Hurt Locker&lt;/a&gt;'ı izlediğimde çok da önemsememeye karar vermiştim. Zaten o zamanlar kimse bu filmin farkındaymış gibi değildi. Sonra nedense birden şanı alıp yürüdü ve Amerika'daki çeşitli organizasyonlar filme ödül verme sırasına girdiler birer birer. Hakkını teslim edelim, biçimsel olarak kayda değer bir iş çıkarılmış, ama öte yandan istenirse filmde rahatsız edici militarist emareler bulunabiliyor. Fakat hadi onları görmezden gelelim, yine de Irak'ın bütün bir hâli pür melâline bakınca, bir bomba imha timinin psikolojisinin estetize edilmesinin üzerimde bıraktığı etki şâyân-ı hayret bir keyfiyet arz etmiyor ne yazık ki! Bir kadın olarak takvimde lütfedip kadınlar için işaretlediğimiz günde Oscar alarak adını tarihe yazdıran &lt;i&gt;Kathryn Bigelow&lt;/i&gt;'a gelince, o elbette iyi bir yönetmen. Filmografisinin büyük kısmına vâkıf olarak, özellikle &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0093605/"&gt;Near Dark&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0114558/"&gt;Strange Days&lt;/a&gt; ikilisini dikkate değer bulurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S5o_w-bXxZI/AAAAAAAAAak/BzAUdi6MsIU/s320/inglorious.jpg" style="float: left; margin: 6px 3px 0 3px;" /&gt;Diğer adayları da kısa kısa geçersek: &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0499549/"&gt;Avatar&lt;/a&gt;'ın ekstra bir boyut dışında pek bir meziyeti bulunmuyor; filme dâir en akılda kalıcı izlenimim, renkli ve gürültülü bir aksiyon ve bol gişe hâsılatından ibaretti. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1049413/"&gt;Up&lt;/a&gt; denilen animasyonun ilk yarıda performansı yüksek, ikinci yarıda düşüktü. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1193138/"&gt;Up in the Air&lt;/a&gt; liberal bir Hollywood filmi, ama hâlâ bir Hollywood filmi(&lt;i&gt;George Clooney&lt;/i&gt; ehveni şerdir). &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1174732/"&gt;An Education&lt;/a&gt; sinematografi ve oyunculuklar açısından bir değer ifade ediyor şüphesiz, ama bütüne bakıldığında öyle özel bir film yok ortada. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0878804/"&gt;The Blind Side&lt;/a&gt;' ı izlemeye değer bile bulmuş değilim henüz. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1136608/"&gt;District 9&lt;/a&gt; epey ilginç bir bilim-kurgu denemesi, lâkin o da &lt;i&gt;Avatar&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;The Hurt Locker&lt;/i&gt; gibi haddinden fazla abartılmaktan muzdarip. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0929632/"&gt;Precious&lt;/a&gt;'ın Amerikan bağımsız sinemasının son yıllarda Oscar adayı olan filmlerinden pek bir farkı yok. Fazla Hollywood kokuyor ve temelde bağımsız bir sinema filmi için hatırlanacak bir yapım olduğu söylenemez. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0361748/"&gt;Inglourious Basterds&lt;/a&gt;'a  gelince, rahatsız edici klişeler ve post-modern ters-yüz edişler aynı senaryoda harmanlanmış ve ortaya tuhaf bir film çıkmış. Yönetmenin filmografisinin yetkin işlerine kıyasla çok iyi durmuyor, ama hâlâ bir &lt;i&gt;Tarantino&lt;/i&gt; filmi. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1019452/"&gt;A Serious Man&lt;/a&gt;'de &lt;i&gt;Coen&lt;/i&gt; kardeşler renkli bir kara komedi kotarmaya çalışmışlar, zaman zaman başarılı da olmuşlar aslında, fakat filmin genelinde onlardan bekleneceği kadar iyi bir iş çıkarttıkları söylenemez. Yalnız tercih ettikleri sonu çok beğendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oscar adayları dışında kalan yapımlara gelince, &lt;i&gt;Werner Herzog&lt;/i&gt;'un &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1095217/"&gt;The Bad Lieutenant&lt;/a&gt;'ı görmeye değecek farklı, absürd bir polisiye.  Tabiî söz konusu &lt;i&gt;Herzog&lt;/i&gt; olunca çok daha fazlasını bekleyebilir insan. Fakat ne yazık ki, Almanya'da yaptığı eski filmleriyle ABD'de yaptığı yeni filmler aynı ayarda değiller. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1119646/"&gt;The Hangover&lt;/a&gt;'ın epey eğlenceli olduğunu söyleyebilirim. Yıl içinde çok gürültü çıkaran &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1201167/"&gt;Funny People&lt;/a&gt; ise sıradan bir komedi. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1135503/"&gt;Julie &amp;amp; Julia&lt;/a&gt;, &lt;i&gt;Meryl Streep&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Amy Adams&lt;/i&gt;'ın hatrına fena gözükmüyordu. &lt;i&gt;Woody Allen&lt;/i&gt;'ın filmi &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1178663/"&gt;Whatever Works&lt;/a&gt; sırf &lt;i&gt;Larry David&lt;/i&gt; sâyesinde ete kemiğe bürünen tuhaf karakteri görmek için bile seyredilebilir. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1152836/"&gt;Public Enemies&lt;/a&gt;,  &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0988045/"&gt;Sherlock Holmes&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1057500/"&gt;Invictus&lt;/a&gt; izlenilmediği takdirde hiç bir şey kaybettirecek filmler değildi. &lt;i&gt;Ang Lee&lt;/i&gt;'nin &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1127896/"&gt;Taking Woodstock&lt;/a&gt;'u özellikle anlattığı olay nedeniyle ilgi çekiciydi. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0978762/"&gt;Mary and Max&lt;/a&gt; de farklı bir animasyon olarak kendini gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fantastik ve bilim-kurgu sinemasından ABD bazında epey film seyrettim; şimdi tek tek saymak bile lüzumsuz olur. Bunlardan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0796366/"&gt;Star Trek&lt;/a&gt;'i ekranda bir kez daha görmekten memnun oldum. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0409459/"&gt;Watchmen&lt;/a&gt; de en azından &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0416449/"&gt;300&lt;/a&gt; kepazeliğinden sonra Synder'dan beklediğimden daha iyi gözüküyordu. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0986263/"&gt;Surrogates&lt;/a&gt; üzerinde durmaya değer bir bilim-kurgu.  Genele bakıldığında felâket filmlerinin revaçta olduğu apokaliptik bir seneyi geride bırakmışız gibi gözüküyor. Bu filmlerden &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0448011/"&gt;Knowing&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0898367/"&gt;The Road&lt;/a&gt; idare eder örnekler olsa da, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1190080/"&gt;2012&lt;/a&gt; tam bir musibetti(sinema için). Aslında suç filmde değil, &lt;i&gt;Roland Emmerich&lt;/i&gt; denilen adamın eline kamera veren sistemde(!) Vampir filmlerinden &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0433362/"&gt;Daybreakers&lt;/a&gt; çok kötü değildi en azından. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0133093/"&gt;The Matrix&lt;/a&gt;'i andırıyordu biraz; makineler yerine vampirler vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzleme listemde &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1334537/"&gt;Humpday&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1185836/"&gt;Adam&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1127715/"&gt;Sin Nombre&lt;/a&gt; gibi daha ufak tefek ve samimi gözüken yapımlar da vardı ve bunların hiçbiri tam olarak olmuş gibi gözükmüyordu. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1022603/"&gt;(500) Days of Summer&lt;/a&gt; en azından biçimsel olarak becerikli bir film. Hakeza &lt;i&gt;Coppola&lt;/i&gt;'nın &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0964185/"&gt;Tetro&lt;/a&gt;'su son bölümde senaryosu bir klişeye demir atsa da sinematografik düzey olarak başarılıydı. Korku-gerilim ve parodi özellikleri taşıyan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0896534/"&gt;Deadgirl&lt;/a&gt; gerçekten garip bir film. Bu türde özgün filmler bulmak çok zor ve &lt;i&gt;Deadgirl&lt;/i&gt; onlardan biri olmayı başarmış. Korku-gerilim demişken yeni bir &lt;i&gt;Blair Witch&lt;/i&gt; vak'ası olarak &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1179904/"&gt;Paranormal Activity&lt;/a&gt; de boyundan büyük toz kaldıran filmlerden biriydi. En büyük başarısı insanı germek yerine sık sık güldürüyor olmasıdır. Bunların hâricinde bağımsız yapımlardan önemsenmeye değecek işler olarak &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1095442/"&gt;Goodbye Solo&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1360866/"&gt;Gigante&lt;/a&gt;'yi anmaya değer. Özellikle &lt;i&gt;Goodbye Solo&lt;/i&gt; iyimser sonlara karşı ihtiyatlı duruşu ile kendini sevdiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S5pBYcGaGuI/AAAAAAAAAas/GcLkq9rjU24/s320/The.Limits.of.Control.jpg" style="float: right; margin: 6px 3px 3px 3px;" /&gt;Ve bağımsızlar demişken geçen yıl ABD sınırlarından arz-ı endam eden  en dikkate değer filme geldi sıra. &lt;i&gt;Jim Jarmusch&lt;/i&gt;'un sessiz sedasız yapıtından söz ediyorum elbette. Bazı filmler vardır, onları izlersiniz ve eğer bu filmse, dersiniz, diğer izlediklerim de neydi öyle? &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1135092/"&gt;The Limits of Control&lt;/a&gt; o filmlerden biri işte. &lt;i&gt;Jarmusch&lt;/i&gt; sanki konvansiyonel sinemayla dalgasını geçiyor. &lt;i&gt;Ingmar Bergman&lt;/i&gt; otobiyografisinde şöyle diyecektir: &lt;i&gt;"Film belge olduğu zamanın dışında bir düştür. Bundan  dolayı Tarkovski yönetmenlerin en büyüğüdür. Düşsel mekânlarda bir uyurgezerin güveniyle hareket eder, hiç açıklama yapmaz. Zaten ne açıklayacaktır ki!"&lt;/i&gt; Ve şimdi &lt;i&gt;Jarmusch&lt;/i&gt;'un tuhaf filmine dönelim tekrar; bir karakteri şöyle sesleniyor bize: &lt;i&gt;"En iyi filmler bir düş gibidirler, gerçekten izleyip izlemediğini bilemezsin."&lt;/i&gt;  Velhâsıl-ı kelâm, eğer &lt;i&gt;Lynch&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Jarmusch&lt;/i&gt; gibi özel adamlar olmasaydı Amerikan sinemasından umudu kesmek çok daha kolay olabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Amerika'dan devam edelim yolculuğumuza. En İyi Yabancı Film Oscarı'nı alan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1305806/"&gt;El secreto de sus ojos&lt;/a&gt; için farklı gözüken, iyi bir polisiyedir diyebilirim. Fakat o listeden tutup bu filmi seçmek Akademi üyelerine özgü bir beceri olsa gerek. Bir başka Oscar adayı, daha da önemlisi Altın Ayı sahibi Peru filmi &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1206488/"&gt;La teta asustada&lt;/a&gt; mutlaka görülmeli. Yönetmeni &lt;i&gt;Claudia Llosa&lt;/i&gt;, bunun Peru tarihiyle ilgili bir film olduğunu söylüyor bize, ama şüphesiz acının sütünü içerek yaşama karışanlar sadece Peru'ya özgü bir gerçek değiller. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Lucrecia Martel&lt;/i&gt; ana-akım sinemanın periferisinde durmayı tercih eden bir yönetmen. Üçüncü uzun metrajı olan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1221141/"&gt;La mujer sin cabeza&lt;/a&gt;, geleneksel sinema izler kitlesini hedef almış bir sinek-kovucu gibi tahayyül edilebilir rahatlıkla. Gerçekten dikkat ve sabır gerektiren bir film bu. Önceki filmlerinden de alışık olunan, görsel olarak titiz hazırlanmış, minimal bir sinema dili var; sabit bir kamera, uzayıp giden sekanslar ve kavranması zor bir senaryo... Senenin en iyilerinden biri. Yine Şili'den başka bir periferi sineması örneğine şahit olduk: &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1223975/"&gt;Tony Manero&lt;/a&gt;. &lt;i&gt;John Travolta&lt;/i&gt;'nın &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0076666/"&gt;Saturday Night Fever&lt;/a&gt; adlı filmindeki karaktere obsesif derecede bağlı bir adamın tekinsiz girişimleri üzerine kurulu, hakikaten sıradışı bir yapıt. Pinochet döneminde geçiyor olmasına rağmen, birkaç sahne dışında Pinochet rejimine dair doğrudan bir emâre göremiyoruz filmde, ama öte yandan Raúl karakteri rejimin ayaklı bir metaforu olarak okunmaya çok müsait. Son tahlilde sağlam alt-metni, gergin  ve boğucu atmosferiyle yılın parlak filmlerinde biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa sineması Amerika'nın aksine iyi bir yıl çıkardı. İngiltere'den görebildiğim  filmler &lt;i&gt;Ken Loach&lt;/i&gt;'ın &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1242545/"&gt;Looking for Eric&lt;/a&gt;'i, &lt;i&gt;Terry Gilliam&lt;/i&gt;'ın &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1054606/"&gt;Imaginarium of Doctor Parnassus&lt;/a&gt;'u, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0417741/"&gt;Harry Potter and the Half-Blood Prince&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1226774/"&gt;In the Loop&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0810784/"&gt;Bright Star&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1182345/"&gt;Moon&lt;/a&gt; oldu. Sondan gidersek, &lt;i&gt;Moon&lt;/i&gt; tatmin edici bir bilim-kurgu. &lt;i&gt;Bright Star&lt;/i&gt; John Keats'ın kısa yaşamının son dönemini ele alan kurgusu zayıf, başarısız bir tarihsel dram. &lt;i&gt;In the Loop&lt;/i&gt; ise kayda değer bir politik taşlamaydı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Ken Loach&lt;/i&gt; Avrupa sinemasının en politik isimlerinden biridir ve yaptığı her film seyredilmeyi hak eder. Nitekim &lt;i&gt;Looking for Eric&lt;/i&gt;'de de çıtanın altına düşmemiş. Hiçbir şeyi yolunda gitmeyen bir adamın Eric Cantona imgesiyle hayata tutunmaya çalıştığı, gündelik yaşam ve futbolun kesiştiği anlara dair samimi, sıcak bir film. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0151691/"&gt;My Name is Joe&lt;/a&gt;'yu andırıyordu biraz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Terence Davies&lt;/i&gt;'in Liverpool'a ve anılarına dair hüzünlü ve şâirâne belgeseli &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1232790/"&gt;Of Time and the City&lt;/a&gt;'i unutmak kesinlikle yakışık almayacaktır. Hattâ yılın en iyilerinden biriydi. &lt;i&gt;Guy Maddin&lt;/i&gt;'in &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1093842/"&gt;My Winnipeg&lt;/a&gt;'iyle benzer bir estetiği var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransız sinemacı &lt;i&gt;Jacques Aduiard&lt;/i&gt; imzalı &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1235166/"&gt;Un Prophéte&lt;/a&gt; hiç şüphesiz bugüne kadar yapılmış hapishane filmlerinin en iyi örneklerinden biri. Arap kökenli bir mahkumun iki etnik/dinsel grup arasında parçalanmış maceralı mahkumiyet sürecini işleyen film incelikli ve sert sinema diliyle öne çıkıyor. Özellikle vicdan azabı ve vahiy arasında kurulan sembolizm görülmeye değerdi. Müziklerinin de filmin taşıyıcı bir unsuru olduğunu belirtmeliyim.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Claire Denis&lt;/i&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0422491/"&gt;L'intrus&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0204700/"&gt;Trouble Every Day&lt;/a&gt; gibi ticarî sinema kalıplarının dışında sıradışı ve çarpıcı filmler yapmış bir yönetmen.  Son filmi &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1100048/"&gt;35 Rhums&lt;/a&gt;'a bakıldığında, alışık olduğumuz üzere minimal bir anlatı üzerinden yaşama tutunma ve kaybetmeye dair küçük, hüzünlü bir film diye tanımlayabiliriz onu. &lt;i&gt;Martin Provost&lt;/i&gt; hiç tanımadığım bir yönetmen ve yine haberdar olmadığım naif resimleriyle bilinen bir ressamın hayat öyküsünü filme almış. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1048171/"&gt;Séraphine&lt;/a&gt; özellikle &lt;i&gt;Yolande Moreau&lt;/i&gt;'nun performansı  ve görüntü yönetmenliğiyle öne çıkıyor. Filmin César ödüllerinde en iyi film dâhil yedi dalda ödül almış olduğunu da belirtmeliyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S5pELPyGubI/AAAAAAAAAa0/M6LKl4QYlrk/s320/The.White.Ribbon.jpg" style="float: left; margin: 6px 3px 3px 3px;" /&gt;Alman sineması için izlenimim az ve öz deyimi ile özetlenebilir. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1149362/"&gt;Das Weisse Band&lt;/a&gt; izlediğim tek örnekti ve kanımca &lt;i&gt;Haneke&lt;/i&gt;'nin 2000'lerde yaptığı en iyi filmdir. Elbette onun hemen her girişimi önemli bir sinema olayıdır, fakat yaygın disiplin ve cezalandırma uygulamalarıyla faşizme kadar uzanan şiddet kültürü arasındaki ilişkiyi irdelediği bu filmi son filmlerinin en iyisi olarak görüyorum. Teknik olarak da çok güçlü olan filmde, siyah-beyaz renk seçimi atmosferdeki tekinsiz havayı iletmek  için yerinde bir tercih olmuş. Bu yapı belirsizlikten doğan huzursuzluğu sürekli öteleyen minimal kurguyla da birleşince, tedirginliği seyircisine bulaştırmayı başarıyor ve onu sürekli uyanık hâlde tutuyor. Filmin Cannes'dan Altın Palmiye ile ayrıldığını da hatırlatmış olayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Danimarka sineması demek, önemli ölçüde &lt;i&gt;Lars von Trier&lt;/i&gt; demektir. &lt;i&gt;Trier&lt;/i&gt; sadece bir sinema yönetmeni değil; o bir öncü, o bir provokatör, o bir deli! Önceki bir çok filmi gibi &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0870984/"&gt;Antichrist&lt;/a&gt; da senenin en tartışmalı filmlerinin başını çekiyordu. Nitekim bazı eleştiriler filmi yerin dibine sokarken, bazıları ise ayaklarını suya değdirmemekte çok kararlıydılar. &lt;i&gt;Trier&lt;/i&gt; de her hâlde bu eleştirileri okudukça pis pis sırıtan tarafı temsil ediyordur, çünkü filmlerinin tartışma yaratmasını seviyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S5pEYqb4zfI/AAAAAAAAAa8/nw_LRgxJ4Y4/s320/Antichrist.2009.jpg" style="float: right; margin: 5px 3px 3px 3px;" /&gt;Her şeyden önce görsel olarak bir başyapıt var ortada. En azından hukuken tam ehliyet sahibi olan herkesin görmesi gerekiyor filmi. Öte yandan filmin senaryosu bir tuhaflık abidesi. Küçük çocuğun göründüğü sahneler dışında &lt;i&gt;Willem Dafoe&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Charlotte Gainsbourg&lt;/i&gt;'un oynadığı karakterleri izliyoruz sadece. Oyunculuklar oldukça üst düzey, ki &lt;i&gt;Trier&lt;/i&gt;'in setlerinin zorlayıcı ve gergin ortamlar olduğu, onun oyuncularla ilişkisinin epeyce problemli olduğu bilinir. Şehvetin uçurumlarında dans ederken,  çocuklarını kaybeden bir karı-kocanın içine düştükleri psikolojik gerilimden yola çıkan filmin, son tahlilde kadın düşmanı bir alt-metin barındırdığını iddia edenler olduğu gibi, tam aksine feminist bir alt-metin taşıdığını iddia edenler de var. Kendi adıma istenirse iki türlü de okunabileceğini düşünüyorum, zîrâ doğru bir teşbihse eğer, bu film bir düzyazının görece berraklığına sahip değil, anlamı performatif ve bulanık kılan bir şiir ya da bir düşe daha yakın bir deneyim. Son bir mevzu olarak filmin &lt;i&gt;Tarkovski&lt;/i&gt;'ye adanması meselesi var ki, bunun da başka nedenleri olabileceği gibi, belki ünlü yönetmenin kadınlar konusundaki tuhaf çıkarımları ile de bir ilintisi kurulabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avusturya sinemasından gördüğüm biricik örnek olan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1181927/"&gt;Der Knochenmann&lt;/a&gt; absürd hissine teğet geçen bir gerilim filmiydi. Oscar adayı da olan Hollanda filmi &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0795441/"&gt;Oorlogswinter&lt;/a&gt;'ı, İkinci Dünya Savaşı ile ilgili neredeyse her şeyden bezmiş biri olarak pek sevmedim. &lt;i&gt;Pedro Almodóvar&lt;/i&gt;'ın vasat filmini görmüşlüğüm yok. &lt;a href="http://www.blogger.com/Los%20abrazos%20rotos"&gt;Los abrazos rotos&lt;/a&gt; da en iyilerinden biri değilse bile, iyi bir filmdi. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1023490/"&gt;Il Divo&lt;/a&gt; yetmişlerden doksanlara İtalyan Hıristiyan Demokratlarının liderliğini ve İtalya Başbakanlığı yapmış olan &lt;i&gt;Giulio Andreotti&lt;/i&gt;'ye odaklanmış, teknik olarak oldukça iyi gözüken bir yapım. Ayrıca &lt;i&gt;Andreotti&lt;/i&gt;'yi canlandıran &lt;i&gt;Toni Servillo&lt;/i&gt;'nun performansı görülmeye değerdi. Yine Gladio meselesiyle bağlantılı olması nedeniyle, Ergenekon süreci ile haşir neşir olan yurdum kişisinin merakını uyandırabilir belki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir İsveç filmi olan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0961066/"&gt;Maria Larssons eviga ögonblick&lt;/a&gt; 2009'un iyi örneklerinden biri gibi görünüyordu. Yine İsveç sinemasında &lt;i&gt;Stieg Larsson&lt;/i&gt;'un seri romanlarından peş peşe üç filmi yapıldı(&lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1132620/"&gt;Män som hatar kvinnor&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1216487/"&gt;Flickan som lekte med elden&lt;/a&gt; , &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1343097/"&gt;Luftslottet som sprängdes&lt;/a&gt;.) Özellikle ilk filmin epey sürükleyici bir polisiye örneği olduğunu söyleyebilirim. Söz konusu bu roman geçen yıl Türkçe olarak da yayımlandı. Ayrıca IMDB'de gözüktüğü kadarıyla yabancı film seyretme özürlü Amerikalılar filmi kendilerine benzetmeye karar vermişler. Bunların haricinde Fin yönetmen &lt;i&gt;Klaus Härö&lt;/i&gt;'nün &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1364487/"&gt;Postia pappi Jaakobille&lt;/a&gt; adlı filmi hoş bir sıcaklık bıraktı üzerimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S5pFGhsQq-I/AAAAAAAAAbE/qYfV8uxZeWQ/s320/I.Skoni.Tou.Hrono.jpg" style="float: left; margin: 7px 3px 3px 3px;" /&gt;Avrupa yolculuğumuzu &lt;i&gt;Theodoros Angelopoulos&lt;/i&gt;'un son filmine bakarak tamamlamış olalım. Yönetmenin ilki 2004 yılında gösterilen (&lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0366721/"&gt;Trilogia: To livadi pou dakryzei&lt;/a&gt;) üçlemesinin ikinci ayağı olan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0765442/"&gt;I skoni tou hronou&lt;/a&gt; ilk filmin zarafetine ulaşamamış ne yazık ki. &lt;i&gt;Angelopolous&lt;/i&gt;'un önceki filmlerine kıyasla kameranın daha hareketli olması, sekansların çabuk değişmesine neden olmuş gibi. Yine zaman zaman kurgu ve diyaloglarda yersiz bir kopukluk ve hattâ yapaylık hissi edindim. Bununla bağlantılı olarak oyunculuklar da umduğum kadar iyi değildi. Özellikle &lt;i&gt;Willem Dafoe&lt;/i&gt; bu film için uygun bir seçim olmamış. Daha önce &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0114863/"&gt;To vlemma tou Odyssea&lt;/a&gt;'da &lt;i&gt;Harvey Keitel&lt;/i&gt;'la yakalan kıvam &lt;i&gt;Dafoe&lt;/i&gt; söz konusu olunca tutmamış görünüyor. Bütün bunların neticesi şu ki, &lt;i&gt;Angelopoulos&lt;/i&gt;'un alameti farikası olan epik ve şiirsel akış bu filmde sık sık kesintiye uğruyor  ve elimizde sadece iyi bir film bırakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık iyice hafifleyen heybemizi sırtlanıp Asya yollarına düşebiliriz sanırım. Uzak doğudan neler görmüşüm diye bakıyorum listeme ve ilk gözüme çarpan intikam üçlemesiyle tanıdığımız &lt;i&gt;Chan-wook Park&lt;i&gt;&lt;/i&gt;&lt;/i&gt;'ın son filmi &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0762073/"&gt;Bakjwi&lt;/a&gt; oluyor. Çekik gözlü adamlar Hollywood'un klasik hikâyelerine el atıp, onlara bambaşka bir keyfiyet kazandırmaya devam ediyorlar. Bu kez de bir vampir filmiyle karşı karşıyayız. Bir yanıyla farklı, bir yanıyla hâlâ epeyce(ve iyi ki öyle) klasik bir vampir filmi bu. Yani mutlu mesut bir aile yaşantısı olan, gündüz okula devamlılığını aksatmayan, güneş altında elmas ışıltısı yayan yeni nesil teenager vampirlerle karşı karşıya değiliz en azından. Elbette Hollywood estetiğinden farklı bir estetiği var filmin, ama &lt;i&gt;Park&lt;/i&gt;'ın önceki filmlerine kanıp çok şey bekleyenler bir miktar hayal kırıklığını uğrayabilir belki. Kendi adıma bir &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0364569/"&gt;Oldboy&lt;/a&gt; beklemediğim için çok da sorun yaşamadım. Açık ki, vampir temalı bir film olarak senenin en sağlam örneğidir. Diğer bahse değer filmlere gelince, zekice bir aksiyon sineması örneği olan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1202514/"&gt;Yi ngoi&lt;/a&gt; ve &lt;i&gt;Ozu&lt;/i&gt;'yu andıran ibretlik bir aile draması olarak &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1087578/"&gt;Aruitemo aruitemo&lt;/a&gt; isimlerini anabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S5pFxFd9ibI/AAAAAAAAAbM/IvUWiwyvW7o/s320/Melancholia.2008.jpg" style="float: right; margin: 6px 3px 3px 3px;" /&gt;Aslında mutlaka bahsetmem gereken film, Filipinli yönetmen &lt;i&gt;Lav Diaz&lt;/i&gt;'ın yaklaşık sekiz saat süren &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1269566/"&gt;Melancholia&lt;/a&gt;'sıdır. Sanıyorum seyrettiğim ilk Filipin filmi oluyor. Elbette benim Filipinler denilen o uzak ülkeye dair bilgim çok kısıtlı. &lt;i&gt;Benedict Anderson&lt;/i&gt;'ın &lt;i&gt;Under Three Flags&lt;/i&gt; adlı 19. yüzyılda Filipinlerdeki anarşist kalkışmalara odaklandığı çalışmasını güç bela okumuşluğumdan ve biraz da pek kayda değer olmayan yakın dönem tarih bilgisinden ibaret tüm irfanım. Dolayısıyla filmin ilgimi çekmesi Venedik Film Festivali'nde aldığı ödül hasebiyle olmuştur. Elimizde Filipinler'deki komünist direnişçilerle ilintili, doğrudan politik olmayan, bir üçüncü sinema örneği var. Çektiği filmin 450 dakikalık süresi hesaba katıldığında &lt;i&gt;Lav Diaz&lt;/i&gt;'ın endüstriyel sinemayla arasının limoni olduğu kolayca anlaşılabilir. Ayrıca bu yönetmenin en uzun filmi de değil; bir önceki uzun metrajı(upuzun metraj) tam 540 dakika. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu kadar uzun filmler yapmanın esbâb-ı mucibesi ne ola? &lt;i&gt;Lav Diaz&lt;/i&gt;, geçmişte Filipinlilerin zaman ve mekân konseptinin hükmü altında olmadığını, bunların -mülkiyet fikri gibi- İspanyol sömürgeciler yoluyla geldiğini iddia ediyor ve filmlerini de bu bağlamda estetik bir tercih olarak oluşturuyor. Hülâsa zaman ve mekânı batılı standartların dışında kavrayarak Filipinlerin geçmişiyle bağlantı kurmaya ve böylece bir direniş estetiği geliştirmeye çalışıyor. Bunun yanında özgürleştirici olduğunu düşündüğü bir teknik olarak dijital kamerayla çekiyor filmlerini. Yalın bir yapısı var &lt;i&gt;Melancholia&lt;/i&gt;'nın. Kamera genellikle durağan; zamanın akışına boş verdiği gibi mekânı da boşaltıp, katılaştırıyor bu metod. Siyah-beyaz renklerin hükmü altındaki dünya çakılıp kalıyor âdeta. Yağmur yağıyor bir yandan; daraldıkça daralan atmosfer seyirciye sirayet ediyor. Anlatısal değil, görsel betimlemeye odaklanmış filmde diyaloglar olabildiğince kısıtlı. Sıkıntı ve yas kokuyor film; sanki dünyanın aşkın bir melankolisi var da &lt;i&gt;Lav Diaz&lt;/i&gt; onu yakalamış ve bize yansıtıyor. Sözün özü, görülmeye direnen yapısına rağmen görülmeye değer bir yapıt bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran sinemasından dört yeni film izledim geçen sene. &lt;i&gt;Majid Majidi&lt;/i&gt;'den &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0997246/"&gt;Avaze gonjeshk-ha&lt;/a&gt;, &lt;i&gt;Samira Makhmalbaf&lt;/i&gt;'dan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1039914/"&gt;Asbe du-pa&lt;/a&gt;, &lt;i&gt;Bahman Ghobadi&lt;/i&gt;'den &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1426378/"&gt;Kasi az gorbehaye irani khabar nadareh&lt;/a&gt;(ki Ghobadi'nin bir önceki filmi de yasaklı müzisyenlerle ilgili çok iyi bir filmdi) ve &lt;i&gt;Abbas Kiarostami&lt;/i&gt;'den &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1284587/"&gt;Shirin&lt;/a&gt;. Her biri yeterince tatmin edici bir deneyimdi ve üzerlerine uzun uzadıya konuşmaya değer, ama ben burada özellikle sonuncusundan bahsetmeliyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S5pGNcj4NWI/AAAAAAAAAbU/wdVStU3WXxE/s320/Shirin+(2008).jpg" style="float: left; height: 141px; margin: 3px 3px 3px 3px;" /&gt;&lt;i&gt;Kiarostami&lt;/i&gt; diğer İranlı meslektaşlarından daha deneysel filmler yapmayı tercih ediyor. Örneğin 2002'de çektiği &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0301978/"&gt;Ten&lt;/a&gt; filmini hatırlarsak, bir otomobilin içinde geçiyordu bütünüyle. Kadın sürücüyü  ve ön koltukta oturan ve aralıklarla değişen yolcuları izliyorduk yalnızca. Bu filmde de karanlık bir sinema salonundayız ve kamera sadece seyircilerin yüzlerini gösteriyor; rastgele odaklanıyor onlara. Hepsi kadın, isimsiz kadınlar... Ferhat(Hüsrev) ile Şîrin'in öyküsünden müteşekkil trajik bir aşk filmini izliyorlar pür dikkat, biz de izliyoruz, ama onları. Tabiî eğer izlemek doğru kelimeyse; belki de hayatın kadınların yüzünde bırakabileceği ifadelerle örülmüş bir şiir dinliyoruz demek daha doğru. Şüphesiz bu filmi yaparak bir mahreme dokunuyor &lt;i&gt;Kiarostami&lt;/i&gt;; kadınların varoluşlarının sık sık gölgeler arasındaki yüzlerinde kaybolduğu bir coğrafyada, o yüzlerden bir film yapıyor inatla. Hülâsa derin bir hayret ve hayranlık besliyorum bu filme ve Şark'ın diğer bütün şiirlerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim son durağımız olan memleket sinemasına. Herkesin malûmu olduğu Türkiye'de sinema görülmeye değer bir yükseliş içinde. Hem nicel hem de nitel bir büyüme söz konusu. Yeni nesil yönetmenler dünya ölçeğinde takdire şayan filmler yapıyorlar(kimse pek seyretmese de). Bunlardan geçen sene gösterilen üç filmi diğerlerinden daha çok önemsediğimi söyleyebilirim: &lt;i&gt;Reha Erdem&lt;/i&gt;'in &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1370212/"&gt;Hayat Var&lt;/a&gt; adlı çalışması, &lt;i&gt;Yeşim Ustaoğlu&lt;/i&gt;'nun &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1285130/"&gt;Pandora'nın Kutusu&lt;/a&gt; ve &lt;i&gt;Özgür Doğan&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Orhan Eskikoy&lt;/i&gt; ikilisinin &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1312137/"&gt;İki Dil Bir Bavul&lt;/a&gt;'u. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S5pMzddBzII/AAAAAAAAAbk/wnmL-5VbvrY/s320/Hayat.Var.jpg" style="float: right; heigth: 125px; margin: 5px 3px 3px 3px;" /&gt;&lt;i&gt;Hayat Var&lt;/i&gt; bir ergenlik öyküsü. Bu dönemin ne denli ikircikli bir dönem olduğunu incelikli bir sinema dili eşliğinde anlatıyor bize &lt;i&gt;Reha Erdem&lt;/i&gt;. Çocuk kalmak ve ergen olmak arasında sıkışmış bir kız çocuğunun tuhaf hâlet-i ruhiyesine odaklanıyoruz. Filmi izleyince anladım ki, astım nöbetleri ergenlik döneminin metaforu olarak okunmaya ne kadar da uygunmuş meğer. Ya arabesk? Evet, arabesk bu filme belki hiç olmadığı kadar yakışıyor. Senaryo, kurgu, görsellik, müzikler her şey doğru bir kıvamda. Dört dörtlük bir sinema. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;İki Dil Bir Bavul&lt;/i&gt; gerçekçi ve yalın bir anlatı. Bir kurgudan ziyade bir belgesel ve yetersiz bavullarıyla uzak diyarlarda çâresiz kalan insanların hikâyesini anlatıyor. Bavullarını büyütmek yerine dillerini kurban eden bir memleketin öyküsünden küçük, trajikomik bir kesit sunuyor bize. &lt;i&gt;Pandora'nın Kutusu&lt;/i&gt; hem oyunculuklar(özellikle de &lt;i&gt;Tsilla Chelton&lt;/i&gt;) hem de görsel olarak göz dolduran bir film. Bu arada son yıllarda sinemacıların Karadeniz bölgesini keşfinden de söz etmeliyiz. Görsel olarak çok zengin olan bu coğrafyanın filmlere önemli katkıları olduğu açık. Nitekim &lt;i&gt;Semih Kaplanoğlu&lt;/i&gt;'nun birkaç hafta önce Altın Ayı alan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1571724/"&gt;Bal&lt;/a&gt; filmi de Doğu Karadeniz bölgesinde çekilmiş görünüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak unutmadan görmekten memnun olduğum &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1342402/"&gt;Mommo&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1366981/"&gt;Uzak İhtimal&lt;/a&gt;'i de kayda geçirmiş olayım. Ayrıca son yılların en önemli  edebiyatçılarından &lt;i&gt;Hasan Ali Toptaş&lt;/i&gt;'ın &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1437212/"&gt;Gölgesizler&lt;/a&gt; romanından uyarlanmış olan filmi de bir merak izledim, lâkin tatmin edici değildi. Toptaş'ın şaheserinin hakkını yeterince verebilecek bir film yapmak pek mümkün gözükmüyordu zaten. Dolayısıyla filmi görmeden önce romanı okumanızı şiddetle önermiş olayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve böylece biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-1246669466884240998?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/1246669466884240998/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=1246669466884240998' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/1246669466884240998'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/1246669466884240998'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2009/03/sinemasal-deginiler-2009.html' title='Sinemasal Değiniler: 2009'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S5o_w-bXxZI/AAAAAAAAAak/BzAUdi6MsIU/s72-c/inglorious.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-701420710577123154</id><published>2010-01-14T09:00:00.045+02:00</published><updated>2011-11-20T01:14:33.464+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><title type='text'>Kültürlerarası Felsefe</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S05vPTB8KJI/AAAAAAAAASU/FIKncl1ALPg/s640/Kfelsefe.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338657665650896066" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S05vPTB8KJI/AAAAAAAAASU/FIKncl1ALPg/s640/Kfelsefe.jpg" style="cursor: hand; cursor: pointer; float: left; height: 200px; margin: 3px 3px 3px 0; width: 135px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;i&gt;Felsefe merakla başlar&lt;/i&gt;, diye buyurmuş &lt;i&gt;Alfred North Whitehead,&lt;/i&gt; velâkin içinde böylesi bir merak uyananlar  nereden başlayacaklarını bilememekten muzdariptirler genelde. Felsefe dediğiniz mefhum girift bir labirent izlenimi uyandırır insanda ne de olsa ve bu pek yanlış bir izlenim de değildir. Yine de meraklıların bazıları cesaretlerini kaybetmeden ilk neresinden yakalamışlarsa orasından devam ederler yolculuklarına, ki bu da çok muhtemel bir yamalı bohça vak'ası demektir. Kaldı ki, son dönemde bilgiye ulaşma biçimlerimiz çok değişti; geleneksel okurlar olmaktan hızla uzaklaşıyoruz. Bugün Internet üzerinde hemen her konuda, kolayca erişilen sıhhati şüpheli özetler ya da hazır ansiklopedik girdiler hüküm sürmekte. Etrafımız &lt;i&gt;wikipedia&lt;/i&gt; ve türevlerinden edinilmiş bilgelikten geçilmiyor ve hipermetinsel sıçramalarla ele geçirilen bilgi kırıntıları yeni döngüler oluşturmak üzere kendilerini kopyalayıp duruyorlar mütemadiyen(elbette hipermetinsel bir yapının doğurduğu yeni ve önemli imkânlar var, ancak sorunlar da var ve bunlar hakkında yaygın bir bilinç oluştuğu söylenemez.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an sol yanımda duran çalışma kendisini kültürlerarası felsefeye giriş metni olarak tanıtıyor okuruna. Viyana Üniversitesinde felsefe profesörü olan &lt;i&gt;Franz Martin Wimmer&lt;/i&gt;'ın &lt;i&gt;Interkulturelle Philosophie&lt;/i&gt; adlı kitabından bahsediyorum. Esasen genel olarak felsefeye giriş için hazırlanmış çok sayıda kaynak metin bulunmakta. Bunların bazıları kendi bütünlükleri içinde gerçekten değerli, bazıları yetersiz, bazıları da fazlasıyla demode durumdadır. Bir de tabiî meşrebine göre kitap okuma alışkanlığı var insanlarda. Sözgelimi &lt;i&gt;Georges Politzer&lt;/i&gt;'in, &lt;i&gt;Felsefenin Başlangıç İlkeleri&lt;/i&gt; Marksist bir dünya görüşü dâhilinde bir el kitabı kabul edilebiliyor hâlâ. Fakat nihâyet en mülayim yorumla bile köhne, haddinden fazla sübjektif nitelikli bir metin olarak çoktan unutulmaya yüz tutmuş kitaplar bölümünde saygın bir konum edinmiş olmalıydı kendisine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Kültürlerarası Felsefe&lt;/i&gt;'ye gelince, geleneksel eğilimlere kıyasla oldukça farklı ve güncel bir perspektiften görmeye çalışıyor felsefeyi. Yıllar önce ünlü astronom &lt;i&gt;Carl Sagan&lt;/i&gt;'ın &lt;i&gt;Cosmos&lt;/i&gt; adlı kitabını okurken, son bölümünde bir çizelge görmüştüm. Bir zaman çizelgesiydi mevzu bahis ve en başında &lt;i&gt;Thales&lt;/i&gt; yer alıyordu, sonra &lt;i&gt;Pythagoras, Demokritos, Platon&lt;/i&gt; diye devam ediyordu, tâ ki, MS.V. yüzyıla kadar. O tarihte İskenderiye kütüphanesinin yok edilmesi ve karanlık çağların başlamasını imliyor ve sonra da XV. yüzyıldan yoluna devam ediyordu. V. yüzyıldan XV. yüzyıla kadar olan zaman diliminde hiçbir kayıt yer almıyordu çizelgede ve sayfanın sol alt köşesine şöyle bir açıklama düşülmüştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bu, kitapta söz edilen insanlar, makineler ve olaylara ait bir zaman çizelgesi. ... Çizginin orta bölümüyse insanoğlu için kaybolan 1000 yıllık büyük boşluğu ifade ediyor.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Bütün bir çizelgenin, Avrupa kültürüne ait olduğu varsayılan kişiler ve değerler manzumesi olması bir yana, aradaki bin yılı insanlık için kayıp sayan zihniyet bunu nasıl başarabilmişti acaba?! Böyle bir görüşün bırakın bütün insanlığı, sadece Avrupa coğrafyası açısından bakıldığında bile ne denli sorunlu olduğu görülebilirdi halbûki. Bugün bize hiç makul gözükmeyen bu sunum elbette sadece &lt;i&gt;Carl Sagan&lt;/i&gt;'a ait bir soruna işaret etmiyor, aksine paylaşılan bir günahtan alıyor gücünü. Bugün bilim tarihi konusunda olduğu gibi, felsefeye giriş metinleri ya da felsefe tarihiyle ilgili çalışmaları gözden geçirdiğimizde, bu metinlerin genel olarak -&lt;i&gt;Sagan&lt;/i&gt;'ın çizelgesinde olduğu üzere- &lt;i&gt;Thales&lt;/i&gt;'ten başladığını (bu konuda tam bir mutabakat yoktur) ve batı düşüncesinin dışına neredeyse hiç çıkılmadığını görebiliriz. Bu kurgu felsefenin Batı'ya özgü bir uğraş olduğuna dair çok eski ve köklü bir kanıya dayanıyor. Temelinde bariz bir Avrupa-Merkezcilik yatmakta. Öyle ki, felsefe yapabilmeniz için önce beyaz ve erkek doğmanız, sonra Helen ya da Hıristiyan bir kültürde yetişmiş olmanız beklenir. Zaman zaman bu tür metinlerde başka kültürlerden felsefe örnekleri görmeniz tabiî ki mümkün; &lt;i&gt;İbn Sina&lt;/i&gt; ya da &lt;i&gt;İbn Rüşd&lt;/i&gt; gibi isimlere rastlayabilirsiniz en azından, ama genellikle sadece bir takım aracı ve taşıyıcılar olarak, tâli filozoflar bâbında sunulacaklardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman belli noktalardan eleştirilmiş olsa da (sözgelimi &lt;i&gt;Herder&lt;/i&gt;'in tarih felsefesinde), uzun zaman hükmünü sürmüş bu yerleşik kanının, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, özellikle de son çeyrek dilimde 'post'u sermiş okumaların rüzgârını da alarak (önemli ölçüde &lt;i&gt;Derrida&lt;/i&gt; ve yapısöküm üzerinden), giderek daha çok kuşku götürür hâle geldiğine şahit oluyoruz. Çin, Hindistan ve Afrika gibi farklı alanlarda katedilen önemli mesafeler, felsefenin Avrupa(ve ABD) coğrafyasına sıkışmış bir uğraş olmadığını ve olamayacağını açıkça işaret ediyorlar. Ayrıca Avrupalıların öteden beri kendilerine ait olduğunu düşündükleri bir takım &lt;i&gt;kutsal&lt;/i&gt; alanlar taciz edildi bu süreçte. &lt;i&gt;Martin Bernal&lt;/i&gt;'in Eski Yunanlıların kökenlerine dair çalışması bunlardan biridir ve geleneksel uzmanlar arasında epey bir infial uyandırmayı başarmıştır. Yine başta &lt;i&gt;Said&lt;/i&gt;'inki olmak üzere, giderek çoğalan anti-oryantalist okumalar batının ötekilere dair marazî dünya görüşünü serimlemeye devam etmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu gelişmelerin ışığında &lt;i&gt;Wimmer&lt;/i&gt;'in çalışması, Batı merkezli felsefenin sözünü ettiğimiz çıkmazlarını ele alırken, artık kendi kendine yeten bölgesel, tekil ve bağımsız bir felsefeden değil, birbiri ile sürekli iletişim hâlinde olan &lt;i&gt;felsefeler&lt;/i&gt;den söz edilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Kendi ifadesiyle &lt;i&gt;farklılıklarla birlikte ve farklılıklar arasında felsefe&lt;/i&gt; yapmanın yollarını arıyor &lt;i&gt;Wimmer&lt;/i&gt;. Bu eksende kitabın bir noktasında şu negatif formülasyona rastlıyoruz: &lt;i&gt;"Ortaya çıkışında yalnızca tek bir kültürel geleneğe ait insanların pay sahibi oldukları hiçbir felsefi savı, iyi temellendirilmiş kabul etme."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette bir kültürlerarası felsefeden bahsederken üzerinde durulması gereken pek çok sorunsal var. Bu bağlamda felsefenin ve kültürün ne idüğü; felsefe-din-bilim ayrımının nasıl anlaşılması gerektiği; bir kültürlerarası iletişimin teorik/pratik sorunları; söz-merkezli/yazı-merkezli geleneklerin karşılaşması gibi meseleler önemli tartışma alanları olarak öne çıkmaktalar. Başka felsefî kültürler hakkında konuşurken bunları Batı felsefesi içinde boğmadan ya da asimile etmeden konuşmayı başarmak gerekecektir öncelikle. Bir kültürlerarası felsefe tamamen yatay düzlemde yürütülmeli ve herhangi bir hiyerarşi düşüncesini temelden reddetmelidir, zîrâ &lt;i&gt;Heinz Kimmerle&lt;/i&gt;'in Afrika felsefesi(&lt;i&gt;Philosophie in Afrika&lt;/i&gt;) ile ilgili çalışmasında ifade ettiği üzere: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Artık hedef başkalarını kendi konumuna kazanmak olamaz, tersine onları kendi başkalıkları içinde geçerli kılmak olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Avrupa düşüncesinin ısrarla tarihsel süreçleri düz bir evrimci/ilerlemeci perspektiften okuma alışkanlığı ve bunun sonucu olarak ötekine üstten bakmaya dönük temayülleri dikkate alındığında, bunun yazıldığı kadar kolay bir tarif olmadığı açık. Sözgelimi son dönemlerdeki kritikler sayesinde &lt;i&gt;Kant&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Hegel&lt;/i&gt; gibi derine işlemiş büyük filozofların ırkçılık ve sömürgeciliğin yayılmasındaki payları daha görünür hâle gelmiştir. Dolayısıyla yüzleşilmesi gereken sorunlar azımsanamaz. Kaldı ki, zaman zaman batı felsefesi dışında kalan felsefî kültürlerin de milliyetçi/ırkçı bir ruh hâline bürünebildiği görülüyor ve &lt;i&gt;Wimmer&lt;/i&gt;'in çalışması bu bağlamlarda oldukça önemli analizler barındırmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa düşüncesinde "şeylerin sonu"na dair bir heyula dolanıp durur bilindiği üzere. Kökenlerinin Hıristiyan teolojisi ile bağlantılı olduğunu düşündüğüm bu durum, Hegelyan ve Marksist diyalektikte rastladığımız tarihin sonu varsayımlarıyla tezahür eder örneğin, ki bunların yakın dönemdeki yansımaları iyi biliniyor. Aynı yolda zaman zaman felsefenin sonu da ilân edilmiştir. Bir zamanlar &lt;i&gt;Hegel&lt;/i&gt; felsefenin kendisiyle birlikte yolun sonuna geldiğini iddia etmişti. Yine felsefe üzerine bir inceleme metninde şöyle bir başlık görebilirsiniz örneğin: &lt;i&gt;"Wittengenstein ya da felsefenin ölümü"&lt;/i&gt; Fakat neticede felsefenin bir yere gittiği yok, çünkü onu doğuran sorular ve sorunlar mevcudiyetlerine koruyorlar. Denildiği gibi diken yerli yerinde ve hâlâ batıp duruyor. Yine de elimizdeki metinden yola çıkarak mezarını kazmamız gereken bir felsefe olduğunu düşünebiliriz, bu da Batı-Merkezci felsefe ya da kendisini mutlak merkeze koyan her türlü felsefe olacaktır (bu noktada &lt;i&gt;Wimmer&lt;/i&gt; yayılmacı, bütünleyici ve ayırıcı merkezcilik diye adlandırdığı yaklaşımları eleştirirken, felsefî savlara özgü evrensellik iddiası nedeniyle &lt;i&gt;tentatif merkezcilik&lt;/i&gt; -geçici merkezcilik- dediği bir çıkış yolu öneriyor, ama şahsen merkezsiz felsefe kavramını tercih ederim) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaptan son bir kesit olarak, yazarın kültürlerarası felsefenin üstesinden gelmesi gerektiğini düşündüğü görevleri aktarmakta fayda var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;-Kültürlerarası felsefe, kültürel olarak koşullanmış örtük düşünme biçimlerini çözümlemelidir.&lt;br /&gt;-Kültürlerarası felsefe, kendini ve yabancı olanı algılamanın stereotiplerini eleştirmelidir.&lt;br /&gt;-Kültürlerarası felsefe açıklığı ve anlaşmayı desteklemelidir.&lt;br /&gt;-Kültürlerarası felsefe karşılıklı aydınlanma içinde yer almalıdır.&lt;br /&gt;-Kültürlerarası felsefe insancıllığı ve barışı destekleyebilir ve desteklemelidir.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Bu listeden de görüldüğü üzere, bugün kültürlerarası felsefe, yalnızca felsefeyi merkezsiz kılarak, geniş ve çoğulcu bir perspektif üzerinden yeniden kavramak bağlamında değil, aynı zamanda kültür asimilasyonunun ve kültürler arası çatışmaların önünde bir direnç alanı oluşturabilme potansiyeliyle de anlamlı ve gerekli bir girişim özelliği arzediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitirmeden önce kitabın sadece kültürlerarası felsefeye dair sorunların analiz ve çözümleriyle meşgul olmadığını, son bölümünde Çin, Hindistan ve İslâm felsefe tarihleriyle ilgili özet bilgilere yer verildiğini de eklemiş olalım. O bölümde adı geçen metinlerle ya da dahası kaynakçayla bir karşılaştırma yaptığımızda Türkiye'de bu konudaki literatürün henüz yeterince tekamül etmediği berrak bir biçimde görülebiliyor. Farklı felsefe geleneklerine dair tekil incelemeler olsa da, bütüncül çalışmalar ve özellikle Çin, Hindistan ve Afrika kökenli belli başlı temel kaynaklar konusunda var olan eksiklikler halen giderilmeyi bekliyorlar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi alanındaki temel metinlerden biri olan bu özel kitabı &lt;i&gt;Mustafa Tüzel&lt;/i&gt;'in Almancadan çevirisiyle birlikte Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları üzerinden edinebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S05wRyhKWsI/AAAAAAAAASc/Zkyb0lYMyCc/s320/kafadar.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338657665650896066" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S05wRyhKWsI/AAAAAAAAASc/Zkyb0lYMyCc/s320/kafadar.jpg" style="cursor: hand; cursor: pointer; float: left; height: 200px; margin: 3px 3px 3px 0; width: 135px;" /&gt;&lt;/a&gt;Son olarak yakın dönemde yayımlanmış bir kitaba daha çok kısaca olsa da dikkat çekmiş olayım. Mevzu bahis kitap, bir yeniçeri, bir tüccar, bir derviş ve bir kadın üzerinden Osmanlı toplumunda birey olmanın birbirinden farklı kipleri üzerine yazarı kadar okuru için de şaşkınlık uyandırıcı bir derleme. &lt;i&gt;Cemal Kafadar&lt;/i&gt; &lt;i&gt;Karacaoğlan&lt;/i&gt;'ın bir mısraından zarif bir başlık seçmiş kitabına: &lt;i&gt;Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken&lt;/i&gt;. Metis Yayınları'ndan çıkan ve tarih konusunda oldukça özgün bir çalışma olan bu metin, önemli ölçüde defterolojiye yaslanan Osmanlı tarihçiliğinde başka hangi imkânların olabileceğinin sağlam bir örneğini teşkil ediyor. Tam anlamıyla bir mikro-tarih çalışması değilse bile o yönde atılan önemli bir adım olduğu söylenebilir. Ayrıca giriş yazısının tarih ve tarihle kurduğumuz ilişkiye dair önemli notlar barındırdığını belirtmeliyim. Cemal Kafadar'ın özellikle tarih algımıza derinden yedirilmiş "biz"lik meselesi üzerine tespitleri çok dikkat çekici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıya uygun müzikler de kültürlerarası olmalıdır elbette. &lt;i&gt;Mahsa Vahdet&lt;/i&gt; uzun bir süredir hayranlıkla dinlediğim bir ses. Onun efkârlı klasik tınılarıyla &lt;i&gt;Mighty Sam McClain&lt;/i&gt;'in güçlü blues yorumunu bir araya getiren bir albüm yayımlandı geçen sene. &lt;i&gt;Scent of Reunion - Love Duets Across Civilizations&lt;/i&gt; adlı bu albümdeki şarkılardan birini kulak zevkinize sunmak isterim:  &lt;i&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=lbvlx-5eLoc"&gt;&lt;u&gt;Silent Song&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;. Diğer seçimimiz de ilginç bir çokkültürlü müzik grubu olan &lt;i&gt;Hadouk Trio&lt;/i&gt;'dan: &lt;i&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=WY20q0IYnUA"&gt;&lt;u&gt;Hi Jazz&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-701420710577123154?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/701420710577123154/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=701420710577123154' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/701420710577123154'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/701420710577123154'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2009/01/kulturleraras-felsefe.html' title='Kültürlerarası Felsefe'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S05vPTB8KJI/AAAAAAAAASU/FIKncl1ALPg/s72-c/Kfelsefe.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-6402429748766012153</id><published>2009-12-26T08:00:00.010+02:00</published><updated>2009-12-27T23:01:24.439+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Ve şiir ki, mütekeddir ve müteşeddid...</title><content type='html'>&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;DEVLET KAÇ TAZI TUT&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;halkın imlası taşarsa coğrafyadan&lt;br /&gt;geçer onlar iki yağmur damlasının arasından&lt;br /&gt;göstererek devlete bütün zarafetini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;belki de onlarbindir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir çarşıda kendini kaybetmek gibi bir şey olur bu&lt;br /&gt;kefyede buluşanların safrana karışması gibi&lt;br /&gt;gövdeye bulaşan bir bedesten gibi.&lt;br /&gt;orda yeşil, kandan alırken rengini&lt;br /&gt;tarihin biçimine bürünür güneş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; kim güvenir peki tarihe&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; iki kaşın arası varsa&lt;br /&gt;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; yolunu bulmak için&lt;br /&gt;ateşi savunmak yetiyorsa&lt;br /&gt;avuçta gül ezip göğe fırlatmak neye yarar&lt;br /&gt;tenimizi yeniden tanımlamaktan başka&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayatın diyorduk, geçen gün laf arasında&lt;br /&gt;hiçbir erdemi kalmadı gözümüzden kaçıracak&lt;br /&gt;tattık hepsini, imzalar attık, gazetelere ilanlar verdik&lt;br /&gt;saftirik demişti muhaliflerimiz son genel kurulda bize&lt;br /&gt;halbuki komedyen taklidi yapıyorduk&lt;br /&gt;bozuk terazi kullandık&lt;br /&gt;melankoliyle coşku arasındaki dengeyi bozmamak için&lt;br /&gt;bizden artan nevroz onlara da yaradı&lt;br /&gt;düzmüş oldular sonunda bütün eksiklerini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o gün birisi ateşkes demişti;&lt;br /&gt;bu kadar kısa sürmese&lt;br /&gt;belki de iyi bir çizgi film yapardık kardugh'lardan&lt;br /&gt;araya reklam girince&lt;br /&gt;ölülerimizi toplar, kaşla göz arasında gömerdik&lt;br /&gt;&lt;i&gt;lan yavşak!&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;derdik film başlayınca kaldığı yerden&lt;br /&gt;&lt;i&gt;değil mi ki bizi her kavşakta polisle korkuttular&lt;br /&gt;oğlumuzun kirvesi de emniyet amiri olsun&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;insan olan sırf bu inada bağışlardı&lt;br /&gt;en iyi yardımcı oyuncu ödülünü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kimse ben oynarken elime konuşmasın&lt;br /&gt;biz tarihe tanıklık etmek için ifade vermeye geldik&lt;br /&gt;baş başaltı müselles, &lt;i&gt;kapış serbest&lt;/i&gt;'te sıramızı savdık&lt;br /&gt;ruhumuz her ne kadar esas duruştaysa da&lt;br /&gt;vicdanımız rahat&lt;br /&gt;bütün geçiş noktalarında &lt;i&gt;şövalye&lt;/i&gt; muamelesi gördük&lt;br /&gt;halbuki kavalyeyiz: çünkü hiçbir yere "damsız girilmez"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayatın bizden sakınacağı bir anlam da kalmadı nasılsa&lt;br /&gt;öğrendi çocuklar kirpinin sırrını&lt;br /&gt;bütün savunması üstüne işeyinceye kadarmış&lt;br /&gt;demek bu kadar saldırgan olmamız boşuna değil&lt;br /&gt;hem artık herkesin bir &lt;i&gt;evtimsahı&lt;/i&gt; var&lt;br /&gt;gözyaşımızla sindirim sistemimiz arasındaki&lt;br /&gt;o tuhaf macerayı izlemek kolay oluyor&lt;br /&gt;ne sürüngenlere hakaret ediyoruz&lt;br /&gt;ne de erkekliğimize dokunuyor sulugözlerimiz&lt;br /&gt;savcılar saygın bulmasa da gayretimiz var en azından&lt;br /&gt;kavakların hangi yolla çiftleştiğini anlamaya&lt;br /&gt;hayber kalesi içinde kaçak yapılaşmaya yok mu bir dur diyecek&lt;br /&gt;var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;peki kan kalesi mukimlerine tapu dağıtmak için&lt;br /&gt;törene ne gerek var&lt;br /&gt;yavrucuğum, bizim üç oda bir salon evimiz&lt;br /&gt;davetsiz misafirlere monitörden &lt;i&gt;kim o&lt;/i&gt; demeye mecalimiz var&lt;br /&gt;medeni cesaretimiz var: &lt;i&gt;onlar burdan taşınalı çok oldu&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;tıkırtıya duyarlı bant kaydımız var bizim yerimize zıvanadan çıkan&lt;br /&gt;&lt;i&gt;hanım çabuk silahımı getir!&lt;/i&gt;ince, koskoca hırsızlar nasıl tırsıyor&lt;br /&gt;terminalden havaya fırlatılan &lt;i&gt;en büyük asker&lt;/i&gt; için&lt;br /&gt;yeri geldiğinde bükerek sustuğumuz&lt;br /&gt;vücut isterse davula gön yaptığımız bir kalbimiz:&lt;br /&gt;bundan bir &lt;i&gt;bumerang öyküsü&lt;/i&gt; çıkaracak&lt;br /&gt;iyi edebiyatçılarımız var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;orda şimdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;şırnak: kırbaç: şırraak!&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;hoh hoh hosaybin&lt;br /&gt;iki üç daha fazla katliam&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir &lt;i&gt;kulp&lt;/i&gt; var ayrılığa takacak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;haydi şimdi hep bir ağızdan:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;devlet kaç tazı tut!&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;b&gt;- Akif Kurtuluş -&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;BABALAR TARİHİ&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bütün sular durulsun tarih geçecek&lt;br /&gt;tarih suya dayanmaz çiçekler solsun&lt;br /&gt;bazı kansızların boynu vurulsun&lt;br /&gt;pas tutan kılıç acıkmış su içecek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;adını unut insan ancak tarihiyle vardır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tarihin sonu yoktur takvimler kaldırılsın&lt;br /&gt;caz istemez zil ve darbuka yeter&lt;br /&gt;giden gün ömürden doldurur imanım&lt;br /&gt;görklü tarih aşkına dönsün hanendeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tarih gemisine boy sırasıyla binilecek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;baba tarih kereminden sual olunmaz&lt;br /&gt;teksin yücesin varlığına eş koşulmaz&lt;br /&gt;öldürürsün ya da bağışlarsın hadım ederek&lt;br /&gt;küçükleri sevmek aktörene yakışmaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tarih bazı soysuzları adam edecek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üstünden bin kez de geçilse tarih erdendir&lt;br /&gt;babamızın yüzü asıldı etmeyin beyler&lt;br /&gt;uyar mı şanına yatakta alta düşmek&lt;br /&gt;erkekliği mızrağındaki kandan bellidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;halvet bitti tarih hamama girecek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ey densiz ozan sözlerini geri al&lt;br /&gt;kendini evliyalar yoldaşı bir seçkin mi sandın&lt;br /&gt;tarih üsküdar'ı geçti yeni uyandın&lt;br /&gt;baban sana birazdan konya'yı gösterecek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;b&gt;- Haydar Ergülen -&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;VERONICA&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ruhundaki akarsuya değirmen taşıyan&lt;br /&gt;ve akşamdan akşama yaşayan kirpikleriyle,&lt;br /&gt;hayli yorgun ve sarışın bir şizofrendi veronica,&lt;br /&gt;saçlarını çözdüğünün görülmesi&lt;br /&gt;kadar korkardı, irlandalı olduğunun&lt;br /&gt;bilinmesinden de.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ay düşerken üşüyen bir yüzü, kelimelere&lt;br /&gt;sığdıramadığı şizofren bir sızı vardı derin&lt;br /&gt;deniz diplerinde ruhunun, farkındaydı elbet,&lt;br /&gt;korkularla beslendiğinin de, beckett'i&lt;br /&gt;karşı kıyıda bırakıp terketmişti sorbonne'u&lt;br /&gt;"üniversite önemli değil de" demişti bir gün,&lt;br /&gt;"paris'ten uzak olmak, işte şizofreni bu!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nereden duymuşsa, bir cuma sabahı&lt;br /&gt;"sizin kürtleriniz gibiyim ben de bu ülkede"&lt;br /&gt;dedi parmağını kirpiklerinde gezdirerek,&lt;br /&gt;titrek dizine vurup kırdığı bira bardaklarıyla&lt;br /&gt;dolunaylar çiziyordu bileklerine bir yandan da&lt;br /&gt;solgun köprü ışıklarında ayrıca ürpererek,&lt;br /&gt;"anne" diye bağırdı birdenbire,&lt;br /&gt;"anne, bana eflâtun bir gelinlik getirsene!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yine beckett'e kilitlendiği bir gün, eflâtuna&lt;br /&gt;boyadığı saçlarıyla geçiverdi karşıma,&lt;br /&gt;göğsüne astığı iki pasaportu kıvançla göstererek&lt;br /&gt;-biri belfast'ta güpegündüz vurulan kız kardeşine ait-&lt;br /&gt;ve geri çekerek gözbebeklerini, "malone ölüyor!" dedi&lt;br /&gt;"malone ölüyor, benim hemen gitmem gerek!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gidiş o gidiş.- mermer kanatlı iki melek&lt;br /&gt;süslüyor şimdi mezartaşını veronica'nın,&lt;br /&gt;kimi zaman yolumu kıyısına düşürerek&lt;br /&gt;iki karanfil ve bir fatiha bırakıyorum&lt;br /&gt;kirpiklerine, sebepli sebepsiz bir hayli&lt;br /&gt;ürpererek.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ama söz sana veronica, eflâtun bir tebeşir&lt;br /&gt;bulur bulmaz bu ülkede, iki gelincik&lt;br /&gt;tarlası armağan edeceğim&lt;br /&gt;başucundaki mermer meleklerin&lt;br /&gt;ıssız yüreklerine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"veronica, öldün, biliyorum,&lt;br /&gt;acele etmem gerek benim de!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: #674ea7;"&gt;- Sefa Kaplan -&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-6402429748766012153?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/6402429748766012153/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=6402429748766012153' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/6402429748766012153'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/6402429748766012153'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2009/12/ve-siir-ki-mutekeddir-ve-muteseddid.html' title='Ve şiir ki, mütekeddir ve müteşeddid...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-5915835252097013259</id><published>2009-12-10T07:00:00.012+02:00</published><updated>2010-01-01T05:15:45.843+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dergi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Underground Poetix...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SyBS3Ksn4zI/AAAAAAAAAR0/Oqyk86SpMi8/s1600-h/up1.jpg" imageanchor="0" style="margin-left: 0.2em; margin-right: 0.2em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://img121.imageshack.us/img121/1214/up1y.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SyBS5GfDAuI/AAAAAAAAAR8/DY0UpZzfIJI/s1600-h/up2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 0.2em; margin-right: 0.2em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://img691.imageshack.us/img691/9624/up2c.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SyBS7W6r3LI/AAAAAAAAASE/h2CTkiv5eVc/s1600-h/up3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 0.2em; margin-right: 0.2em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://img691.imageshack.us/img691/198/up3j.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SyBS9L9LymI/AAAAAAAAASM/VFOYZzDyoMQ/s1600-h/up4.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 0.2em; margin-right: 0.2em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://img121.imageshack.us/img121/3153/up4o.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Underground sözcüğünün anlatması epey güç bir cazibesi var üzerimde. Uyandırdığı karanlık çağrışımlarla, bağlantılı imgeler ve sözlerle zihnimi meşgul etmekten tekinsiz bir haz almışımdır hep. Yeryüzünün dehlizlerinde, mezarlıklarında, uzak ve metruk gölgelerinde, sınır çizgilerinde yürüyen tuhaf ve yitik yaşamlara bâtınî bir ilgidir bu. Hattâ bir ara bloğun başlığını Dostoyevski'nin o ilginç yapıtından ilham alarak &lt;i&gt;'Yeraltından Notlar'&lt;/i&gt; koymayı da düşünmüştüm, sonra niye vazgeçtim bilmiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Underground'un bir tarz, tutum ya da izlek olarak edebiyatta, müzikte, sinemada, mimaride, politikada vs. pek çok izdüşümü var elbette ve bunların epeycesi de Underground Poetix adlı üç aylık periyotlarla 6.45 yayınları tarafından hazırlanan mecmuanın içeriğini oluşturuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevzua önce Altıkırkbeş'ten başlamak gerekecek, çünkü onların bugüne kadar süregelen yayıncılık serüvenleri nev'i şahsına münhasır bir nitelik arzediyor. Altıkırkbeş, kendi ifadeleriyle bir Kaybedenler Kulübü, bir Kaybedenler Kütüphanesi'dir. Bir 6.45 okuru olmak da farklı bir tecrübedir bu yüzden. Herhangi bir kitabı alıp okumak gibi değildir Altıkırkbeş'in bir metnini elinize almak, zîrâ büyük olasılıkla 'bugün ve burada'nıza yabancılık çeken, aykırı bir okuma beklemektedir sizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yine ancak potansiyel bir 6.45 okurunun nazar edip, sırrına vâkıf olabildiği garip hakikat kırıntıları yansır âyine-i devrandan. Mesela bir 6.45 okuru bilir ki, &lt;i&gt;her zaman cevap sayısından bir fazladır soru sayısı&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;mutlu insanların öyküsü yoktur; tarih beklemeyi bilen tüm kızları üzmüştür&lt;/i&gt;(ve bazı erkekleri de). &lt;i&gt;Hiçbir şeyin değişmediğini, ama hiçbir şeyin de olduğu gibi kalmadığını&lt;/i&gt;, bilir onlar; &lt;i&gt;evrendeki en kara günahın önceden kaydedilmiş olanları kurcalamak olduğunu&lt;/i&gt; da; &lt;i&gt;dünyasını kaybedenlerin yeni bir dünya kurmak zorunluluğunu; gökyüzünün mavi, suyun ise ıslak olduğunu&lt;/i&gt; ve bu nedenledir ki, &lt;i&gt;tehlikede değil tehlikeli olduğunu,&lt;/i&gt; bilir bir 6.45 okuru. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Underground Poetix'e dönecek olursak tekrar; öncelikle ölümde karar kılmayan ve BtG taraflarında eyleşenlerden beklerdik bu ilginç bağımsız neşriyat hakkında birkaç kelam sarf etmelerini, ama anlaşılan o ki, iş bu garip başa düşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2008 yılından beri yayınlanıyor Underground Poetix ve en son dördüncü sayısıyla arz-ı endam ettiler. İçeriği hakkında adının çağrıştırdıklarından daha fazla ne söylenebilir ki? Tuhaf abilerin, &lt;i&gt;yaralarıyla meşhur adamlar&lt;/i&gt;ın cirit attığı bir mecmua işte: &lt;i&gt;William Burroughs, Jack Kerouac, Charles Bukowski, Che Guevara, Arthur Rimbaud, Jean-Luc Goddard, Allen Ginsberg, Richard Brautigan, Philip K. Dick, J. G. Ballard, Kurt Cobain, Hâkim Bey, Guy Debord, Alejandro Jodorowsky(onun hakkında bir ara muhakkak yazmalı), Jean Genet&lt;/i&gt;... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve anarşizm, avangardizm, situasyonizm, sürrealizm, konstruktivizm, feminizm, dadacılık, pornografi, punk, hippiler, beat kuşağı, yani tüm kötü çocukların, diri gömülenlerin öyküleriyle kurulmuş kaotik bir karnaval. Karanlık, saldırgan, sert, tedirgin edici, kışkırtıcı ve ironik temalar, karşı kültür heybesine sığan ve sığmayan pek çok şey. &lt;i&gt;Hiçbir şey olmadığında olan binlerce şey.&lt;/i&gt; Bazen naif ve sık sık da tehlikeli şeyler. Ve hepsi ve daha fazlası...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, hatırlatmadan geçmeyelim:&lt;i&gt; reddedebilmek stil sahibi bir harekettir.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;Sayfa altı videolarımıza boş vermişiz bir süredir anlaşılan. Bu kez yapalım bari, ruhumuz gıdasız kalmasın ve Nick Cave'den olsun ilki: &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=MS4gRmvvDsU" target="blank"&gt;&lt;u&gt;Into My Arms&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;. Hem yeri gelmişken Nick Cave'in underground romanlarını(&lt;i&gt;And the Ass Saw the Angel&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;The Death of Bunny Munro&lt;/i&gt;) ve senaryosunu yazdığı &lt;i&gt;The Proposition&lt;/i&gt; adlı neo-western tarzı şahane filmi de önermiş olayım bir kez daha. Diğer seçimimiz daha hareketli; Imelda May yirminci yüzyılın ortalarına götürüyor dinleyicisini. Son zamanlarda duyduğum en hoş seslerden biri, rockabilly ve jazz karışımı şarkılarına bayıldım: &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=P2KwVeffLu4" target="blank"&gt;&lt;u&gt;Johnny Got a Boom Boom&lt;/u&gt;&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=o3uO66XOxQ4" target="blank"&gt;&lt;u&gt;Proud and Humble&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-5915835252097013259?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/5915835252097013259/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=5915835252097013259' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/5915835252097013259'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/5915835252097013259'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/12/underground-poetix.html' title='Underground Poetix...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-244699839867779347</id><published>2009-12-01T06:00:00.000+02:00</published><updated>2009-12-26T18:57:14.091+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Ve dahi şiir...</title><content type='html'>&lt;font color="#755693"&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;'BATIDA KAN VAR'&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Sabret gönlüm fırtınaya vakit var&lt;br /&gt;Biz her çağda kızılderili&lt;br /&gt;Biz her yerde hep yerdeyiz&lt;br /&gt;Toprağa mahkûm edildi gözlerimiz&lt;br /&gt;Kaybolunur dahi ekin göğermez hırıltılı sesimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir fırtına bekledik başlangıcımız olsun&lt;br /&gt;Derdimiz mevsimlerle oluk oluk akan kan&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;İlk bahar gelsin ısınsın ellerimizde&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Sonbaharda sıcaklığını yansıtarak rüzgâr&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Ergen dalgalanmalarımızda vursun yüzümüze hayat&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Heyhat! Kış geldi kirpi kesildi saçlarımız karanlığa&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Hani dedik ya bir yaz günü güneş&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Söz verdik!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kimsiniz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;biz bir kaplan gibi masum&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;tırnaklarını kemirmiş kabullenmiş&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;kızılderili&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Vahşi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;ölüm ateş ve kül haliyle acımasız&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;cihangir ve kocaman&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;öğrendik vahşiliğimizi kitaplardan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Hüseyin Atlansoy&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;font color="#755693"&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;BARİKAT&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir gül, bir gülümse, bir&lt;br /&gt;küle dönüş dönüşebilirsen&lt;br /&gt;dilersen aykırı bir şaka gibi kal&lt;br /&gt;yahut omzuna eflâtun bir şal&lt;br /&gt;al, nasıl olsa yıkılacak,&lt;br /&gt;bırak yıkılsın ayaklarına&lt;br /&gt;şehir.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yanına çırak durduğumuz&lt;br /&gt;bir nehir de besler bizi, sen&lt;br /&gt;sabrı iri dilimler halinde&lt;br /&gt;kesen bir bıçak gibi dur&lt;br /&gt;durduğun yerde, içine bak&lt;br /&gt;ve yeniden kur bütün&lt;br /&gt;çalar saatleri yahut kır&lt;br /&gt;kalmasın ayrılığın adı bile&lt;br /&gt;kalmasın nafile yere bir&lt;br /&gt;fikir.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir derviştin sen eskiden&lt;br /&gt;şimdi seni eskiten yıllar mı&lt;br /&gt;yoksa kenti kül kestiren&lt;br /&gt;çınarlar mı, yeni doğan&lt;br /&gt;bir çocuk gibisin hâlâ&lt;br /&gt;yahut çocuğunu boğan&lt;br /&gt;bir ırmak gibisin, mesela&lt;br /&gt;kızılırmak, avuçlarında&lt;br /&gt;karanlık sözler, gözler dersen&lt;br /&gt;akşamdan akşama esen&lt;br /&gt;kopkoyu bir&lt;br /&gt;zikir.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir gül, bir gülümse, bir&lt;br /&gt;güle dönüş dönüşebilirsen&lt;br /&gt;cami, kilise, havra, dün&lt;br /&gt;palavraydı, bugün de palavra&lt;br /&gt;bir çeki-düzen ver artık&lt;br /&gt;şamdan ve şadırvanlara&lt;br /&gt;yahut aynaya düşen gölgeyle&lt;br /&gt;yetin, çetin olacağı söylenmişti&lt;br /&gt;böyle bir aidiyetin, karanlık&lt;br /&gt;sularında cemiyetin&lt;br /&gt;sevincin hem baldır şimdi&lt;br /&gt;hem zehir.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çevir yüzümü yüzüne ve devir&lt;br /&gt;gökyüzünü yeryüzüne, bir deprem mi&lt;br /&gt;olacak, varsın olsun, bulunacaksa&lt;br /&gt;bir kıble artık bulunsun, yahut verem mi&lt;br /&gt;akciğere pusu kuran, bırak kurulsun ve&lt;br /&gt;tırmansın yokuşu, böyle bir varoluşu&lt;br /&gt;hangi destan anlatır artık, hangi&lt;br /&gt;şiir.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gün gelir&lt;br /&gt;bilinir.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Sefa Kaplan&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;font color="#755693"&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;GECEDE GÖRÜŞME&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve şaşkınlık içindeki yüz&lt;br /&gt;pencerenin ötesinden bana&lt;br /&gt;"hak görenledir&lt;br /&gt;ben kaybolmuşluk duygusu kadar korkuncum&lt;br /&gt;ama Tanrım&lt;br /&gt;nasıl korkulabilir benden&lt;br /&gt;ben, ben ki hiçbir zaman&lt;br /&gt;gökyüzünün sisli çatılarında&lt;br /&gt;başıboş ve hafif bir uçurtmadan başka&lt;br /&gt;bir şey değildim&lt;br /&gt;aşkımı ve hevesimi ve nefretimi ve derdimi&lt;br /&gt;mezarlığın geceden yalnızlığında&lt;br /&gt;adına ölüm denen fare kemirmektedir" dedi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve &lt;br /&gt;akışkan suretini rüzgârın,&lt;br /&gt;anbean silip değiştirdiği o şakınlık içindeki yüz&lt;br /&gt;ince uzantılı sarkık çizgileriyle&lt;br /&gt;ve gecenin tenha kımıldanışlarının çalıp kendi genişliğine serdiği&lt;br /&gt;deniz dibi bitkileri gibi yumuşacık saçlarıyla&lt;br /&gt;pencerenin öte yanından akıyordu&lt;br /&gt;ve haykırdı:&lt;br /&gt;"inanın&lt;br /&gt;ben yaşamıyorum"&lt;br /&gt;ben onun ötesinden karanlığın birikmesini&lt;br /&gt;ve gümüşten çam kozalaklarını&lt;br /&gt;görüyordum hâlâ, ah, fakat o...&lt;br /&gt;kayıp gidiyordu tüm bunların üzerinden&lt;br /&gt;ve zirveye tırmanıyordu sınır tanımayan yüreği&lt;br /&gt;sanki yeşil hisleriydi ağaçların&lt;br /&gt;ve gözleri sonsuza dek var olacaktı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"haklısınız&lt;br /&gt;ben ölümümden sonra&lt;br /&gt;aynaya bakmaya yeltenmedim hiçbir zaman&lt;br /&gt;ve o kadar ölüyüm ki&lt;br /&gt;ölümden başka hiçbir şey&lt;br /&gt;kanıtlayamaz varlığımı&lt;br /&gt;ah&lt;br /&gt;acaba siz&lt;br /&gt;gecenin himayesinde, bahçenin bitiminde aya doğru koşan&lt;br /&gt;bir ağustos böceği sesi&lt;br /&gt;duydunuz mu hiç?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sanırım bütün yıldızlar&lt;br /&gt;yitik bir göğe göçüp gitmişler&lt;br /&gt;ve şehir, şehir ne sessizdi&lt;br /&gt;yol boyu&lt;br /&gt;solgun heykellerden&lt;br /&gt;ve süprüntü ve tütün kokan birkaç çöpçüden&lt;br /&gt;ve uykulu, yorgun bir bekçiden başka&lt;br /&gt;hiçbir şey çıkmadı karşıma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazık&lt;br /&gt;ben ölüyüm&lt;br /&gt;ve gece hâlâ&lt;br /&gt;o anlamsız gecenin devamıdır sanki"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sustu&lt;br /&gt;ve ağlama isteği&lt;br /&gt;gözlerinin sınırsız evrenini&lt;br /&gt;sızlattı, kederlendirdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"ey sizler, yüzlerini&lt;br /&gt;hayatın hüzünlü örtüsünün gölgesinde saklayanlar&lt;br /&gt;acaba ara sıra da olsa&lt;br /&gt;keder uyandıran bu gerçeği&lt;br /&gt;bugünün dirilerinin, bir dirinin posasından başka bir şey olmadıklarını&lt;br /&gt;düşünüyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sanki bir çocuk&lt;br /&gt;daha ilk gülümsemesiyle birlikte yaşlanmıştır&lt;br /&gt;ve kalp -doğruluğunu yitirmiş bu kitabe-&lt;br /&gt;kendi taştan itibarına&lt;br /&gt;güvenmeyecektir artık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;belki olmaya bağımlılık&lt;br /&gt;ve durmaksızın sakinleştirici kullanma&lt;br /&gt;insanî, saf, temiz istekleri&lt;br /&gt;yokluğa sürüklemiştir.&lt;br /&gt;belki ruhu&lt;br /&gt;ıssız bir adanın yalnızlığına&lt;br /&gt;sürdüler&lt;br /&gt;belki de ben ağustosböceği sesini düşümde gördüm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öyleyse tahta süngülerine yaslanan bu piyadeler&lt;br /&gt;o rüzgâr bacaklı atlılar mı?&lt;br /&gt;ve bu zayıf, kamburlu afyonkeşler&lt;br /&gt;o yüce düşünceli, pirü pak arifler mi?&lt;br /&gt;öyleyse doğru, doğru&lt;br /&gt;insanların artık zuhuru beklemediği&lt;br /&gt;ve sevdalı kızların&lt;br /&gt;gergef işledikleri iğneleriyle&lt;br /&gt;tez kanan gözlerini oydukları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi seher vakti uykularının derinliklerinde&lt;br /&gt;karga seslerinin yankıları duyulmakta&lt;br /&gt;aynalar ayılmakta&lt;br /&gt;ve tek ve tenha suretler&lt;br /&gt;kendilerini uyanışın ilk gerinmesine&lt;br /&gt;ve uğursuz kâbusların yıkıcı hücumuna&lt;br /&gt;bırakmakta&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazık&lt;br /&gt;ben&lt;br /&gt;kandan, kanlı destanlardan başka sözü olmayan&lt;br /&gt;ve gururdan, kendini hiç bu kadar alçaltmamış olan gururdan ibaret&lt;br /&gt;bütün hatıralarımla&lt;br /&gt;şansımın son deminde beklemekteyim&lt;br /&gt;ve kulak veriyorum: ses yok&lt;br /&gt;uzun uzun bakıyorum: yaprak kımıldamıyor&lt;br /&gt;ve bütün safiyetin benliği olan adım&lt;br /&gt;mezarların tozunu bile&lt;br /&gt;kımıldatmıyor artık"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sarsıldı&lt;br /&gt;ve iki yanına yıkıldı&lt;br /&gt;talepkâr elleri,&lt;br /&gt;çatlaklardan&lt;br /&gt;uzun ahlar gibi&lt;br /&gt;uzandı bana doğru&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"soğuk&lt;br /&gt;ve rüzgâr çizgilerimi kesiyor&lt;br /&gt;acaba bu diyarda&lt;br /&gt;yok olmuş yüzleriyle tanışmaktan&lt;br /&gt;korkmayan kimseler var mıdır hâlâ?&lt;br /&gt;acaba zamanı gelmedi mi&lt;br /&gt;bu küçük pencerenin ardına kadar açılmasının&lt;br /&gt;ve gökyüzünün yağmasının&lt;br /&gt;ve insanın kendi cenazesinde gözyaşı dökerek namaz kılmasının?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;belki inleyen bir kuştu&lt;br /&gt;ya da rüzgâr, ağaçların arasından&lt;br /&gt;ya da bendim, kendi yüreğinin çıkmazında&lt;br /&gt;kederden, utançtan ve üzüntüden dalgalarla yükseliyordum&lt;br /&gt;ve pencere ağzında görüyordum&lt;br /&gt;o iki el&lt;br /&gt;o iki acı serzeniş&lt;br /&gt;öylece&lt;br /&gt;yalancı şafağın aydınlığında&lt;br /&gt;iki elime uzanan o iki el&lt;br /&gt;eriyordu&lt;br /&gt;ve soğuk ufukta bir ses&lt;br /&gt;haykırdı:&lt;br /&gt;"hoşçakal!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Furûğ Ferruhzâd&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-244699839867779347?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/244699839867779347/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=244699839867779347' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/244699839867779347'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/244699839867779347'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2009/12/ve-dahi-siir.html' title='Ve dahi şiir...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-9188367131416959794</id><published>2009-11-14T05:00:00.001+02:00</published><updated>2011-09-19T15:44:26.732+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Karanlıkta Yazılanlar'/><title type='text'>Çan Kulesindeki Şeytan</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bu sayfaları takip etmekte ısrar eden okurlardan özür dilemeliyim belki de, çünkü bir süredir bloga uğrama sıklığım kayda değer bir şekilde düşmüş gözüküyor. Ne diyebilirim ki, bir ân sanki üzerine söz söylemeye değecek çok şey var gibi görünüyor hayatta, başka bir ân hiçbir şey yok gibi. Bütün ikilikleri, bütün paradoksları toplamışız tuhaf bünyemizde ve &lt;i&gt;"çöplü armudun çevresinde dönüyoruz işte."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lâkin yine de buradayım. Yazmak bir çeşit namussuzluk bile olsa, bir uykusuz geceyi daha kâğıtları karalamanın(sözün gelişi) sağladığı tatlı avuntuya sığınarak geçirmek üzere olduğum gerçeğini değiştiremeyecek hiçbir şey. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette susmaya devam etmek de bir seçenekti. &lt;i&gt;"Kendine dönmek, varlık kadar eski, daha da eski bir sessizliğe gömülmek."&lt;/i&gt; Cesaretle söylemeli insan, susmak direnmenin bir yolu, hem de çok zor bir yolu olabilir bazen. Düşkün bir dünyaya verilecek bir yanıt olabilir susmak. Susmak -eğer ona bir inanç taşımak mümkün olsa- bir devrim bile olabilir haddi zâtında. Ne o, bakıyorum önermeme itiraz eder gibi oldunuz, sayın "Sessiz Kitlelerin Sesi" ve "Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek" hazretleri! Zât-ı şahanelerinize inanmak o kadar kolay değil ne yazık ki; evde, sokakta, işte, okulda, bilcümle mecliste, gazetede, televizyonda ve Internet'te - belki özellikle de orada - her şey yolundaymışçasına ve kendimizi kaybetmişçesine biteviye zevzeklik ve boş lakırdı ürettiğimiz ve bu debdebenin, bu dilsel tecavüzün adına iletişim dediğimiz bir dünyada...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir öykü bile yazabiliriz belki. Sözgelimi, &lt;i&gt;her şeyden evvel sükût vardı ve sükût her şeydi ve sükût hiçbir şeydi&lt;/i&gt;, diyerek Kitab-ı Mukaddes tadında bir girizgâhla başlayabilirdi bu öykümüz. &lt;i&gt;Sonra âniden imkânsız olan mümkün hâle geldi ve ses oldu, rahminde zamanı ve mekânı taşıyarak. Ve bu ilk nüvenin karşı konulmaz cazibesi bütün boşluklara yayılırken, cümle varlıklar onun efsunlu titreşimlerinden neşvünema buldular ve onun diliyle konuşup, onun haşmetine râm oldular&lt;/i&gt;, diye devam edebilirdik yazmaya. Evet, yazabilirdik böyle bir öykü ve kuşkusuz trajik satırlarla doldurmak zorunda kalırdık sayfaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak en doğrusu doğaçlamanın bizi sokmaya meylettiği bu engebeli patikadan uzaklaşıp, yine kara kutumuzun ahvaline dönmek olacak sanırım. An itibariyle penceremin dışında belirsiz fâsılalarla ve kim bilir hangi zoolojik nedenlerle uluyan bir grup it ve içeride yine isyankârı oynayan bir sindirim sistemi hâricinde kayda değer bir etkinlik görünmüyor etrafımda. Böylece Kasım ayının bu hazan gecesini uykusuzluk, uluma sesleri ve sorunlu bir mide üçlüsü ile paylaşmış oluyorum. Dahası düşününce bu atmosferde, böylesi karanlık emarelerle hem-dem olarak can verirsem bir mecaz, bir sembol, kadim bir arketip ya da psikanalizin bir nesnesi olmaktan öte, etiyle buduyla hakiki bir vampire dönüşme ihtimalim azımsanacak gibi görünmüyor. Kim bilir, kaç gecedir üst üste yaşadıklarıma bakılırsa çoktan başlamış bile olabilir metamorfozlarım. Her hâlükârda &lt;i&gt;övgüye değer bir ölüm&lt;/i&gt; olurdu bu, fakat &lt;i&gt;kibar insanlara göre&lt;/i&gt; olmayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadede gelelim evet! Aslında mu'tat olduğu üzere birkaç elzem kitaptan bahsetmek niyetindeydim siz sevgili okurlarıma, ama şu ân o mevzuu başka bir yazıya erteleyip, sık sık gecesi gündüzüne karışan ve biyolojik zaman algısı tersyüz olan biri olarak, saatlerle olan ilginç maceramızdan naçizane bir bahis açmaya karar kılmış bulunuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;Sanırım söze saat adı verdiğimiz nesnelerle aramın pek de hoş olmadığını itiraf ederek başlamak en doğrusu olacaktır. Evet, çok uzun zamandır üzerimde temel işlevi saati göstermek olan bir aksesuar taşımıyorum. Zamanla kol saatleriyle aramda nahoş bir ilişki geliştirmişimdir ve bana saati soranlara  omuz silkmek ve boş avuçlarımı göstermekten üstü örtülü bir keyif almışımdır hep. Hâl böyleyken, envâî çeşit saatin sıralandığı, altın sarısı ışıklarla aydınlatılmış göz alıcı vitrinleri(aslında genelde vitrinleri) efsunlanmış bir hâlde seyre dalan insanları hep biraz tuhaf bulduğumu söyleyebilirim. Ayrıca özellikle yazarken kendi çapımda minik dokunuşlarla zamanı manipüle etmeyi sevdiğimi de eklemeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların pek de uygar tavırlar olmadığını düşünüyorsanız, haklı olduğunuzu ve içten içe barbarlığa eğilimli olduğumu gönül rahatlığı içinde kabul edeceğim. Değil mi ki, zaman muhasebesi uygar olmanın bir ölçüsünü verebilir biz fânilere. Bu bağlamda, zamanı dilimleme nokta-i nazarında ne denli ciddi, titiz ve yetkinseniz o kertede uygarsınızdır da diyebiliriz kolaylıkla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk mekanik saatlerin 13. yüzyılın sonlarında Avrupa kıtasında ortaya çıkmış olması geriye doğru baktığımızda fazlasıyla anlamlı gözüken bir gelişmedir. Roger Bacon'ın dünyanın sırrına mâtuf olmak arzusuyla deneylere bel bağladığı ve onun gibi bir başka Francisken olan Ockham'lı William'ın keskin usturasını ustalıkla salladığı bir dönemle hemen hemen yaşıttır mekanik saatler. Bu  isimler ve diğer pek çoklarının çabaları ile skolastik nazariyeler kan kaybederken ampirizm ve mekanik felsefenin emarelerini göstermeye başladığı bir geçiş çağıdır söz konusu olan ve saatlerin icâdı bu dönüşümün maddî altyapısı bağlamında oldukça önemli bir katalizör işlevi görmüştür. Mekanik felsefede bir sıçrama noktasıydılar âdeta. İrili ufaklı parçaların iç içe geçmesinden müteşekkil ahenkli ve zarif iç dünyaları ve büyüleyici görünen işlevleriyle modern bilimin öncülerinin perspektifinden kozmosun gizemli yapısına dair metafor rolünü başarıyla yerini getirmiştir onlar. Netice itibariyle iyi biliyoruz ki, evreni determinist bir şekilde işleyen mekanik bir sistem ve tanrıyı da (o zamanlar henüz ölmemişti) mutlak hüner sahibi bir saatçi gibi tasavvur etmek batı biliminin metafizik sâiklerinin orijininde yer alır. Dolayısıyla Laplace'ın varsaydığı türden üstün bir kavrayış ve hesaplama melekelerine sahip bir akıl bu düzeni ezelden ahire peyderpey çözümleyebilecekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve elbette manzara-i umumiye böyle seyrederken, ortaçağın alacakaranlığından başlayarak kendi çapında bir tanrı gibi minyatür dünyalar inşa eden saat ustalarının şânının alıp yürümesi boşuna olmayacaktır. Üstelik bunların ünü sadece saat ustası olmalarından kaynaklanmıyordu. Tarihin garip bir cilvesi sayesinde, genellikle topları yapanlarla saatleri yapanlar aynı kişilerdir. &lt;i&gt;Magister bombardarum et horologiorum.&lt;/i&gt; Sözün özü batı uygarlığının iki dominant veçhesi aynı ellerin ürünüydü:  Ölçen-biçen hesapçı bir zihniyet ve yok eden amansız bir güç!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeri gelmişken, ilk mekanik saatlerin sadece akreplerinin olduğunu bilmiyorsanız öğrendiniz demektir (aslında ilk örneklerde o bile yoktu, ama çaktırmayın). Başlangıçta ortada bir yelkovan görünmüyordu. Ortaçağ insanının henüz dakikalara ihtiyacı yoktu diyebilirsiniz haklı olarak, ama aslında teknik altyapıları yeterli değildi demek daha doğru olabilir. Dolayısıyla bu ilk saatler zaman muhasebesinde epey acemiydiler ve uzun süre de öyle kalmaya devam ettiler. Düzenekleri kusursuz olmaktan ziyadesiyle uzaktı ve genellikle zamanı yanlış göstermeye meyilliydiler. Kocaman ve sürekli rayından çıkan bu ilk örnekler öylesine bıktırıcı bir ayarlanma ve yeniden ayarlanma faaliyeti gerektiriyorlardı ki, insanların onların sırf emek ve zaman kaybı olduğunu düşünmemesi nasıl bir huşu uyandırdıklarının kanıtı olarak görülebilir. Ancak zamanla zemberek ve sarkaç gibi iyileştirici teknikler keşfedildikçe daha küçük ve daha kusursuz saatler yapılmasının önü açılabilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykünün sonrası mâlum; büyük bir iştahla zaman çemberini dakikalara, saniyelere, saliselerine kadar parçaladı insanoğlu. Nihayet gün geldi, çoğumuzun havsalasının dâhi almadığı karmaşık düzenekleriyle atomik saatler nanosaniyeler düzeyinde hüküm sürmeye başladılar. Hikâyenin sonu bugün bile oldukça muğlak. Tek bildiğimiz zamanın yağmalanmasının bütün hızıyla devam ettiği. Sırada en zeki beyinlerin önemli bir kısmını ayartan foton saatleri var gibi görünüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada ancak kabasını alabileceğimiz bu ilginç öykü, saatlerin yüksek kulelerin tepelerinden, sarayların ihtişamlı salonlarından, sıradan evlerin kirli duvarlarına, oradan da naftalin kokulu ceplere kadar uzandığı ve nihayet iyice ufalıp bilek ölçüsüne kadar küçülerek, sadece görülen ve işitilen araçsal bir nesne olmanın ötesinde insan derisiyle sürekli temas hâline geçişinin, yani özlüce siborg bedenin neredeyse ayrılmaz bir parçasına dönüşmesinin öyküsüdür aynı zamanda. Sonu gelmeyen tik takların su geçirmez metalden nabız atışlarına dönüşmesinin öyküsü... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir açıdan ise, çarkları, milleri, zemberekleri, sarkaçları becerikli örümcekler gibi örerek zamanı ele geçirdiği hattâ besbelli zamanı yarattığı sanrısına kapılan mekaniğin naif büyücülerinin öyküsüdür bu. Telafisi mümkün olmayan bir yanılgıydı onların ki. Zîrâ zaman utangaç mı utangaç bir mefhumdu, şairin değişi ile &lt;i&gt;kaçak hayalet&lt;/i&gt;'ti o. Öyle ki, ona ne denli inceden nazar etmeye çalışırsanız o denli hızla kaçıp gizleniyordu sizden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan esrik tahayyüller içinde kendinden geçen bilim ve tekniğin gür nefesli kâhinleri matematik bir kesinlikle &lt;i&gt;özgürleşeceğiz&lt;/i&gt;, diye haykırıyorlardı, soylu hamîlerinin cömert ikramları ile ayakta duran fildişi kulelerinden. Lâkin pratiğin dili bu saygıdeğer beylerden daha farklı şeyler söylemekteydi. Yazgı çoktan kara kalemini çalmıştı ak kâğıda ve akrep ve yelkovanın kıskacındaki bütün hayatlar bir köleliğe dönüşsün buyurmuştu! Nereye dönseniz saatleri buluyordunuz karşınızda, yeni bir tür mekanik totalitarizm baş göstermişti, öyle ki hiç kaçış yoktu ondan, çoktan istila edilmişti bellek ve bekleyiş arası. Saatler her yerde ve her ândaydılar artık. Ne zaman ne yapılması gerektiğini şaşmaz bir dakiklikle emrediyorlardı tebaalarına. İnsanların nizâmı saatlerin nizâmında eriyordu ve böylece bir kez daha kendi becerikli elleriyle yarattığı zindana prangalanıyordu insan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;"Ebed bestecisi bir çark ve bir yay.&lt;br /&gt;Hesap soran yaratık;&lt;br /&gt;O dimdik, her şey yatık."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhâsıl-ı kelam yeni bir çağın ve kendinden sonraki bütün mekanik canavarların habercisiydi saatler. Minik ve keskin dişlileriyle her dâim aç piranalar gibi, daha ne olduğunu anlayamadan hızla yiyip tüketiyorlardı yaşamı. Onlara tâbi olurken yaşamıyor fakat yaşlanıyordu insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam bu noktada son bir hamle olarak, Edgar Allan Poe'nun çok sevdiğim bir öyküsünü anımsatmak kaçınılmaz oluyor. Öykülerin büyük üstâdının yazdığı en iyi öykülerden biri olmalı bu. &lt;i&gt;Vondervotteimittis&lt;/i&gt; kasabasının başına gelen talihsiz hâdiseyi konu edinen  gülünç öyküden bahsediyorum elbette(&lt;i&gt;The Devil in the Belfry&lt;/i&gt;). Sizi bilmem ama ben insanın saatlerle iç içe geçmiş ve sık sık bir distopya izlenimi uyandıran tarihi karşısında, -eğer mümkün olsaydı- tepelerin ardından çıkıp gelecek ve saatlerin sarsılmaz düzenini alt üst edecek öylesi muzip ve günahkâr bir şeytanın yolunu gözlemekte hiçbir beis görmezdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu arada yapısalcı antropolojinin kurucusu ve yirminci yüzyılın düşünce dünyasına damgasını vurmuş isimlerden birinin, Claude Levi-Strauss'un efkârlı yüzyılı sona erdi birkaç gün evvel. Bu büyük düşünür gibi, 21. yüzyılın şu ilk kısa bir kaç yılı içinde pek çok sanatçı, yazar ve entelektüel sürdüler atlarını uzaklara. Bir önceki uzun yüzyılın bütün iniş ve çıkışlarına şahit olmuş bu estetik ve entelektüel zihinler geride binlerce hayran ve binlerce öğrenci bırakarak gidenlerin saflarına katıldılar birer birer. Şimdi Levi-Strauss'un nezdinde tüm bu kopuşları yeniden düşünürken, ister istemez hüzünlü bir ıssızlık hissediyorum zamanın bağrında ve ilk kez, ama gerçekten ilk kez başka bir asırda olduğumuzun ayırdına varıyorum. Bir önceki yüzyılın parlak yüzlerinin giderek silindiği, meçhul heybesiyle karşımızda dikilen yeni ve farklı bir yüzyılda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-9188367131416959794?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/9188367131416959794/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=9188367131416959794' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/9188367131416959794'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/9188367131416959794'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2009/11/bu-sayfalar-takip-etmekte-srar-eden.html' title='Çan Kulesindeki Şeytan'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-3896200018182072969</id><published>2009-08-24T04:00:00.000+03:00</published><updated>2009-12-26T18:58:06.492+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Karanlıkta Yazılanlar'/><title type='text'>Küller ve yaralar...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;font color="#755693"&gt;O günler geçip gitti&lt;br /&gt;O günler, kirpiklerimin arasından&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Furûğ Ferruhzâd -&lt;/font&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1"&gt;&lt;br /&gt;Takvime güvenecek olursak eğer, uzun süredir buralara bir şeyler karalamadığımı îmâ ediyor. Hoş okumanızı gerektirecek bir havadisle de hemhâl olmuşluğum yok. Hâlihazırda zaten mevcut olan dertlerimize dert katmakla iştigal ediyoruz, araya bir miktar neşe de karışıyordur elbette. Doğrusu ikircikli bir ilişki bu; dünyaya bağlıyız bir yandan, öte yandan sıkıntımızın bâkîliğinden bir şey eksilmiş gibi de görünmüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En son ne zaman ışıkları kapatıp karanlıkta oturmaya çalıştınız bilmiyorum, ama eminim bir kısmınız ne zaman gecenin bir vakti elektrikler kesilecek olsa, gözün gözü görmediği o zifiri ortamda bulunanların sanki ses vermezlerse varlıklarının da bir kanıtı olmayacakmış gibi, konuşmak için komik bir çaba sarf ettiğine dikkat etmiştir. Sessizliğe tahammül etmek zaten önemli bir meseledir, karanlık bir sessizliğe tahammül etmek ise insanların önemli bir kısmını aşıyor olmalı. Daha ötesi genellikle karanlık ve yalnızlığın aynı andaki mevcudiyeti korku uyandırır. Bu eğilimin mümkün antropolojik kökenleri olduğunu varsaymak kolay. Fakat mesele orada bitmiyor, zîrâ karanlık korkumuz sadece dışarıdan gelmesi muhtemel bir tehdide bağlı olarak oluşmuyor. İçeriden gelecek olanlardan da ürküyoruz. Göz merkezli dış algı kapılarımız kapanıp, zihnimizi meşgul edecek aydınlık dünya gölgeler içinde silikleşmeye başladığında kendimizle baş başa kalma tehlikesi ile karşı karşıya kalırız ve bu genellikle istemli ya da istemsiz olarak kaçınılan bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi adıma, karanlıkla da yalnızlıkla da insanların çoğundan daha hoş bir ilişkim olduğunu söylemem mümkün. Elbette aramızda saf bir neşe ilişkisi olduğunu iddia ediyor değilim. Bunların sizi nereye götüreceği pek belli olmaz ve hafıza dediğimiz de tekin bir yer değildir. Lâkin bu noktada durup, bugün ve burada'mızdan çıkarak bir öykü içine huruç edelim isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevzu bahis hikâye, geceydi ve karanlıktı, diyerek, totolojik olduğu kadar da estetik bir vurgu ile açılıyor. Öykümüzün mekânsal hatlarına daha yakından nazar etmek lüzûmu hâsıl olursa eğer, içeride kıpırtısız bir oda ve dışarıda suskun bir gecenin sükût içinde hasbihâl etmekte oldukları bir ortamla karşı karşıya olduğumuzu belirtmekle yetinmek zorundayız. Zîrâ bu loş manzarada adını anmaya değecek başka pek bir şey yok. Yalnızca açık bir pencerenin kenarında gölgeler içinde oturan bir adamın, öykü kişimizin silik silueti gözümüze çarpıyor. Çenesini eline yaslamış ve orada öylece, melankolinin o bildik arkaik ifadesine bürünmüş hâlde oturuyor adam. Ayın suratsız ve solgun ışığının el verdiği ile görebildiğimiz de ancak bu kadarı. Hatlarının ayrıntıları nazarımızdan gizlenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun süre seyrediyoruz bu meçhul adamı, bir eylem bekliyoruz ondan, ama tek bir kıpırdayış bile olmuyor bedeninde. Hüzünlü bir sanatçının elinde şekillenmiş bir heykel misâli bekliyor, bekliyor ve bekliyor. Sâhi kimdi o düşünür: &lt;i&gt;"Ne kadar insan varsa, o kadar da heykel sayıyorum,"&lt;/i&gt; diyen?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşüncelerimizi işitmiş ve bizi yalanlamak istercesine âniden hareketleniyor kahramanımız; hafifçe doğruluyor ve ellerini gecenin içine doğru uzatıyor; karanlığa, boşluğa. Bizim göremediğimiz bir şeyleri yakalamak istermiş gibi ya da sanki onu ısrarla işitmeyen umarsız bir tanrıya isyan edercesine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktadan itibaren daha derine inmeli ve zamanı geriye kat edip, gecenin başına çevirmeliyiz gözlerimizi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın, kahramanımız pencerenin kenarındaki sandalyeye oturup da geceye doğru çekilmeye başladığı ânda, son bir bakış denli mahzun ve eski, yitik bir şeyler ayaklanıyor ruhunun karanlık köşelerinden usulca. Lanetlenmiş hacılara benziyor siluetleri. Dikişsiz kara libaslara bürünüp, tavaf ediyorlar bedenini ağır ağır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüklü adımlarında toz ve havada bir hicran uğultusu. Kayıp bir zafere ve utanca dair fısıltılar duyuluyor ve kül gibi dudaklar söylenmemiş sözlerden geriye kalanları sayıklıyorlar. "Gurur", diyor biri, "ah gurur, neden bu kadar amansızdır ve şu yeşil gözler üzerine çöreklenen gölgeler hangi dargın yüzün kalıntısıdır?" Bu sorular kulak erimine ulaştığında yakıcı bir azap içinde sarsılıyor kahramanımız ve birden hüzünlü bir ezgi tutturuyor kanı, akıyor da akıyor damarlarına: Hayat yaralardan başka nedir, diyor, hayat yaralardan... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi hatırlıyorum da, &lt;i&gt;"Dünyadaki tüm ağıtlar içinde yalnızca biri çok doğru,"&lt;/i&gt; diyordu İspanyolca bir şarkı, &lt;i&gt;"hepimizin içinde olan, duyulmayan."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapatıyor gözlerini adam. Karanlığa karanlık ekliyor, kedere keder. Kim bilir belki orada, derinlerde bir yerde... Lâkin heyhat, külleri eşelemek nafile! O da biliyor, elbette biliyor; zamanın inatçı sisi çoktan örtmüş hatlarının üzerini, yitip gitmiş. Fakat bir şeyler yine de kalmış geride, yüreğine kazınmış olan ve direnen unutuşun pençelerine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada duralım. Bazılarınızın bilebileceği üzere, bu öykünün bir sonu yok. Hiç bitmeyen ve her dem yeni kalan bir öyküdür bu. Yitik bir duygunun, bir sözcük ya da küflü bir imge parçasının bilincin derinliklerinden firar edip yüzeye çıktığı her ân kendini yeniden ve yeniden tekrar eder. Herkes için bir yeri vardır o pencere kenarının. Mâzi bir keşkeler cehennemidir ve hep döner ve hep sorarız ona: Ey geçmiş, ey ıstırabımız söyle, şu kahrolası, kırbaçlanası sırtımızı döndüğümüz gün sana, ne kadar öldük biz? Söyle, ey kemiren, ey yankılanan! Hayat yaralardan başka nedir, hayat yaralardan...?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-3896200018182072969?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/3896200018182072969/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=3896200018182072969' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/3896200018182072969'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/3896200018182072969'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/08/hayat-ve-yaralar.html' title='Küller ve yaralar...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-8106939906833364798</id><published>2009-06-20T03:00:00.000+03:00</published><updated>2009-12-26T18:58:48.757+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Ve elbet şiir...</title><content type='html'>&lt;font color="#755693"&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Sebepsiz Hüzünler Sultanlığı&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı &lt;br /&gt;Kül burada her şey; aşk, bilgi ve keşif &lt;br /&gt;Zaman şu an ve mekân şu nokta &lt;br /&gt;Gelir geçer sultanlık hafif ve gözyaşlarıyla &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı &lt;br /&gt;Yok burada gözlem, deney ortamları ve varsayım &lt;br /&gt;Hipotezler, büyük teoriler, hatta bilimsel yasa &lt;br /&gt;Ülkem; laboratuvarda sıkıştırılmış kahkaha &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı &lt;br /&gt;Yolunu yitirenlerin kıyısında armasız, tuğsuz &lt;br /&gt;Nedimeleri de olmayacak bu aşkın ancak garipler &lt;br /&gt;Aşikar kılınacak kirpiklerinin ucunda incinmişlik &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı &lt;br /&gt;Bir çingen gülümseyişinin ısıttığı otağ! &lt;br /&gt;Attık her şeyi ateşe keskinliğiyle bakışımızın &lt;br /&gt;Elbet beylik kılıcı şiir kızının kalbinde ışıyacak! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı &lt;br /&gt;Gözyaşlarıyla ağlanmayacak çünkü şehzademiz yok &lt;br /&gt;Ancak gözlerimizi biriktirebiliriz içimizde &lt;br /&gt;Kırdık kafasını zekânın ölümden öte ölüm-çok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Hüseyin Atlansoy&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;font color="#755693"&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Bid'at&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidin...&lt;br /&gt;Gidin...&lt;br /&gt;Sorup soruşturun:&lt;br /&gt;Kim dünyada&lt;br /&gt;İlk kez kafes yapmış?&lt;br /&gt;Ve hangi el ilk defa&lt;br /&gt;Kuşu kafese koymuş?&lt;br /&gt;Gidin...&lt;br /&gt;Gidin...&lt;br /&gt;Gidin...&lt;br /&gt;Sorup soruşturun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Timur Gorgin&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;font color="#755693"&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Tefsir&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez daha tasvir ettim kendimi aynada&lt;br /&gt;Eğdim başımı&lt;br /&gt;Dik tuttum&lt;br /&gt;Sonra&lt;br /&gt;Mırıldanarak tefsir ettim kendimi - yokmuşum gibi -&lt;br /&gt;Ansızın&lt;br /&gt;Gördüm:&lt;br /&gt;Aynadaki görüntü değil benim görüntüm&lt;br /&gt;Daha yaşlıydım aynada, daha huzurlu&lt;br /&gt;Yetmişti yaşım aynada&lt;br /&gt;Kinayeli bir söz vardı gözümde:&lt;br /&gt;Sen değilsin!&lt;br /&gt;Ben değilsin!&lt;br /&gt;İşaret ediyordu yabancılıklara&lt;br /&gt;Yaşlılık halimdi sanki, yaşlılık&lt;br /&gt;- Duru biz cezbe içinde ayık ve sarhoş&lt;br /&gt;- Yalnızlık cehenneminde, safası gömlekti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez daha&lt;br /&gt;Ben vardım, ayna ve benim görüntüm&lt;br /&gt;Mırıldanarak tefsir ettim kendimi - varmışım gibi -&lt;br /&gt;Ben değilim, o değilim, kendim değilim&lt;br /&gt;Ben kimim?&lt;br /&gt;- Yabancılık, tefsirimdi benim -&lt;br /&gt;Kendimden bir gölgeydim&lt;br /&gt;Kendimde&lt;br /&gt;Ben&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Perviz Hâifî&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-8106939906833364798?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/8106939906833364798/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=8106939906833364798' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/8106939906833364798'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/8106939906833364798'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2009/06/ve-elbet-siir.html' title='Ve elbet şiir...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-6738323714702148234</id><published>2009-05-22T02:00:00.001+03:00</published><updated>2010-01-21T03:50:45.164+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Oyunlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gündem'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><title type='text'>Kürt Sorunundan Savaş Oyunlarına...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Aslında TRT Şeş gözlemlerimden yola çıkarak, Kürtçe ve Kürt Sorunu etrafında dilimizden bir türlü düşürmediğimiz şu çokkültürlülük vasfımız üzerine uzunca bir şeyler karalamak niyetindeydim buraya, ama nedense mevzua yeterince konsantre olamayıp yarım bıraktım. Yine de bir dileğimi ifade edip, ardından da ilgili birkaç kelâm etmeden geçemeyeceğim. Birkaç hafta evvel Cumhurbaşkanı'nın Kürt Sorununa(Türk Sorununa) dair iyi şeyler olacak bâbından çıkışı umarım bir temenni olmaktan öteye geçip, gecikmeden önemli bazı somut mesafeler kat etmemizle neticelenebilir. Öyle anlaşılıyor ki, hem iç hem de dış konjonktür kapsamlı bir değişimin kapısını aralamaya müsait. Yine bu yönde ilginç başka bir gelişme de GenelKurmay Başkanlığı'nın TSK'nin bugüne kadar sürdürdüğü hamâsî söylemi bir kenara bırakıp 2009’u önemli bir yıl olarak işaret etmeleri sayılabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette bu sorun birden ve bütünüyle ortadan kalkması mümkün bir sorun görünümü arzetmiyor. Bizim dışımızdaki örneklerden de biliyoruz ki, böylesi kısmî iç savaş mertebesine ulaşmış bir problem kısa vadede tamamen yatıştırılamaz. Çünkü çok fazla iplikçik birbiri içine dolanmış olur ve bunların sökülüp bir hâle yola konulması için zaman gerekecektir. Nitekim şöyle kabaca bir gözlemle bile Türkiye’nin pek çok sorununun bu soruna bir şekilde bağlı olduğunu görmek mümkün. Fakat yine de yakın bir vadede kararlı ve tutarlı bir biçimde atılacak adımlarla genel bir rahatlama ve gerilimin asgarî ve yaşanabilir bir düzeye düşürülmesi en azından teoride mümkün görünüyor. Bunun için de başta siyasal iktidar olmak üzere muhalefetin, bürokrasinin, medyanın ve sivil toplumun geçmiş pozisyonlarını bir kez daha değerlendirerek faydasız söylemleri terk edip, çözüm yönündeki çabaları yoğunlaştırması elzem olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii siyasal iktidarın geçmişte bu meseleye yaklaşımındaki naiflik ve tutarsızlıklar ve kendi muhafazakâr-milliyetçi tabanından gelen tarihsel-düşünsel kusurlar ve yine benzer sorunları fazlasıyla barındıran muhalefetin daha fol yok yumurta yokken aldığı pozisyonlar yahut hâli hazırdaki durumun devam etmesinden  nemalanan, rant elde eden legal ve illegal yapılanmaların varlığı düşünüldüğünde pek kolay olmayacaktır. Fakat eğer bu süreç bir şekilde ilerlemeyi başaracaksa, çomak sokmaya niyetli olanlar, günün birinde o çomaklarıyla baş başa kalabilirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada GenelKurmay demişken, bu kurum ve büyük oranda temsilcisi olduğu köklü devlet iktidarı, geçmişte çok itibar ettiği "Kart-Kırt-Kurt" tezlerinden medet ummayı bırakıp, tarihsel olarak yerleştiği erişilmesi güç konumdan, konjonktür gereği bir basamak kadar inmiş görünüyor ve artık bir ton aşağıdan sesleniyor biz bahtsızlara(seslenmesini arzu ettiğimizden değil, en azından kendi adıma). Ancak hâlâ oldukça buyurgan ve baştan ayağa siyasî içerikli beyanlar bunlar. Tabii insaflı olmak lâzım gelir ki, ben de öyle olduğumu düşünmekten zevk alırım; "Kart-Kurt" tezlerinden -daha ileri gidilememişse bile- en azından Montesquieu ve Huntington dolaylarına kadar ulaşılabilmiş olunması azımsanacak bir gelişme değildir(!) Nitekim bu vasıfları nedeniyle -beni epey eğlendirse bile- bazılarımız için söz konusu konuşmanın içeriği ciddi ciddi "akademik" sıfatı ile nitelenebilindi. Onları da anlamaktan beri değilim elbette, zîrâ geçmişte bu neviden konuşmalar ve bildirilerde, &lt;i&gt;söylenen her üç şeyin dördü yanlış&lt;/i&gt; olan beyanlarda bulunulması alışkanlık edinildiğinden olsa gerek, bugün isabet oranının bir &lt;i&gt;nebzecik&lt;/i&gt; dahi düzelmesi insanları ziyadesiyle heyecanlandırabiliyor ve ilerideki 25-30 yıl içinde daha iyi skorlar görme beklentisi oluşturuyor haklı olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünlerde dönüp her biri dünyaya bedel tarihçilerimizin ve etimologlarımızın "Kart-Kurt" sesleri ve "Dağ Türkleri" tezlerini anımsayarak hep birlikte eğlenebiliyoruz belki, ama o tarih hepimizin şahidi olduğumuz üzere çok kin ve kan taşımıştır terkisinde. Esasen yakın tarihimize her odaklanışımızda insan dediğimiz şu garip mahlûkun nelere kâdir olabileceğini yeniden fark ederek, bugün nerede durduğumuzu bir kez daha sorgulamamız gerekir. Devlet(kutsanmış ve kocaman harflerle işgal etmiştir zihinlerimizi) yirmi beş yıl önce resmî-askerî yayınları yoluyla pervasızca zırvalıyordu işte. Bütün bir ülkeyi deve kuşu çiftliğine dönüştürmeye niyetlenmiş bu kepaze politika, bir asra yakın biteviye üretilmiş yalanlara ve kahırlara katlanıldıktan sonra, Kürt gerçeğini ister istemez kabul etmek zorunda kalmakla neticelendi. Bunun nasıl marazî bir kabızlık hâli, ne denli büyük bir zaman israfı olduğunu şöyle bir düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yeniden anımsadım, bir süre önce Şahnâme’yi okurken Firdevsi'nin Kürtlerin kökenine de değindiğine şâhit olmuştum. O mitolojik anlatıda bile bu coğrafyadaki diğer halkların Kürtlere bakışındaki alışkanlıkların izdüşümlerini görmek mümkün olabiliyordu. Mevzubahis hikâye kabaca şöyle özetlenebilir: Dahhâk namlı padişahın zamanında, bu efsanevî padişahın omuzlarından çıkan ejderler her gün halktan iki kişinin beynini yiyerek beslenirmiş. Gel zaman git zaman bu kara zalimlikten çok muzdarip olan iki âlim, bir yolunu bulup saraya girerler ve iki kişiden birini kurtarır, onun beyni yerine de allem edip kallem edip padişahın ejderlerine koyun beyni yedirmeyi başarırlar. Kurtardıkları adama da derler ki, &lt;i&gt;"Git, bir yerde gizlen, canını kurtar!/ Ama mâmur şehirlerde yaşama. Bundan sonra senin yerin yurdun dağlar ve ovalardır."&lt;/i&gt; Böylece her gün iki kişiden birini kurtarır ve onu uzaklara yollarlar. İşte diyor Firdevsi, &lt;i&gt;"Kürt kavminin aslı bunlardan türemiştir ki, mâmur şehir nedir bilmezler/ Bunların evleri çöllerde kurulmuş çadırlardan ibarettir. Kalplerinde hiç tanrı korkusu yoktur."&lt;/i&gt; Fakat bin yıl öteden yazan Firdevsi'de bile masalımsı bir nedensellik, bir mantık mevcutken, bizde o kadarı da yoktu ne yazık ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, durum bundan ibaret. Biz başa dönelim yine ve bu kez ifadenin kipini değiştirerek tekrarlayalım, iyi şeyler olmalı artık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/Sha43IqJrMI/AAAAAAAAAQg/CB4G_5yV1LQ/s1600-h/Sava%C5%9F+Temal%C4%B1+Oyun+K%C3%BClt%C3%BCr%C3%BC.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338657665650896066" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/Sha43IqJrMI/AAAAAAAAAQg/CB4G_5yV1LQ/s400/Sava%C5%9F+Temal%C4%B1+Oyun+K%C3%BClt%C3%BCr%C3%BC.jpg" style="cursor: hand; cursor: pointer; float: left; height: 248px; margin: 3px 3px 3px 0; width: 170px;" /&gt;&lt;/a&gt;Böylece tamamen farklı bir alana, oyunlara doğru kayma zamanımız gelip çatmış oldu. Bu mevzuda da gelecek vaadeden gelişmeler var. Örneğin son zamanlarda kitapçı raflarında oyunlar üzerine yayınlanmış yerli çalışmalar görebilme bahtiyarlığına erişmemizden söz edebiliriz. Oyun işte ne olacak, denilerek hafife alınan bir konuda, Kalkedon Yayınları’ndan &lt;i&gt;"Dijital Oyun"&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;"Dijital Oyun Rehberi"&lt;/i&gt; adlarıyla iki kitap hazırlandı birkaç ay önce. Bunlardan okuma imkânı bulduğum, Mutlu Binark ve Günseli Bayraktutan-Sütcü ikilisinin hazırladığı Dijital Oyun daha çok işin endüstriyel boyutlarına eğilmiş bir çalışmaydı. İçeriğine yakından vakıf olamadığım diğer kitap da sanıyorum o ilk çalışmanın bir devamı sayılabilir. Bu kitaplarda emeği geçenleri tebrik etmek gerekiyor öncelikle. Bununla birlikte oyun araştırmalarına dair artan bir merak da gözlemlemekteyim. Bu konuya bilgisayar oyunlarıyla eskisi gibi çok içli dışlı olmadığım için özel bir dikkat gösterdiğim söylenemez belki, ama yine de iki yıl kadar evvel, temel referans metinlerinden biri olan Hollandalı kültür tarihçisi Johan Huizinga’nın &lt;i&gt;"Homo Ludens"&lt;/i&gt;’ini okuma imkânı bulmuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta yeni yayınlanmış kitaplara göz atarken Yakamoz Yayınları tarafından basılmış &lt;i&gt;"Savaş Temalı Oyun Kültürü"&lt;/i&gt; başlıklı bir çalışmaya rast geldim. İçeriği epey kışkırtıcı görününce de hemen alıp okumaya giriştim elbette. Aslında Ed Halter imzalı bu kitabın özgün adı &lt;i&gt;"Sun Tzu to Xbox: War and Video Games"&lt;/i&gt; ve 2006 yılında yayınlanmış. İçerik açısından da üstte bahsettiğim çalışmalardan daha farklı bir alanda işlev görüyor. Kitaba uygun görülen başlıktan da anlaşılabileceği üzere, kabaca savaş oyunları ve bu oyunların askerî proje ve teknolojilerle tarihsel bağlarını masaya yatıran bir metin bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğlence sektörünün bir diğer önemli kolu olan sinema üzerine bu bağlamda pek çok çalışma yapılmıştır ve sinemanın nasıl bir askerî propaganda aracı olarak desteklenip üretildiği çok iyi biliniyor. Amerikan ordusunun uluslararası prestiji ve askere alma programının bir ayağı olarak sinema sektörü, 20. Yüzyılın ortalarından itibaren Pentagon’la hep içli dışlı olagelmiştir, dolayısıyla Hollywood yapımı pek çok büyük sinema filmi bu karanlık çarkın bir parçası olarak arz-ı endam ediyorlar beyaz perdeye. Emin değilim, ama sanıyorum son dönemde Türkiye’de de bu yönde atılan ufak adımlar var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunlara gelince, Homo Ludens’i okuyanlar metinde savaş ve oyun kavramı arasında kurulan bağı göreceklerdir. Huizinga modern savaşları dışarıda tutmakla birlikte savaşın oyunsal niteliğine(tersi de mümkündür) özellikle dikkat çeker. Ed Halter bunu biraz tersten alıp daha da ileri taşıyarak, dijital ya da analog oyunlarla savaşların ve askerî teknolojilerin nasıl iç içe geçebildiğine, birbirlerini nasıl besleyip büyüttüklerine dair tarihsel bir gezintiye çıkarıyor okurunu. Böylece satranç ve go gibi eskil oyunların askerî mantığından dijital çağın sanal mekânlardaki bitmek bilmeyen çarpışmalarına kadar oyun ve savaşın birbirleri ile olan oldukça ilginç ilişkilerini kronolojik bir düzlemde önümüze seriveriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitabın içeriği oyunlar karşısında daha uyanık olunması gerektiğini hatırlatıyor bizlere. Doğrudan askerî teknolojilerle bağlantılar ya da fiilî ve tarihsel savaşlara ilişkin temaların oyunların içeriğini epeyce meşgul etmesinin yanında, bütünüyle bilgisayar teknolojileri, etkin bir katılım gerektirmeleri nedeniyle kullanıcılarını sanal ortama angaje olmaya fazlasıyla zorluyor. Bu nedenle önümüzdeki süreç, artan bir ivmeyle sanal ve somut gerçekliğin arasındaki sınırları bulandırma tehlikesi taşımakta. Tam da bu noktada Colin Powell’ın tepkisine dikkat çekiyor Ed Halter. Bir konuşmasında Powell, Irak’ta olup bitenler hakkında, &lt;i&gt;"İnsanların bunun bir video oyunu olmadığını anlaması gerekiyor. Bu bir savaş. Gerçek bir savaş,"&lt;/i&gt; şeklindeki ifadelerle derdini dillendirmiştir. Demek ki, hatlar şimdiden tehlikeli bir şekilde karışabiliyor. Powell işine geldiğinde bu duruma isyan edebilmiş, ancak bunu, hatların bulanıklaşmasında ABD’nin önemli çıkarları olduğunu unutarak yapabilmiş olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarımız Körfez Savaşı’na yaygın olarak &lt;i&gt;"Birinci Nintendo Savaşı"&lt;/i&gt; adı verildiğini de anımsatıyor bize. Bu meyanda Baudrillard’ı hatırlayalım, geçmişte Körfez Savaşı’nı bir simülasyon olarak değerlendirdiğinde pek çok çevreden eleştirilmişti, öyle ki, onu savaşın dehşetini küçümsemekle itham edenler oldu, hâlbuki Baudrillard -tespitleri mübalağaya açık olsa bile- savaşın göstergesel niteliğiyle meşguldü ve hangi araçlarla, nasıl yürütüldüğü, kitlelere nasıl sunulduğu ve kitlelerce nasıl görülüp algılandığı gibi meseleleri irdeleyerek çözümlemeler yapıyordu. Nitekim ilk high-tech toplum teorisyeni diye nitelenen düşünür, &lt;i&gt;"Gerçeğe bir son veren şey, gerçekten daha da gerçek gibi gözükendir,"&lt;/i&gt; diye ilân etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Video oyunlarının yaygın savunularından biri onların şiddet ihtiyacını boşaltmaya yarayan araçlar olduğu yönündedir. Bu savın doğruluk payı taşıdığı varsayılsa bile, oyunların bizi kendi şiddet potansiyelimizle bilinçli bir düzeyde yüzleştirebildiğini iddia etmek mümkün görünmüyor. Öte yandan oyun oynama deneyiminin sık sık basına yansıyan örneklerde iddia edildiği gibi doğrudan şiddete tahvil edilebileceği de aynı şekilde tartışmalıdır. Fakat böylesi doğrudan bir ilişki olmasa bile, Amerikan ordusunun sinema filmleri ve America’s Army gibi oyunlar vasıtasıyla asker toplama imkânlarını arttırabildiğini düşünürsek, bu medyaların tüketicilerinin yönlendirilmeye açık oldukları ortadadır. Burada belki daha yaygın bir sorun, bu tür medyalar yoluyla gereğinden ve gerçekte olduğundan daha yoğun bir şiddet ve şiddet araçlarına mâruz kalmaktan doğan yaygın bir kabulleniş, umursamazlık, tepkisizlik ve hatta olup bitenleri onaylama hâli olabilir. Barthes’ın tespitleri üzere, bu tür medyalar bizi şiddet yönünde hareket etmeye zorlamıyorsa bile, etrafımızdaki şiddeti kabullenmeye zorlayabilirler. Üstüne üstlük savaş oyunlarının sinema ve TV deneyiminin pasif katılımından farklı olarak interaktif katılım gözeten etik tek taraflılığı, dünyayı mütemadiyen bir tarafın gözünden okuma alışkanlıkları da hesaba katıldığında bu sorun iyice belirginleşebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu tartışmalı noktaları hesaba kattığımızda kitabın son bölümü belki de en ilginç kısmı olabilir, zîrâ o bölümde bir takım alternatif oyunlara ve savaş karşıtı oyun projelerine yer verilmiş. Önümüze gelen savaş oyunları yukarıda değindiğimiz üzere neredeyse tamamen Amerikan bakış açısıyla üretildiği ve bu yüzden ahlâken fazlasıyla kof ve tek yanlı oldukları için alternatifler üzerine fikir yürütmek önemli. Tabii burada işin sektörel boyutları düşünülünce büyük çaplı oyunlardan bahsetmek pek mümkün değil, zaten ilgili örnekler de bir protesto bağlamında üretilmiş daha çok flash tabanlı, fakat epey yaratıcı gözüküyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzatmayalım, netice itibariyle bu kitapla haşir neşir olduğum saatler kendi adıma çok keyifli ve oldukça öğretici saatler oldular. Oyunların tarihine başka bir gözle bakmak isteyenler gönül rahatlığıyla okuma listelerine ekleyebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazımızın diptekiler bölümündeki videolarımızın ilki Kürtçe olarak ve Şivan Perwer'den gelse yeridir: &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=9DYxq-ngxtM" target="blank"&gt;&lt;u&gt;Naze&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;. İkinci örneğimiz ise Eurovision'la bağlantılı olacak, ama ona geçmeden evvel yarışma hakkında da birkaç şey söyleyeyim. Eurovision'ı hem katılan şarkıları genel olarak pek beğenmediğimden, hem de oylamanın her sene tekrar eden rezilliğinden bıktığım için izlemek niyetinde değildim. Fakat bu sene oylama sistemi değişmiş denilince yine baktım ve gördüm ki hiçbir şey değişmemiş; hâlâ aynı komedi sürgit devam ediyor. Katılan şarkılara gelince kesin olan bir şey var ki, Patricia Kaas yarışmaya bir kaç boy büyük gelmiştir. Onun dışında katılımcılar arasında beni gerçekten ilgilendiren tek bir grup vardı, o da Ermenistan adına katılan ve daha önce de beğenerek dinlediğim Inga &amp;amp; Anush ikilisiydi. Dolayısıyla ikinci videomuz 9. Ermeni Müzik Ödülleri'ndeki şahane performanslarıyla birlikte onlardan gelecek: &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=mDX6TmvnKwQ" target="blank"&gt;&lt;u&gt;Harsanekan&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-6738323714702148234?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/6738323714702148234/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=6738323714702148234' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/6738323714702148234'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/6738323714702148234'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/05/kurt-sorunu-savas-oyunlar.html' title='Kürt Sorunundan Savaş Oyunlarına...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/Sha43IqJrMI/AAAAAAAAAQg/CB4G_5yV1LQ/s72-c/Sava%C5%9F+Temal%C4%B1+Oyun+K%C3%BClt%C3%BCr%C3%BC.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-5535372079048312005</id><published>2009-04-13T01:00:00.007+03:00</published><updated>2010-03-24T01:30:29.593+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Başka tarihler mümkün...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SeOFiQAp87I/AAAAAAAAAQA/26OfZkGLobU/s1600-h/%C4%B0ki+kere+Yabanc%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:6px 5px 2px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SeOFiQAp87I/AAAAAAAAAQA/26OfZkGLobU/s400/%C4%B0ki+kere+Yabanc%C4%B1.jpg" height="255" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324246007941821362" /&gt;&lt;/a&gt;1923 yılındayız; İsviçre’nin Lozan şehrinde uzun münâkaşaların neticesinde imzalanan bir mukâvele metni uyarınca, yurtlarını taşıyamayacakları mal ve mülkleriyle birlikte geride bırakan yüz binlerce insan, yanlış bir yerde yanlış bir dinin mensubu olmaktan dolayı zorunlu bir göçe tâbi tutuluyorlar. Böylece yaklaşık 1,2 milyon Ortodoks ve 400.000 Müslümandan oluşan tarihin en büyük kitlesel göçlerinden biri cereyan ediyor(Türkiye'den gidenlerin büyük kısmı antlaşmadan önce zaten de facto bir göç durumundaydılar.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda Lozan Mübadelesi ile ilgili çalışmalarda bir artış gözlenmekte. Yayınlanmış kitaplar ve hazırlanmış tezler açısından bir yoğunlaşma var. Şüphesiz bunlar bir ölçüde beklendik sayılabilir ve elbette hayırlı gelişmeler. Burada özellikle anlatı yapısı ile nispeten daha teknik metinlerden farklılaşan bir çalışmaya dikkat çekeceğim. Mevzubahis çalışma, İrlanda kökenli gazeteci &lt;i&gt;Bruce Clark&lt;/i&gt;’in özgün baskısı 2006 yılında yapılmış (Türkçesi Kasım 2008) &lt;i&gt;"Twice a Stranger"&lt;/i&gt; &lt;i&gt;(İki Kere Yabancı)&lt;/i&gt; adlı kitabı. Türkçe çeviri ve baskısını Bilgi Üniversitesi yapmış ki, mübadele özel olarak eğildikleri bir alan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lozan Mübadelesi denilen olgu bugün nasıl okunabilir? Türkiye ve Yunanistan halkları olarak eşiğinde yaşadığımız bu zorunlu göç bize temelde ne anlatıyor? Hangi tarihsel şartlar ve hangi sosyo-politik mantık böylesi bir kitlesel nüfus değişimini olanaklı kılabilmiştir? Bu büyük demografik değişimin Yunanistan ve Türkiye’nin uluslaşma sürecindeki yeri ve anlamı nedir; bizim biz olmamızda hangi rolü oynamıştır? Ya mübadelenin dinsel mantığı nasıl yorumlanmalıdır? Lozan’da alınan bu kararın yeryüzünde daha sonra görülen uygulamalar üzerinde ne gibi etkileri olmuştur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar ve bağlantılı tüm sorular önümüzde, ama elbette her şeyden önemlisi, tarihin o anında sürgün bir kişi olmanın, &lt;i&gt;"yerinde doğup yabanda kocamanın"&lt;/i&gt; ahvalidir! Evet, ırak bir şehirde, birilerinin bir masanın başında attıkları imzalardan ibaret olan, sadece uzaktan, ama çok uzaktan kuşbakışı görülebilen bir tarih değil; aynı zamanda o tarihin gadrine uğramış olanlara, "büyük" olaylardaki "küçük" insanlara da odaklanabilen bir tarih. İki Kere Yabancı’nın kıymeti kanımca tam da burada yatıyor. Bruce Clark, kitabın yazım sürecinde Türkiye ve Yunanistan’daki pek çok mübadille görüşmüş ve daha önce yapılmış çalışmalardan da destek alarak, mübadeleyi onların gözünden de görmeye çalışmış. Bugün pek çoğumuzun üzerinde yürüdüğümüz sokakları adımlama hakkını 80 yıl kadar önce yitirmiş bu insanların öykülerinin buruk bir tadı var hep(çoğu ne yazık ki kayda alınamadan yitip gitmiştir). Bir gün, "gidin ve unutun", denilmiş onlara, ama gitmek ve unutmak hiç kolay olmamış işte. Gitmek ve unutmak, binlerce hüzünlü öyküye dönüşmüş birden. Toprağın, yarım asır sonra ayrıldıkları yerleri ziyaret etme imkânı bulan insanların gözyaşlarında kendini açığa vuran tuhaf bir metafiziği var sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mübadeleden yüzeysel olarak bahsedilince bu göç sürecinin kâğıt üzerinde gözüktüğü üzere kolay bir mesele olduğunu düşünmeye eğilimliyiz. Sanki birileri o kararı alınca, insanlar da bir yerden bir başka yere ışınlanmışlar ve böylece her şey olmuş bitmiş gibi. 1923-24 şartlarında yaklaşık bir buçuk milyon insanın karşılıklı göçünü şöyle bir tasavvur edin. Hiç kolay olmadığını anlayabilirsiniz. Bulaşıcı hastalıklar ve ölüm, açlık ve sefalet alıp yürümüştür bu süreç içinde. Özellikle Yunanistan tarafında demografik değişimin sonuçları çok çarpıcı olmuş görünüyor. Zîrâ gidenlerin büyük kısmı beş parasızdı ve toplam olarak Yunanistan nüfusunun yaklaşık dörtte birine denk düşüyorlardı. Dolayısıyla Modern Yunanistan tarihinin iç dengelerinde bu değişimin getirileri sürekli karşımıza çıkar. Öncelikle insanların yaşam alanlarının ters yüz edilmesi yoluyla bariz bir kültür şoku yaşanması kaçınılmazdı, bunu ekonomik ve politik gelişmeler izlemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Pontus Rum’u olan George Siamanides Trabzon’dan Selanik’e uzanan yolculuğunda uğradıkları coğrafî şoku şöyle dillendiriyor örneğin: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;İşte hayat karşısındaki sınavımız bundan sonra başladı. Kendimizi Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız sömürgeci birliklerinin kullandığı eski bir askeri kamp binasında bulduk; her yer bit kaynıyordu. Sanki ayın yüzeyindeydik, bir tek ağaç yoktu ufukta. Ormanlarla kaplı dağlarımız geldi aklımıza, ağlaştık.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Şayet zorunlu mübadele gerçekleşmeseydi, tarihin akıbeti nasıl olurdu? Bu sual tarihçi için fazla spekülatiftir elbette. Öte yandan gücünü statükodan alan, omzunu her dem devlete yaslamış politikacı ve "aydın" içinse mübadele gibi meseleler ellenmemesi gereken yasak meyvalar gibidir. Bu efendiler, tarihin tüm mayınlı alanlarını unutmamızı yeğlemiş ve bunun maddî-manevî altyapısını hazırlamak için de epey çaba sarf etmişlerdir. Burada çabalarının başarısızlığa uğradığını söylemek isterdim, ama ne yazık ki, öyle görünmüyor. Lâkin her şeye rağmen, geç kalmış bile olsak, hatırlamaya, bilmeye ve sorgulamaya muhtacız. Hatta bütün bunların hiç yaşanmadığı bir Türkiye ve Yunanistan’ın daha iyi bir yer olabilme olasılığını inatla düşleyebilmeliyiz belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada birkaç filmden de bahsetmeden geçemeyeceğim. &lt;i&gt;Theo Angelopoulos&lt;/i&gt; -ki onun kendi deyimiyle demode filmlerinden habersiz olarak ölseydim şayet, kendimi yaşamamış da addedebilirdim- sürgün meselesine özellikle eğilen bir isimdir. Şöyle diyordu bir filminde: &lt;i&gt;"Tanrının yarattığı ilk şey yolculuktur, bunu şüphe takip eder ve sıla hasreti."&lt;/i&gt; Angelopoulos'un doğrudan mübadele ile ilgili bir filmi yoksa bile filmlerinde mübadillerin öykülerine rastlayabilirsiniz. Özellikle &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0073800/"&gt;&lt;u&gt;O Thiasos&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;'u (Gezgin Oyuncular) önerebilirim. Yine daha önce bir ara değinmiştim, &lt;i&gt;Costas Ferris&lt;/i&gt;’in &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0086182/"&gt;&lt;u&gt;Rembetiko&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;’su doğrudan mübadiller üzerine bir başyapıttır. Türkiye’den ise &lt;i&gt;Yeşim Ustaoğlu&lt;/i&gt;’nun &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0418309/"&gt;&lt;u&gt;Bulutları Beklerken&lt;/u&gt;&lt;/a&gt; adlı yüz akı filmini izleyin isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SeOF-RFAV9I/AAAAAAAAAQI/kVNXD8DauR0/s1600-h/Genesis.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 2px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 179px; height: 273px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SeOF-RFAV9I/AAAAAAAAAQI/kVNXD8DauR0/s400/Genesis.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324246489264838610" /&gt;&lt;/a&gt;Değineceğimiz diğer bir kitap, &lt;i&gt;Murat Belge&lt;/i&gt;’nin 2008’in son aylarında İletişim Yayınları tarafından &lt;i&gt;"Genesis"&lt;/i&gt; adıyla yayınlanan çalışması olacak. Kitabın alt başlığı &lt;i&gt;"Büyük Ulusal Anlatı ve Türklerin Kökeni"&lt;/i&gt; olarak belirlenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlığa bakınca salt bir tarih çalışması gibi görünebilir, ama esas olarak Türk edebiyatındaki ünlü köken anlatıları üzerine bir eleştiri metni, bu anlamda da tarihle edebiyatın kesiştiği yerde duruyor diyebiliriz. Kemal Tahir, Erol Toy, Tarık Buğra, Necati Sepetçioğlu, Nihal Atsız gibi pek çok popüler yazarın romanlarını tahlil ve tetkik ederek, Türk siyasetinin farklı fraksiyonlarında köken meselesine, kurmaca metinler bağlamında nasıl yaklaşıldığının izini sürüyor üstâd. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de buna benzer başka bir çalışmadan haberdar değilim açıkçası. Bu yüzden kitap yayınlandığı anda hemen ilgimi cezbetmişti. Sanıyorum çalışmada ele alınan yazarların en azından bir kısmı ile hemen herkesin az-çok bir tanışıklığı vardır. Kendi adıma bazılarının yapıtlarına ben de aşinayım elbette. Bunların arasında Kemal Tahir, Tarık Buğra, Ahmed Hilmi gibi isimler sayılabilir. Erol Toy kitabı okuyana kadar hiç ilgimi çekmiş değildi(okuyunca da çok ilgimi çektiğinden değil ya!); bir diğer önemli isim olan Nihal Atsız’ı ise azalmak bir yana, giderek artan bir şiddette itici bulduğumu söylemeliyim ki, şu garip bünyemde sevdiğim taraflarımdan biri de budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, nedir bu genesis ya da köken meselesi? Murat Belge kitabının giriş bölümünde bunu ele alıyor ve ulusal köken anlatılarının özcü bir bakışla kurulduğundan yola çıkıyor. Bu bağlamda öteden beri tartışılan bir noktaya dikkat çekmek kaçınılmaz oluyor tabiî. Şöyle ki, biz bu ulusal kökenleri Benedict Anderson’ın çarpıcı tespiti ile bir tahayyül süreci içinde icât mı ediyoruz, yoksa bir yerlerde zaten karanlıkta kalmış bir özü var da onu mu keşfediyoruz? Bu iki kavrayışı bir terazinin kefelerine koyarsak, ben de Murat Belge gibi bunun daha çok bir icât meselesi olduğunu düşünmeye meyilliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de köken meselesi doğaldır ki, Osmanlı’nın çöküş döneminde alıp yürümüş bir tartışmadır. Sürekli sıkıştırılan bir imparatorluğun buhranlı atmosferinde ortaya çıkan ve çözüm arayan farklı politik zümreler, meseleyi kendi ideolojik tutumları dâhilinde kavramışlardır o günden bugüne. Örneğin İslâmcılar için köken bir şekilde İslâm’ın arzı endam ettiği tarihe bağlanırken, &lt;i&gt;Genç Kalemler&lt;/i&gt; bazında şanlı geçmiş Orta Asya bozkırlarına kadar uzanıvermiştir ve elbette Osmanlılığı benimseyen yazar ve düşünürler için de köken Osmanlı’dan öteye gitme gereği pek duymayacaktır. Yine ellilerden sonra Kemal Tahir gibi solcular, bizim neyimiz eksik, diyerek bu işe el atmaktan çekinmezler. Hâl böyle olunca da "Asya Tarzı Üretim" gibi Marksist okumalarla çeşnilenmiş bir takım acayipler hâsıl oluverir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta ele alınan popüler metinler, son tahlilde köken meselesine dair yaklaşımları ve edebî tıynet ve kıymetleri konusunda farklı değerlendirilmek durumunda olsalar bile, Murat Belge, bu anlatıların, -her ne kadar doğrudan bir tarih dilimi ile bağlantılı görünseler de- gerçekte tarihin dışında çalıştıklarına ve bu minval üzere de yapısal olarak birbirlerine benzediklerine dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neticede görüyoruz ki, söz konusu tarafların hepsi kendi ideolojik tutumları dâhilinde içinde yaşadıkları bu ulusun meşru özünü aramaya çıkmışlar, ama anlaşılan çoğu zaman arayanlar bir de bakmışlar ki, sonunda buldukları şey zaten kapıdan çıkarken yanlarında götürdükleri o şeymiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak Murat Belge’nin bu çalışmadaki oldukça akıcı ve nükteli üslûbuna da dikkat çekmek gerekir. Tabii eldeki metinlerin nükteli bir dille işlenmeye fazlasıyla müsait olmaları da kitabı eğlenceli hale getirmeye yardımcı olmuş olmalı. Okumayı düşünenleri çok keyifli bir okuma süreci beklediğini söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SeOGMU86O6I/AAAAAAAAAQQ/374aLH1JcDY/s1600-h/Tarih-Lenk.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 5px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 175px; height: 290px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SeOGMU86O6I/AAAAAAAAAQQ/374aLH1JcDY/s400/Tarih-Lenk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324246730822794146" /&gt;&lt;/a&gt;Üçüncü kitabımız &lt;i&gt;"Tarih-Lenk"&lt;/i&gt; ve yazarı hâli hazırda Sabancı Üniversitesi’nde akademik görevini sürdürmekte olan &lt;i&gt;Y. Hakan Erdem&lt;/i&gt;. Bu kitabın adını ilk okuduğumda çok ilginç gelmişti ve tam da yerli yerine oturtamamıştım. Sonra bunun Timur-Lenk’e bir gönderme olduğunu anladım tabiî. Burada Lenk eki Farsça topal, aksak anlamları veriyor ki, bu kullanım kitabın içeriğine oldukça uygun düşmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada yazarın bu kitap ve Osmanlı’da kölelik üzerine temel bir tarih çalışması dışında ilginç romanları da var. Bunlardan &lt;i&gt;Kitab-ı Duvduvani&lt;/i&gt;’yi okuma imkânı bulmuş biri olarak diyebilirim ki, Hakan Erdem bir tarihçiden çok daha fazlasını barındırıyor o eğlenceli bünyesinde. Bilim-kurgunun, fantastiğin ve tarihin iç içe geçtiği romanlarına post-modern kurmacalar diyebiliriz zorlanmadan. Ama şimdi konumuz onlar değil, başka bir zaman belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih-Lenk’e dönersek tekrar, kitap, yazarın da girişte belirttiği üzere bizim eleştiri kültürsüzlüğümüze deva niyetine yazılmış bir tarih eleştirisi. Hakan Erdem oturmuş, bir takım popüler ya da akademik tarihçilerin yapıtlarında rastladığı önemli aksaklıkları tek tek tespit etmiş. Onun eleştiri süzgecine yakalanmış isimler arasında kimler yok ki; liste Soner Yalçın’dan(tersi nâmümkündür!), İsmet Bozdağ’a, Ahmet Akgündüz’den Yılmaz Öztuna’ya, hatta İlber Ortaylı’nın bazı yayınevlerince derlenen popüler kitaplarındaki aksaklıklara kadar uzanıyor. Özlüce söylersek manzara pek iç açıcı değil. Sadeleştirme ve çeviri sorunlarından tutun da, kaynaksız, araklanmış ve bariz yanlışlarla dolu metinler geziniyor etrafta. Yazarın kitabın tamamına yayılmış o hoş ve nükteli üslûbuyla alıntılarsak eğer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Kendinize böyle bir hedef koyduğunuzda Türkiye’nin ve Türkçede üretilen gerek akademik gerekse popüler tarih literatürünün maalesef sağından solundan siyanür sızdıran bir altın madeni olduğunu söylemek durumundayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yapayım ki, durum cidden acıklı. Kuru fasulyenin içinden taş çıkıyor; baklava tuzlu ve acı karışımı bir şerbetle yapılmış; "dün ben yaptım" iddiasıyla sofraya çıkarılan yemek komşu aşçı dükkânından habersizce alınmış ve üstelik geçen hafta yapıldığı için bayat!&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Bu oldukça ilginç ve faideli kitabın, özellikle dil ve üslûbuyla okuma sürecinde Murat Belge’nin yukarıda değindiğim çalışması gibi beni çok eğlendirdiğini de söylemeliyim. Unutmadan Doğan Yayınları'ndan 2008’in sonunda çıktığını da ekleyelim. Elimdeki kitaptan anladığım kadarıyla iki ay içinde dördüncü basımı yapılacak kadar da çok rağbet görmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1"&gt;&lt;br /&gt;Değineceğimiz son kitap yine Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi &lt;i&gt;Cemil Koçak&lt;/i&gt;’ın bu yakınlarda İletişim Yayınları vasıtasıyla yayınlanmış &lt;i&gt;"Geçmişiniz İtinayla Temizlenir"&lt;/i&gt; başlıklı yapıtı olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışma, yazarın daha önce farklı yayın organlarında yayınlanmış kırk kadar makalesinden oluşan bir derlemeden ibaret. Makalelerin konu edindiği dönem tek parti yönetimini oluşturan çok tartışmalı zaman dilimi olarak seçilmiş ve titiz hazırlanmış olmaları yanında çoğu zaman ilgili ve ilginç belgelerle de desteklenmiş oldukları görülüyor. Cemil Koçak bu derlemenin, resmî tarih karşısında meslekten tarihçiliğin onurunu kurtarmak adına küçük de olsa bir katkı olma amacıyla hazırlandığını ifade ediyor. Bu noktada kitaba uygun bulunan isimlendirmenin işaret ettiği anlama dair Koçak’ın açıklamasından bir alıntı yapmak faydalı olacaktır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bugün "resmî târih"ten bahsederken, aslında yukarıda tanımladığım şekilde yürütülen "geçmişiniz itinayla temizlenir" kampanyasını kastediyorum. Resmî târih anlayışı ve onun değişik versiyonlarından tırtıklanmış kötü kopyaları, ortak bir noktada, tam da burada açığa çıkıyorlar: Eğer bu çaba, resmî eğitimin de desteğini almışsa günlük hayatta hayli başarılı sonuçlar verebilir. Kısa da olsa resmî eğitimden geçerek, geçmişinin bu "itinayla temizlenmiş bilgi"sini edinen toplumun, her defâsında bu bilgiyle yetinmesi ve yalnızca bu bilgiyi talep etmesi, bu bilginin dışında bir "gerçek" olduğunu ise, kesinlikle reddetmesi sağlanabilir. Bu operasyonda önemli olan, geniş yığınların bu "temizlenmiş bilgi" zemininde, günün uygun siyâsî/ideolojik tavrına kolayca adapte edilebilmesidir.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Bu satırlarda neredeyse Orwell’cı bir manzara sergileniyor, ama haksız olduğunu, bunlara âşina olmadığımızı söyleyebilir miyiz? Özellikle tek parti döneminin resmî sunumları gözden kaçırışlar, eksiltmeler, çarpıtmalarla dolu manipülatif/propagandist nitelikli bir tarihi gözler önüne sererken!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SeOGbuRhnTI/AAAAAAAAAQY/UkX2sHX9BGA/s1600-h/Ge%C3%A7mi%C5%9Finiz+%C4%B0tinayla+Temizlenir.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 5px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SeOGbuRhnTI/AAAAAAAAAQY/UkX2sHX9BGA/s400/Ge%C3%A7mi%C5%9Finiz+%C4%B0tinayla+Temizlenir.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324246995318185266" /&gt;&lt;/a&gt;Fakat ben kitabın adını nedense yazarın işaret ettiğinden daha farklı ve olumlu bir şekilde de algıladım. Bir anlamda resmî tarih dediğimiz kir torbasının arkasında bıraktığı izlerin dezenfekte edilmesi bağlamında okudum diyebilirim. Çünkü kitap odaklandığı çeşitli ayrıntılarla bunu yapıyor aslında. Resmî tarih denilen yapı -teşbihte hata olmaz- kendi kopyalarını üreterek toplumsal dimâğı istila etmiş bir çeşit mikrop ve Cemil Koçak’ın yaptığı üzere "alternatif" tarih okumaları da onun antikorları olarak düşünülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiî tarihin tek yanlı ve çarpık bir biçimde öğretilmesi sadece bize özgü bir olgu olarak düşünülemez, zîrâ egemen güç odakları ve ideolojiler dünyanın her yerinde kendilerine uygun bir tarih biçer. Örneğin Avrupa'nın genel tarihini önemli ölçüde Protestan tarihçiler kaleme almıştır ve Kilise’ye biledikleri dişle birlikte onların Ortaçağ’ı gözün gözü görmediği karanlık bir çağ oluvermiştir. Yahut Amerikan tarihi büyük kâşiflerden, yerleşimcilerin başarılarından, kurucu babaların erdemlerinden, insan hakları ve demokratik zırvadan geçilmez, ama aslında tüm kıtanın zincir, kan, gözyaşı ve tamahkârlıkla karılmış bir öteki tarihi vardır. Fakat açıkçası bizde baskı rejimi çoğu yerde olduğundan çok daha kararlı ve dirençli çıkmış diyebiliriz. Mustafa adlı şu pek de matah olmayan belgesel filmi yapabilmek için bile 70 yıl beklemişiz ve hâlâ pek çok alanda bu toplumun bir takım gerçeklere hazır olmadığını düşünen jakoben eğilimli zihinlerle cebelleşiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü, Geçmişiniz İtinayla Temizlenir, kıyıda köşede kalmış başka bir tarih daha var, diyen ve neyse ki, giderek çoğalan örneklerden biri. Bizzat kendi iyiliğiniz adına okumanız tarafımca tavsiye olunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-5535372079048312005?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/5535372079048312005/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=5535372079048312005' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/5535372079048312005'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/5535372079048312005'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/04/baska-tarihler.html' title='Başka tarihler mümkün...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SeOFiQAp87I/AAAAAAAAAQA/26OfZkGLobU/s72-c/%C4%B0ki+kere+Yabanc%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-4059408604674758631</id><published>2009-03-25T00:00:00.002+02:00</published><updated>2009-03-25T02:04:19.466+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Ve yine şiir...</title><content type='html'>&lt;font color="#755693"&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Senden Sonra Ey Yedi Yaş&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ey yedi yaş&lt;br /&gt;ey yola çıkmanın mucizevi an'ı&lt;br /&gt;senden sonra ne varsa yok olup gitti, cehalet ve çılgınlık içinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;senden sonra &lt;br /&gt;kuşlarla &lt;br /&gt;rüzgârla &lt;br /&gt;aramızda&lt;br /&gt;güçlü bir aydınlık ve zindelik bağı olan o pencere &lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;kırıldı&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;kırıldı&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;kırıldı senden sonra o&lt;br /&gt;su, su, sudan başka tek kelime etmeyen &lt;br /&gt;topraktan bebek &lt;br /&gt;suda boğuldu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;senden sonra ağustosböceklerinin sesini öldürdük&lt;br /&gt;ve alfabenin harflerinden yükselen zil sesine&lt;br /&gt;ve silah fabrikalarından yükselen düdük seslerine bel bağladık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;senden sonra oyun yerimiz olan&lt;br /&gt;masaların altından&lt;br /&gt;masaların ardına&lt;br /&gt;masaların ardından&lt;br /&gt;masaların üstüne vardık&lt;br /&gt;ve masaların üstünde oynadık&lt;br /&gt;ve yitirdik, senin rengini, ey yedi yaş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;senden sonra biz ihanet ettik birbirimize &lt;br /&gt;senden sonra biz bütün yadigârları &lt;br /&gt;kurşunlarla ve saçılmış kan damlalarıyla sildik&lt;br /&gt;sokak duvarlarının alçılanmış şakaklarından&lt;br /&gt;senden sonra meydanlara yürüdük, bağırdık:&lt;br /&gt;"yaşasın!"&lt;br /&gt;"kahrolsun!"&lt;br /&gt;ve meydanların hay huyunda, uyanıklık edip şehre gelen&lt;br /&gt;şarkıcıya, üç-beş kuruş kazandırmak için, el çırptık&lt;br /&gt;senden sonra birbirimizin katili olan bizler&lt;br /&gt;aşkı yargıladık&lt;br /&gt;ve öyle ki kalplerimiz&lt;br /&gt;ceplerimizde endişeliyken&lt;br /&gt;aşkın payını sorguladık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;senden sonra biz, mezarlıklara yüz sürdük&lt;br /&gt;ve ölüm, büyükannenin çarşafının altında nefes alıp veriyordu &lt;br /&gt;ve ölüm, öyle güçlü bir ağaçtı ki &lt;br /&gt;başlangıcın bu tarafındaki diriler &lt;br /&gt;kederli dallarına adak çaputu bağlıyorlardı onun &lt;br /&gt;ve sonun öbür tarafındaki ölüler fosforlu köklerini kemiriyorlardı onun &lt;br /&gt;ve ölüm o türbede oturmuştu ki &lt;br /&gt;dört yanında ansızın dört mavi lale &lt;br /&gt;beliriverdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;rüzgâr sesi geliyor&lt;br /&gt;rüzgâr sesi geliyor ey yedi yaş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kalktım ve su içtim&lt;br /&gt;ve ansızın hatırladım&lt;br /&gt;körpe ekinlerin&lt;br /&gt;çekirgelerin hücumundan nasıl korktuklarını&lt;br /&gt;daha ne kadar ödenmeli&lt;br /&gt;ne kadar ödenmeli daha&lt;br /&gt;bu beton küpün tamamlanması için?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biz yitirmiş olmamız gereken ne varsa&lt;br /&gt;yitirmişiz&lt;br /&gt;ışıksız, yola düşmüşüz biz&lt;br /&gt;ve ay, ay, o şefkatli kadın, oradaydı hep&lt;br /&gt;ve çekirgelerin hücumundan korkan körpe ekinlerin üzerinde&lt;br /&gt;kâgir bir damın ardında kalan çocukluk hatıralarında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne kadar ödenmeli daha?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Furûğ Ferruhzâd&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;font color="#755693"&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka &lt;br /&gt;sonuçları bir bir gözden geçiriyorum &lt;br /&gt;pulluklarla devrilen toprağın ıslaklığındaki can &lt;br /&gt;madenlerin buharından elde edilen büyü &lt;br /&gt;bazı yasak kitapların verdiği dinç duygular &lt;br /&gt;nelerse ki yaşamak sözünü asi kılan &lt;br /&gt;nelerse ki lekesiz, umutlu ve budala. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denedim. Soğuk sular dökünüp fırladım sokaklara &lt;br /&gt;sorular sordum nice kara sıfatları üstüme alaraktan &lt;br /&gt;ipte boynum, ağzım şehvet yalaklarında &lt;br /&gt;çapraştım, and içip ayna kırdım &lt;br /&gt;doğadan bir vahiy bekledimse boşuna &lt;br /&gt;baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı &lt;br /&gt;hiç bir meşru yanı kalmamıştı hayatımın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor &lt;br /&gt;böylesine hazırlıklı değilim daha. &lt;br /&gt;Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum: &lt;br /&gt;Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;İsmet Özel&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;font color="#755693"&gt;&lt;b&gt;&lt;u&gt;Bitiş&lt;/u&gt;&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ester'in söyledikleridir &lt;br /&gt;Yalnızlığına korku vurma &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ester'in söyledikleridir &lt;br /&gt;Ve gelsin ve geçsin bütün sözlerim &lt;br /&gt;Gelsin ve geçsin &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ester'in söyledikleridir &lt;br /&gt;İnsanların içinden &lt;br /&gt;Kendim olup taşayım &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ester'in söyledikleridir &lt;br /&gt;İnsanlara uzaklık vurma &lt;br /&gt;Ama herkes ki kendisi olsun &lt;br /&gt;Sonra herkes kendisi olsun &lt;br /&gt;Bir gün herkes kendisi olsun &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ester'in söyledikleridir &lt;br /&gt;Dünyada bakınıp durma &lt;br /&gt;Bütün ol ve ayrı tut ki kendini &lt;br /&gt;Zaten öyledir &lt;br /&gt;Çünkü öyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Edip Cansever&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-4059408604674758631?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/4059408604674758631/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=4059408604674758631' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/4059408604674758631'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/4059408604674758631'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2009/03/yine-siir.html' title='Ve yine şiir...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-2695107459108899531</id><published>2009-02-26T02:00:00.070+02:00</published><updated>2010-03-20T09:15:42.260+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><title type='text'>Sinemasal değiniler: 2008</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;font color="#6D84A0"&gt;Bence bir film her şeyden önce şiirsel bir olay olmalıdır, aksi halde yok demektir.&lt;br /&gt;&lt;i&gt;(Theo Angelopoulos)&lt;/i&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bildiğiniz üzere şu ara başta Oscarlar ve bilumum diğer 2008 yılı sinema ödülleri sahiplerini buldular. Dolayısıyla bu ödülleri bahane ederek, kendi beğeni dairem içinden geride kalan yılın sinemasal bir çetelesini tutmak arzusundayım. Kendime biçtiğim bu ulvî görevi îfa etmeye başlamadan evvel, 2008 yılı içinde filmlere ayırdığım sürenin yarısına yakınının altmış öncesi, siyah-beyaz dönemde çekilmiş filmler arasında gezinmekle geçtiğini belirtmeliyim. Çok da keyifli bir süreçti açıkçası, bu nedenledir ki, uzun süre yeni filmlere pek fazla ilgi göstermemiştim. Ancak yıl sonuna doğru filmlerin de iyice akın etmesiyle birlikte yoğun bir seyir faaliyetinin içine daldım. Hele bakalım neler çıkarmışız oradan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerlendirmelerimize Amerikan sineması üzerinden başlayabiliriz. Genel olarak Hollywood'un 2008 performansını pek kayda değer bulmadığımı söylemeliyim. Buna Oscar adayı filmler de dâhil. Elbette Akademi'nin Oscar adaylarına dair beklentisi aşağı yukarı bellidir. Oscarlar diğer pek çok benzerleri gibi, ticarî sinemaya dönük bir ödüllendirme sistemidir neticede. Hollywood şüphesiz bir düş fabrikası ve bu fabrikanın ürettiği filmlerin dili bireylere değil, kitlelere hitap ediyor(ve elbette eş zamanlı olarak bu kitleyi üretip genişleterek), zira özünde maddî kaygılar yatar. Bu yapısı gereği 'kutsal orman'ın heyecan verici düşleri zihinsel uyuşukluk üretmeleri bir yana, sinemasal kısırlık üretmeye de meyillidir. Bu yüzden teknik ve estetik açılardan, anlatı kompozisyonları ve oyunculuklar bakımından birbirlerine benzemeye meyleden yüzlerce film izlemek durumunda kalıyoruz. Çok fazla özdeşleşmeye dayalı ve böylece aşırı duygusal etki bırakmaya çalışan, ama aynı ölçüde düşünsel etki bırakmaktan kaçınan, ele aldığı hemen her konuyu sulandıran bir sinema dili mütemadiyen servis ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXGVC8A-7I/AAAAAAAAAPA/vIWNhAc7sdU/s1600-h/slumdog_millionaire.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:3px 5px 1px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 210px; height: 138px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXGVC8A-7I/AAAAAAAAAPA/vIWNhAc7sdU/s400/slumdog_millionaire.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5306865800794143666" /&gt;&lt;/a&gt;Meseleyi biraz daha somutlaştıralım ve diyelim Oscarlara aday en iyi beş filmden zahmet edip de ikinci kez izleyeceğim bir film var mı? Birileri &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1010048/"&gt;Slumdog Millionaire&lt;/a&gt; diyebilir belki. Gerçekten de sağlam bir kurgusu, sinematografik derinliği ve bir müzikalitesi var. Lâkin tüm bu güzel meziyetlerinin yanında eleştirel alt yapısı zayıf, tam da Hollywood'un bekleyeceği türden popüler iyimserlikle yüklenmiş bir yapım. Yine &lt;i&gt;Gus van Sant&lt;/i&gt;'ın &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1013753/"&gt;Milk&lt;/a&gt;'i politik açıdan doğrucu bir film, bu yüzden belli bir ilgiyi hak etmiyor değil, ama ben her daim Gus van Sant'ın daha minimal filmlerini tercih ederim, elbette onların hiçbiri geçmişte Akademi'nin zerre miskali ilgisini çekmemişlerdir. Diğer adaylara gelince, ne yazık ki daha ehven örnekler değiller. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0421715"&gt;The Curious Case of Benjamin Button&lt;/a&gt; müthiş abartılan filmlerden biri. Her şeyiyle &lt;i&gt;fazla&lt;/i&gt; Oscarlık hissi veriyor. Hâkeza &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0976051"&gt;The Reader&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0870111"&gt;Frost/Nixon&lt;/a&gt;’dan da aynı hislerle ayrılmak mümkün. Bu meyanda nispeten daha oturaklı gözüken &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0918927/"&gt;Doubt&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0959337/"&gt;Revolutionary Road&lt;/a&gt; da hatırlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkını yemeyelim başka dallarda Akademi'nin listesine girebilmiş muteber filmler yok değil. Belki sene içinde duygusal açıdan en fazla sevdiğim film bağımsız kontenjanından gelen &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0857191"&gt;The Visitor&lt;/a&gt; olmuştur. &lt;i&gt;Richard Jenkins&lt;/i&gt;'a en iyi erkek oyuncu adaylığı getirmiş olan bu mütevazı yapım &lt;i&gt;Thomas McCarthy&lt;/i&gt;'nin ikinci çalışması. Önceki filmini de çok sevmiştim. Ayrıca pek tanınmayan Jenkins'ın yalın oyunculuğunu Oscar listesindeki diğer adayların abartılı performanslarına fazlasıyla yeğ tutarım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı film dalında aday olan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1185616/"&gt;Vals im Bashir&lt;/a&gt; de çok beğendiğim bir animasyondu örneğin. İsrail'de bu sene iki tane çok iyi film yapıldı. Biri bu animasyon, diğeri de &lt;i&gt;Eran Riklis&lt;/i&gt;'ın &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1172963/"&gt;Etz Limon&lt;/a&gt;'u. İkisi de İsrail'in politikalarını sorgulayan, her şeyden evvel doğru yerde durmaya çalışan filmler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0910970/"&gt;Wall-E&lt;/a&gt;'yi unutmamak lazım. Amerikan animasyonlarını genel olarak çok sevdiğimi söyleyemem, ama bu filmin özellikle dünyada geçen ilk bölümü takdire şayandır. Ayrıca yalnız ve bahtsız robotumuz şahane bir &lt;i&gt;oyunculuk&lt;/i&gt; çıkartıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXIZGZfOyI/AAAAAAAAAPQ/2dDjPRRolK0/s1600-h/dark-knight-j.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 5px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 215px; height: 132px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXIZGZfOyI/AAAAAAAAAPQ/2dDjPRRolK0/s400/dark-knight-j.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5306868069465799458" /&gt;&lt;/a&gt;Devam edelim filmler arasında gezinmeye. Mâlum son senelerde çok sayıda çizgi-roman uyarlaması ve fantastik film boca ediliyor üzerimize. Bu sene de bol bol üretildi bunlardan, zira &lt;i&gt;Hugh Jackman&lt;/i&gt;'ın töreni sunarken dalgasını geçtiği üzere izleyicisi zibil gibi. Lâkin gelin görün ki, izlediğim son örneklerin hiçbirine "hah işte bu olmuş" diyebilmiş değilim. Uzun zaman nereye dönsek sürekli bir &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0468569/"&gt;The Dark Knight&lt;/a&gt; gevezeliği dinlemek zorunda kaldık. Hâlbuki filmin &lt;i&gt;Heath Ledger&lt;/i&gt;'ın oyunculuğu dışında akılda kalır pek bir meziyeti yoktu. Nolan'ın Gotham City yorumundan da hiç hoşlanmadım. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0371746/"&gt;Iron Man&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0800080/"&gt;The Incredible Hulk&lt;/a&gt; vasattılar. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0411477/"&gt;Hellboy 2&lt;/a&gt;'ye gelince, &lt;i&gt;Guillermo del Toro&lt;/i&gt;'yu henüz çok bilinmezken &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0256009/"&gt;El Espinazo del Diablo&lt;/a&gt;'yu seyrettiğim günden beri severek takip ediyorum, ama bu ikinci Hellboy filmi fantastik yaratıklar geçidine dönmüş resmen ve temelde aşırı doldurulmuş bir gövde gösterisi olarak aklımda yer etti. İşin özü çizgi-romanlar konusunda &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0401792/"&gt;Sin City&lt;/a&gt; çıtayı çok yukarılara taşıdı, hal böyleyken yeni uyarlamaların ciddiye alınmak için hem estetik hem de anlatısal yönlerden çok daha çarpıcı olabilmesi gerekiyor diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Indiana Jones'un son macerasını ele alacak olursak, bir adet gereksiz film buluruz avucumuzda. Bu noktada genelde çok sevilen, fanatik izleyicileri olan üç önemli seriden pek hazzetmediğimi itiraf etmeliyim. Bunlar James Bond, Star Wars ve Indiana Jones serileridir. Dolayısıyla &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0367882/"&gt;The Kingdom Of The Crystal Skull&lt;/a&gt;'u sevmem zaten pek olası değildi. &lt;i&gt;Steven Spielberg&lt;/i&gt;'ün popüler sinemaya yönetmen ve yapımcı olarak katkısı reddedilemez elbette, ama şu son Indiana Jones filmi eskilerini bile çok aratıyor. Zaten genel olarak Spielberg'ün son dönemlerde yaptığı filmler geçmişte ürettiklerine kıyasla pek matah değiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senenin en başat bilim-kurgu örneği olan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0970416/"&gt;The Day The Earth Stood Still&lt;/a&gt;, 1951 tarihli kült filmi aşması hiçbir hal ve şartta mümkün olan bir yapım değil. Fakat yine de filmin temasının günümüze iyi uyarlandığını söyleyebilirim. Güncel kalabilmiş ki, bu az bir şey değildir. Bu arada gayret edip &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0467197/"&gt;Max Payne&lt;/a&gt; derler bir film izlemeye çalıştığımı da hatırlıyorum, ama keşke hatırlamaz olaydım. Sinemasal bir facia! Oyun denilen mefhumun interaktif bir yapı üzerine kurulu olması dolayısıyla sinemaya yapılacak uyarlamalar aslında yok hükmündedirler, ama ne yazık ki, söğüşleyecek oyuncu sayısı öyle değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların dışında çok sayıda başka Amerikan yapımı film de izledim, ama aklımda yer edenleri fazla değil. &lt;i&gt;Stuart Gordon&lt;/i&gt;'un gerilim filmi &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0758786/"&gt;Stuck&lt;/a&gt;'dan bahsedilebilir muhakkak. Yine &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0974554/"&gt;Elegy&lt;/a&gt;’yi ve özelde de &lt;i&gt;Ben Kingsley&lt;/i&gt;'in bu sene izlediğim üç ayrı filminde(diğerleri &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1082886/"&gt;The Wackness&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0800241/"&gt;Transsiberian&lt;/a&gt;) ortaya koyduğu performansları bir kenara not etmek gerek. O mevcut aktörler arasında en çok beğendiğim isimlerden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXJWCrgYLI/AAAAAAAAAPY/HCBZHYZvlGg/s1600-h/appaloo.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 3px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXJWCrgYLI/AAAAAAAAAPY/HCBZHYZvlGg/s400/appaloo.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5306869116439650482" /&gt;&lt;/a&gt;Son birkaç senedir westernlere de yeniden el atılıyor. Üstelik hakikaten hoş filmler yapılıyor. &lt;i&gt;Ed Harris&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Viggo Mortenson&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Jeremy Irons&lt;/i&gt; gibi oyunculardan oluşan kadrosuyla &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0800308/"&gt;Appaloosa&lt;/a&gt; bu senenin bahtına düşen western oldu ve iyi de oldu. Rahatlıkla seyredilebilir bir film, hele de benim gibi westernleri seviyorsanız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Westernleri hatırlamışken, &lt;i&gt;John Wayne&lt;/i&gt;'den sonraki en baba western kahramanı &lt;i&gt;Clint Eastwood&lt;/i&gt; son dönemlerde çok emek harcıyor sinemaya ve genel olarak düzgün filmler yapıyor. Bu sene de iki filme el attı: &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0824747/"&gt;Changeling&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1205489/"&gt;Gran Torino&lt;/a&gt;. Changeling burnunuzun direniğini sızlatacak kadar Oscar kokuyor. Dolayısıyla kötü performansına bakılmaksızın &lt;i&gt;Angelina Jolie&lt;/i&gt;'ye bir Oscar adaylığı kazandırmış olması hiç sürpriz değil. Oyuncular Birliği bile Jolie'yi ödüle aday gösterebildiğine göre Akademi niye gösteremesin ki? Neyse ki Eastwood'un diğer filmi olan Gran Torino daha ehven bir çalışma olmuş. Filmin savaş gazisi, aşırı milliyetçi, huysuz bir yaşlı adamın dünya ile kurduğu iletişimi düzeltmesine dair öyküsü, Eastwood'a yaraşır bir erdem gösterisiyle neticeleniyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikan bağımsız sinemasına gelince, bu meyanda &lt;i&gt;Chuck Palahniuk&lt;/i&gt;'un sansasyonel romanı &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1024715/"&gt;Choke&lt;/a&gt;'un bir uyarlaması yapıldı. Merakla izledim, ama ne yazık ki, romanın tadına hiç yaklaşamamış bile. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0865297/"&gt;The Black Balloon&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1125849/"&gt;The Wrestler&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0978759/"&gt;Frozen River&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1152850/"&gt;Wendy and Lucy&lt;/a&gt; gibi filmler gayet eli yüzü düzgün yapımlar. The Wrestler, &lt;i&gt;Darren Aronofsky&lt;/i&gt;'nin filmografisinin en zayıf filmi olsa da &lt;i&gt;Mickey Rourke&lt;/i&gt;'un performansı övgüyü hak ediyor. Yalnız, bana bu Amerikan Güreşi denilen meret &lt;i&gt;Jean Baudrillard&lt;/i&gt;'yı hatırlatır hep. Ringdeki danışıklı dövüşü gerçek bir dövüşmüş gibi izleyen insanlar bir hipergerçeklik haline işaret edip dururlar. Fakat filmde de gördüğümüz gibi hipergerçeklik risklerden yeterince arındırılmış değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXKQHBNXiI/AAAAAAAAAPg/2la4ZVP4H0E/s1600-h/hunger.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:3px 0 2px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 120px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXKQHBNXiI/AAAAAAAAAPg/2la4ZVP4H0E/s400/hunger.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5306870114036833826" /&gt;&lt;/a&gt;Amerikan sinemasından bu kadar yeter; sanırım hak ettiğinden daha fazla kelime sarf ettik bile. Artık Avrupa'ya doğru uzanabiliriz. Bu seneki en muteber çalışmalardan biri bağımsız bir İngiltere filmi &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0986233/"&gt;Hunger&lt;/a&gt; olmalı. Seksenlerin başında IRA mensubu ünlü bir mahkûmun açlık grevi sürecini ele alan yarı belgeselimsi, bol ödüllü bir yapım söz konusu olan. Yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen, plan-sekans tekniğini çok başarı ile uyguladığını görmek mümkün. Filmin hem işkence sahnelerinde hem de hemen peşi sıra gelen daha durağan bölümlerde sarsıcı bir gerçeklik hissi yakaladığını söyleyebilirim. Soğuk, cidden çok soğuk bir film.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine İngiliz sinemasında iki tane izlenebilir aksiyon filmi gördüm. &lt;i&gt;Guy Ritchie&lt;/i&gt;'den &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1032755/"&gt;Rocknrolla&lt;/a&gt; ve &lt;i&gt;Roger Donaldson&lt;/i&gt;'dan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0200465/"&gt;The Bank Job&lt;/a&gt;. Guy Ritchie'nin önceki işlerinden alışık olduğumuz, ilgisizmiş gibi gözüken olayların sonunda iç içe geçtiği, eylemlerin domino taşları misali birbirlerini tetiklediği bir kurgusal mantık içinde düzenlenmiş ve bu kompozisyonla aksiyonun yanından komediyi de eksik etmeyen eğlenceli ve tempolu filmlerdi ikisi de. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksiyon demişken, benim için en şaşırtıcı filmlerden biri &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1130988/"&gt;JCVD&lt;/a&gt; oldu. &lt;i&gt;Jean-Claude Van Damme&lt;/i&gt; çocukluğumun &lt;i&gt;Bruce Lee&lt;/i&gt; ile birlikte en büyük dövüş sanatları kahramanıdır. İzbe köşelerde az filmini izlemedim onun. Nitekim gösterişli döner tekmeler savurmak, bacakları yüz seksen derece açmaya çalışmak gibi sportif faaliyetlerimizde bizi en çok motive eden kişiydi kendisi. Tabii sonraları unutuldu gitti bu atletik abimiz. Ta ki, &lt;i&gt;Mabrouk El Mechri&lt;/i&gt; bu işe el atana kadar. JCVD, başrolünde Van Damme'ın olduğu bir filmden bekleneceği üzere 'vurdulu kırdılı' bir yapım değil. Filmin konusu bir aktör olarak Van Damme'ın kendisi. Beyaz perdedeki aurası ile kitleleri kendisine hayran bırakan bir aksiyon yıldızının kameranın arkasındaki gerçekliğine bakmamıza izin veriyor El Mechri ve orada sorunlu iş ve aile ilişkileri, parasal problemler, çaresizlik, bıkkınlık, hayal kırıklığı kısacası bir rüya değil, hayat, karate yapan bir yarı-tanrı değil, insan buluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya'dan iki tane film öne çıkıyordu. Bunların daha zayıf olan ilki &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1063669/"&gt;Die Welle&lt;/a&gt;, bir lisede ders konusu olarak uygulanan faşizm deneyinin nasıl kolaylıkla bir gerçeğe dönüştüğü üzerine bir roman uyarlaması. Filmin gelişiminin biraz inandırıcılık sorunu varsa da, birilerinin kulağına küpe görevi görmesi de mümkündür. Diğer film ise &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0910559/"&gt;Kirschblüten-Hanami&lt;/a&gt;. &lt;i&gt;Doris Dörrie&lt;/i&gt;'nin çekimlerini Almanya ve Japonya sathında gerçekleştirdiği film, temelde yabancılaşma ve ertelenen hayatlar üzerine diyebiliriz. Tekdüze akıp giden bir yaşam ve bu süreç içinde başkaları ile ilişkileri zayıflayan, içe çekilen insanın dramı ve kiraz çiçekleri... Bir adamın batıdan doğuya pişmanlıkla dolu sembolik yolculuğu, kefareti ve bütünleşmeyi arayışı. Yönetmenin ustaların ustası Yasujiro Ozu'nun &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0046438/"&gt;Tokyo monogatari&lt;/a&gt;'sinden ilham aldığı açıkça görülebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1139797/"&gt;Låt Den Rätte Komma In&lt;/a&gt; son yıllarda yapılmış en iyi vampir temalı film olsa gerek. İskandinav ülkelerinin soğuk tabiatı beni her zaman çok etkilemiştir. Bu ülkeler bir vampir filmi için de uygun coğrafyalardır diye düşünürüm hep. Fakat mevzu bahis uyarlama film kesinlikle klasik bir vampir filmi değil. Hollywood'un korku romanlarından uyarlayıp dünya sathına yaydığı aşina vampir öykülerinden oldukça uzak bir yerde konumlanmış. Biri vampir olan iki küçük çocuğun birbirleri ile kurdukları dramatik ilişkiyi çok sade ve içten bir dille işleyen enfes bir film çekmiş &lt;i&gt;Tomas Alfredson&lt;/i&gt;. Özellikle vampir çocuğu gördüğümüz her sahne çok etkileyici. Bu arada Hollywood, mal bulmuş mağribi misali filme remake hazırlama işine çoktan el atmış görünüyor. Tabi bu çaba özünde gereksiz olduğu gibi, sonucuna dair bir beklentim de yok. Bu neviden uyarlamalardan hazzetmem. Örneğin hâlâ &lt;i&gt;Michael Haneke&lt;/i&gt;'nin o güzelim &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0119167/"&gt;Funny Games&lt;/a&gt;'inin Amerikan versiyonunu izlemiş değilim. Üstelik filmin yönetmeni değişmemiş olmasına rağmen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXLZlE-EhI/AAAAAAAAAPo/VRL0VtvOo0E/s1600-h/novaya.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 5px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 115px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXLZlE-EhI/AAAAAAAAAPo/VRL0VtvOo0E/s400/novaya.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5306871376236122642" /&gt;&lt;/a&gt;Geride kalan yılın hiç şüphesiz en çarpıcı filmlerinden biri Rus yönetmen &lt;i&gt;Aleksandr Melnik&lt;/i&gt;'in &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1234435/"&gt;Novaya Zemlya&lt;/a&gt; adlı filmiydi. Mevzu şu: Günün birinde bir kaç yüz idam mahkûmu ıssız, soğuk ve çorak bir kayalık adaya gönüllü olarak bırakılırlar. Mahkûmlara bir müddet yetecek kadar erzak da ayarlanmıştır, dolayısıyla işler ilk bakışta o kadar da vahim görünmemektedir. Lâkin heyhat, çok geçmeden bu kuş uçmaz kervan geçmez adanın yerli sakinleri olan fareler deliklerinden çıkıp arz-ı endam ederler ve olanlar olur. Böylece bu &lt;i&gt;bahtsız&lt;/i&gt; mahkûmlar sıfırdan minyatür bir uygarlık inşa etmek durumda kalırlar. Korkunç bir komedi, ama hayat da aşağı yukarı böyle bir şey değil mi zaten?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların dışında Avrupa sinemasında beğendiğim ve en azından adlarını anmadan geçmemek gerektiğini düşündüğüm başka filmler de var: &lt;i&gt;Shane Meadows&lt;/i&gt;'dan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1172206/"&gt;Somers Town&lt;/a&gt;, &lt;i&gt;Anna Melikyan&lt;/i&gt;’dan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0995747/"&gt;Rusalka&lt;/a&gt; ve özellikle &lt;i&gt;Valeriy Todorovskiy&lt;/i&gt;'den başarılı bir müzikal, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1239426/"&gt;Stilyagi&lt;/a&gt; ve &lt;i&gt;Jan Kounen&lt;/i&gt;'den &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0875113/"&gt;99 Francs&lt;/a&gt;. Bu sonuncusu reklam sektörü üzerine absürd bir komedidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Amerika sinemasında &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0464141/"&gt;El Orfanato&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1022606/"&gt;Leonera&lt;/a&gt; ve Berlin'den Altın Ayı ile dönmüş olan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0861739/"&gt;Tropa de Elite&lt;/a&gt; gibi ilginç filmlere rast geldim, ama en muteber olanı bambaşka bir film oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXNVWgANyI/AAAAAAAAAPw/kt24XZOkonU/s1600-h/antena.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 5px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 220px; height: 115px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXNVWgANyI/AAAAAAAAAPw/kt24XZOkonU/s400/antena.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5306873502626756386" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;i&gt;Esteban Sapir&lt;/i&gt;'in &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0454065/"&gt;La Antena&lt;/a&gt; adlı yapıtı, &lt;i&gt;"Bir zamanlar sessiz bir şehir varmış"&lt;/i&gt; cümlesiyle açılıyor. Arjantin yapımı ve avant-garde gelenekten beslenen bu küçük şaheserin cesaretini kutluyor ve önünde saygıyla eğiliyorum. Biçimsel olarak ekspresyonist sinemadan ve sürrealizmden izler barındıran yapısıyla Avrupa sessiz sinema geleneğini şöyle bir selamlayan filmin her bir planını özenle kurmuş gibi gözüken Sapir, distopik bir şehirde, sesleri olmayan ve Mr.TV'nin pençelerine yakalanmış insanların hüzünlü, masalımsı öykülerini yoğun bir görsel ve sembolik dil kullanarak işliyor. Ve biz sesleri çalınmış, sessizliğe alışmış bu garip insanlar kimlerdir diye sormuyoruz, cevabını zaten bilerek. Televizyonda playback yapan şu kadın görüntüsü de neyin nesi diye sormaya gerek var mı gerçekten? Velhasıl La Antena, konvansiyonel sinemaya ve onun pasifist seyir alışkanlıklarına başkaldıran geleneğin son örneklerinden biri. Sinemasal bir Don Kişotluk örneği diyebiliriz onun için! Unutmamalı ki, değerleri pek bilinmese de bu tür denemeler cesaret verici ve uyarıcıdırlar; sinemanın aslında neler yapabileceğini hatırlatırlar bizlere. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Steven Soderbergh&lt;/i&gt;'in Che üzerine iki bölümlük uzun filmine de birkaç kelime ayırabiliriz. Zaman düzeyinde sıçramalar yaparak ilerleyen belgesel nitelikli yapısıyla oturup bir defada izlenmesi hiç kolay değil. Uzunluğu ile bir sıkıcılık potansiyeli taşıyor açıkçası. Fakat özellikle &lt;i&gt;Che Guevara&lt;/i&gt;'yı canlandıran &lt;i&gt;Benicio Del Toro&lt;/i&gt; abartıya kaçmayan rolüyle bu seneki en iyi oyunculuklardan birini ortaya koymuş diyebilirim. Tabii bu performansta Del Toro'nun tip olarak Che'ye çok benzemesinin katkısı gözardı edilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanıyorum uzak-doğuya doğru yelken açma zamanımız geldi. Özellikle Çin/Hong Kong sinemasında çok görkemli tarihsel filmler yapılıyor bir süredir. Bu senenin seyredebildiğim örnekleri &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0425637/"&gt;Chi bi&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1055300/"&gt;Wai Pei&lt;/a&gt; ve özellikle Kar Wai Wong'un sıradışı yeniden çevirimi &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1233247/"&gt;Dung Che Sai Duk Redux&lt;/a&gt; oldular. Bunların yanında, hayatın içinden küçük ve içten bir yapım olan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1233499/"&gt;Tin Shui Wai Dik Yat Yu Ye&lt;/a&gt; ve Güney Kore yapımı sürükleyici bir polisiye olan &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1190539/"&gt;Chugyeogja&lt;/a&gt; zikredilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat en çok ilgimi çeken &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1220719/"&gt;Ip Man&lt;/a&gt; oldu. Çin yapımı film bir Kung-fu tekniği olan Wing Chun ustası &lt;i&gt;Yip Man&lt;/i&gt;'in yaşamının bir bölümünü anlatıyor. Mevzu bahis bu ünlü Kung-fu hocası aynı zamanda Bruce Lee'nin de öğretmeni olarak bilinir. Yip Man çok abartıya kaçmadan Kung-fu tekniklerini olabildiğince sahici bir estetik sunum dâhilinde göstermeye çabalamış ve bunu başarmış görünüyor. Tabi temelde biyografik bir film ve Çin tarihinin Japon işgaline rastlayan dönemine bir bakış atmamızı izin veriyor. Bu süreçte Yip Man'in hayatının ve dünyaya bakışının nasıl değiştiğine odaklanıyoruz. Özetle şu ana dek izlediğim en sağlam dövüş sanatları filmlerinden biri oldu diyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzak doğuda yenisi ve eskisi ile devasa bir çekik gözlü sinema geleneği var. &lt;i&gt;Yasujiro Ozu&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Akira Kurosawa&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Masaki Kobayashi&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Kenji Mizoguchi&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Yimou Zhang&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;John Woo&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Takeshi Kitano&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Kar Wai Wong&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Chan-wook Park&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Mamoru Oshii&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Hayao Miyazaki&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Hideo Nakata&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Hou Hsiao Hsien&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Tsai Ming-Liang&lt;/i&gt; gibi hemen akla gelen pek çok önemli yönetmeni bir çırpıda sıralayabiliriz. Bu isimlerden biri de Güney Kore sinemasının son dönemine damgasını vuran &lt;i&gt;Kim Ki-duk&lt;/i&gt;. Özellikle Hollywood'un temsil ettiği sinemasal paradigma son derece gevezedir. Diyalog olmadan düşünülemez bile. Zira anlatısal yapı olabildiğince çizgisel ve açık seçik olmalı, seyirci tabiri caizse filmin içine düşmelidir. Öte yandan Kim Ki-duk ve benzerlerinin sinema dili öncelikle görüntülerin, imgelerin dilidir. Bu yüzden Kim Ki-duk'un önemli filmleri oldukça minimal, yer yer mistik ve sembolik ve tüm bu nitelikleri içinde fazlasıyla şiirseldir. Son filmi &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1165253/"&gt;Bi-mong&lt;/a&gt;'a gelince kendini izleyicinin ellerine teslim etmeye direnen, kabaca iletişimsizlik ve âşk ekseninde gelişen bir anlatı barındırdığını söyleyebiliriz. Önceki filmlerini seyredenlere hem anlatısal hem de görsel açılardan çok aşina görünecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXOL5OKxHI/AAAAAAAAAP4/5lhWijA9PhY/s1600-h/buda.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 2px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXOL5OKxHI/AAAAAAAAAP4/5lhWijA9PhY/s400/buda.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5306874439660127346" /&gt;&lt;/a&gt;Senenin bir diğer önemli filmi de Acem diyarından geldi. &lt;i&gt;Mohsen Makhmalbaf&lt;/i&gt;'ın kendisi gibi sinemacı kızlarının küçüğü olan &lt;i&gt;Hana Makhmalbaf&lt;/i&gt;'ın yönettiği &lt;a href="Buda As Sharm Foru Rikht"&gt;Buda As Sharm Foru Rikht&lt;/a&gt; Bamiyan'da Taliban'ın yerle bir ettiği 14 asırlık Buda heykelinden kalan boşluğun eteklerinde minik bir kız çocuğunun okuma çabasını dair bir film. Hana'nın çocukların üzerinden kurduğu anlatıya hayran olmamak mümkün değil. Evet, Buda bombalar yüzünden olmasaydı bile, gölgesinde olup bitenlerin utancın çökecekti belki de. İran sinemasından bulup izlediğim her bir film bu ülkenin sinemacılarına biraz daha hayranlık duymama neden oluyor sadece. İmgelerden ezgiler dokuyorlar onlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak memleket sathında gerçekleşen sinemasal hareketliliğe göz atacak olursak, ne yazık ki, seyredebildiğim filmlerden genelde memnun olamamışlıkla ayrıldım. Gerçi ne &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1330591/"&gt;Sonbahar&lt;/a&gt;'ı ne de &lt;i&gt;Semih Kaplanoğlu&lt;/i&gt;'nun &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1284591/"&gt;Süt&lt;/a&gt;'ünü seyredebilmiş değilim. &lt;i&gt;Nuri Bilge Ceylan&lt;/i&gt;’ın &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1233381/"&gt;Üç Maymun&lt;/a&gt;'u görsel olarak beklentileri karşılıyor, ama gerisine pek itibar etmedim. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0498097/"&gt;İklimler&lt;/a&gt;'den hallice olsa da &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0346094/"&gt;Uzak&lt;/a&gt;'tan da uzakta kalmış. Unutmadan &lt;i&gt;Ahmet Rıfat Şungar&lt;/i&gt;'ın oyunculuğu filmin bütününden bir gömlek üstün gözüküyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1198412/"&gt;Vicdan&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1202363/"&gt;O... Çocukları&lt;/a&gt; açıkça vasat örnekler. &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1286126/"&gt;A.R.O.G&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1193516/"&gt;Recep İvedik&lt;/a&gt; gibi gişe canavarlarından ise itina ile uzak durdum. &lt;i&gt;Çağan Irmak&lt;/i&gt;'ın &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt1322930/"&gt;Issız Adam&lt;/a&gt;'ına gelince, bu filmin öyküsünden hoşlanabilirdim, ama ne yazık ki, filmin ne anlatısal ne estetik bir derinliği bulunmuyor. Hele giderayak izleyicinin göz pınarlarına hitap eden o melodramatik numaraya da şahit olunca hoşnutsuzluğum katlanıverdi. Oyunculuklar da bir katkı sağlamamış filme ne yazık ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyrettiklerim arasında en kayda değer film &lt;i&gt;Tayfun Pirselimoğlu&lt;/i&gt;'nun &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0969325/"&gt;Rıza&lt;/a&gt;'sıdır. Sabit kamera kullanılmış, görsel olarak oldukça mütevazı bir yapım. Neredeyse tamamen İstanbul'un izbe ve döküntü köşelerinde geçen film, durağan yapısıyla o karanlık ve bunaltıcı havayı seyircisine hakkıyla yansıtabiliyor. Ekmek parasını kazandığı kamyonunu kurtarabilmek derdine düşen ve bu süreç içinde vicdanı ile cebelleşmeye başlayan bir adamın öyküsünü olabildiğince samimi bir dille anlatmaya çalışıyor Pirselimoğlu. Filme adını da veren Rıza karakterini canlandıran &lt;i&gt;Rıza Akın&lt;/i&gt;'ın, filmin diğer pek çok oyuncusu gibi, daha önce bir oyunculuk deneyimi olmamış. Fakat bu gerçek, filmin hakikate temas etme çabasında bir avantaja dönüşmüş gibi görünüyor. Rıza'nın öyküsü Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını akla getiriyor hemen. Pirselimoğlu'nun kamerası mahalle arası otellerin klastrofobik odalarında gezinirken, her birinin hayatı krank kırmış, karanlığa karışmış, bir arayışın içinde yitip gitmiş,  çoklukları içinde görünmez olmuş insanlar düşüyor çerçeveye. Sözün özü, gösterilmekten kaçınılanı göstermek gibi azımsanmayacak bir erdemi var Rıza’nın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet tuttuğumuz bu çeteleyi tamamına erdirmiş bulunuyoruz ey okur. Hal böyleyken, 2008'li sinemasal günlerden dimağımda yer edenler bunlardı der ve artık çekilirim huzurunuzdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-2695107459108899531?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/2695107459108899531/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=2695107459108899531' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/2695107459108899531'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/2695107459108899531'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/02/heybeme-dusen-filmlere-dair.html' title='Sinemasal değiniler: 2008'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SaXGVC8A-7I/AAAAAAAAAPA/vIWNhAc7sdU/s72-c/slumdog_millionaire.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-8969200443029069272</id><published>2009-01-21T20:00:00.042+02:00</published><updated>2010-03-20T01:23:34.587+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fantastik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Karanlıkta Yazılanlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Alfred Kubin ve Diğer Taraf</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;"İşte burası," dedi Marlow birden, "dünyanın karanlık yerlerinden biri"&lt;br /&gt;&lt;i&gt;(Joseph Conrad - Heart of Darkness)&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni güttü, ışıkta değil karanlıkta yürüttü.&lt;br /&gt;&lt;i&gt;(Tevrat – Ağıtlar 3:2)&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXc5P1HsrKI/AAAAAAAAANc/O5k1UWtiOlQ/s1600-h/alfredkubin.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 2px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 198px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXc5P1HsrKI/AAAAAAAAANc/O5k1UWtiOlQ/s400/alfredkubin.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293762831117495458" /&gt;&lt;/a&gt;Tam adıyla &lt;i&gt;Alfred Leopold Isidor Kubin&lt;/i&gt;, yazdığı tek roman 2003 yılında &lt;i&gt;Altıkırkbeş Yayınları&lt;/i&gt; tarafından dilimize çevrilmiş olmasına rağmen memleket sathında nadiren aşinalık taşıyan bir isim. Örneğin en büyük meziyetleri fazla geveze olmaları olan Internet sözlüklerimize girip tarattığınızda hakkında neredeyse hiçbir ilgi kırıntısı göremiyorsunuz. Bu tabi esasında bize özgü bir ilgi yoksunluğu değil, zîrâ biraz yakından nazar edince anlıyoruz ki, ömrünün tamamına yakınını geçirdiği Avusturya ve aynı dil ve sanat kültürünü paylaştığı Almanya haricinde çok az tanınıyor. Öte yandan benim tuhaf yapıtlara karşı bir zaafım vardır ve Kubin'in hem ressam hem de yazar yönüyle mevcut ilgiden çok daha fazlasını hak ettiğini düşünüyorum. Dolayısıyla hayatı ve yapıtları hakkında birkaç kelâm etmeye kararlı olarak karşınızdayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Alfred Kubin'in uzun macerası, 1877 yılının 10 Nisan'ında, Bohemya'nın kuzeyinde o tarihlerde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, bugün ise Çek Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan Leitmeritz(Litomerice) adlı küçük bir kasabada, piyanist bir anne ve arazi ölçüm uzmanı bir babanın oğlu olarak başladı. İki yaşında annesi ile birlikte Salzburg’a taşınmışlardır ve görevi dolayısıyla uzakta olan babası ile ilk karşılaşması orada gerçekleşir. Babası, annesinin pasifliğinin aksine pek de dost canlısı olmayan, sert ve otoriter bir karaktere sahipti ve onun bu kişiliğinin Kubin'in daha sonraki mutsuzluklarında epeyce bir payı olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1883 yılında kız kardeşi ile birlikte artık dört kişi olmuş Kubin ailesi Zell am See'ye taşınır. Kubin yerel bir okula başlar, ama hem okul hem de kiliseden gelen yükümlülüklerle başı hoş değildir. Onun tercihi daha çok peri öyküleri içeren macera kitapları okumak ve doğanın cömert gösterilerini, biraz da karanlık bir ilgiyle izlemekten yanaydı. O günlerde çizdiği resimlerde ilerideki anormal tarzının emareleri görülebilir. Kubin 10 yaşında iken verem hastası annesinin son günlerinde, ölüm döşeğinde çektiği acılara yakından tanıklık etme talihsizliğine uğramıştır. Annesinin ölümünden sonra babası, annesinin kız kardeşi ile evlenir. Fakat ölüm henüz Kubinlerin eşiğinden fazla uzaklaşmamışken geri dönmeye karar verir ve bir yıl sonra üvey annesi de çocuğunu doğururken onun merhametsiz pençelerine yakalanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXc57IGJjoI/AAAAAAAAANk/11zWHASjLa4/s1600-h/1.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:3px 0 3px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 199px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXc57IGJjoI/AAAAAAAAANk/11zWHASjLa4/s400/1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293763574945648258" /&gt;&lt;/a&gt;Aynı dönem içinde Kubin Salzburg'da Latince lisesine başlamıştır, ama Latince ve matematikten özellikle nefret ettiğini anlamakta fazla gecikmez. Bu sıkıcı macerası ancak iki yıl sürer ve gerisin geri Zell am See'ye döner. Bu defa babası onu ya başarılı olması ya da dönmemesi kaydıyla Salzburg’da bir meslek okuluna gönderir. Kubin'in eğitim bağlamındaki sorunları az-çok burada da devam eder. Bu arada babası bir kez daha evlenmiştir ve karısının kardeşi Alois Beer Klagenfort'ta bir manzara fotoğrafçısıdır. Kubin onun yanına çırak olarak verilir ve sonraki dört yıl boyunca fotoğrafçılık üzerine çalışır. Fakat bu süre içinde işten kaynaklanan sorunlar, düzensiz, hovarda bir hayat ve uykusuz geçen gecelerin baskısı sinirlerini iyice yıpratmıştır ve nihayet hayatından hiç memnun olmayan bu genç adam, daha 19 yaşında iken Zell am See'de annesinin mezarı başında intihara kalkışmaya kadar sürüklenir. Eğer ben bugün bu satırları yazabiliyorsam, bunun paslı bir tabanca mekanizması sayesinde gerçekleşebildiğini bilerek yazıyorumdur. Sonuçta Kubin sadece bayılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babasının başarısız intihar girişiminin ardından ona daha çok kol kanat gerdiğini biliyoruz. Genç Kubin'in bir sonraki hedefi orduya katılmak olmuştur, ama bu mantıksız girişim zayıf sinirsel bünyesi nedeniyle ancak birkaç hafta kadar başarıya ulaşabilir ve ordudan hızla terhis edilir. Artık yeni güzergâhı Münih olacaktır. Münih'te önce özel bir resim okuluna kabul edilir, oradan da Nikolaus Gysis'in derslerine katılacağı Güzel Sanatlar Akademisi'ne geçer. Fakat çoktan anlaşıldığı üzere okullar Kubin için matah yerler değildir. Derslerinde düzensizdir ve sonunda Akademi'yi de bırakır. Böylelikle formel eğitim sürecine de son noktayı koymuş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç şüphe yok ki Münih'te geçirdiği sonraki yıllar -belki okul konusunda çok başarılı olamasa bile- yaşamının ve sanatının gidişatında en belirleyici olan dönemler olacaktır. Bir gün Münih'te bir müzede Max Klinger'ın çalışmalarını görür ve onlardan oldukça etkilenir. Daha sonraki karanlık temaları üzerinde Klinger'dan aldığı o ilk ilham açıkça belirleyici olacaktır. Bu tarihten sonra şevkle resim yapmaya başlar ve 1902'de Berlin'de ilk sergisini açmayı başarır. Yine aynı dönemde bir koleksiyoncu bazı resimlerini satın alır. Artık profesyonel hayatı yoluna girmeye başlamıştır. Viyana ve Münih çevresinde çalışmalarının sergilendiği, basıldığı ve eleştirildiği bu dönemlerde bir ressam olarak ünü giderek artar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada bir yolculuk esnasında Emmy Bayer'le tanışır ve ona âşık olur. Çok geçmeden evlenmeye karar verip nişanlanırlar. Fakat tüm talihsizlikler ve başarısızlıklardan sonra, nihayet tam güneş yüzünü göstermeye başlamışken, Kubin'in semâlarında bir kez daha kara bulutlara şahit oluruz. Ne yazık ki, nişanlısı o yılın sonunda tifoya yakalanır ve bu âlemden göçüp gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Cesedin yanında dikilirken, aniden en büyük mutluluğumun sonsuza dek gittiğinin bütünüyle farkına vardım. Sınırsız bir umutsuzluk içinde yüksek sesle ağlamak istedim, ama hiçbir rahatlatıcı ses çıkaramadım.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kubin bu acı tecrübeden sonra yakın arkadaşı Oscar. A. H. Schmitz'in dul kız kardeşi Hedwig Gündler'le evlenecektir. İki yıl sonra Zwickledt'da kırsal kesimde eski barok bir şato satın alan çiftin yaşamlarının sonuna kadar evleri de orası olacaktır artık. Şimdilerde bu yapı müze olarak işlev görmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXc_3GB2frI/AAAAAAAAAN0/aqeCcI0RN-Y/s1600-h/8.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 5px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 228px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXc_3GB2frI/AAAAAAAAAN0/aqeCcI0RN-Y/s400/8.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293770102741040818" /&gt;&lt;/a&gt;Birinci Dünya Savaşı öncesinde, meslek hayatının en parlak yıllarında Kubin, Avusturya ve Almanya çevresinde pek çok büyük sanatçı ile tanışmış ve onlarla yaratıcı bir etkileşime girmiştir. 1909'da Münih'te Yeni Sanatçılar Birliği’ne üye olur. Daha sonra bu birlikten ayrılıp, Wassily Kandinsky ve Franz Marc'ın ön ayak olduğu ve üyeleri arasında Lyonel Feininger, August Macke, Gabriele Münter ve Paul Klee gibi önemli sanatçıların yer aldığı &lt;i&gt;Der Blaue Reiter(Mavi Atlı)&lt;/i&gt; grubuna kuruculardan biri olarak katılır. Yüzyılın ilk çeyreğinde Almanya'nın politik karışıklık ve ekonomik çöküş yıllarının bunalımlı ve belirsiz atmosferinde en sarsıcı sanatsal ifade biçimi, geleneksel temsilleri aşma, insanın içini dışına çıkarma ve böylece &lt;i&gt;"kabuk bağlamış yapıları parçalama"&lt;/i&gt; arzusuyla ekspresyonizm(dışavurumculuk) olarak ortaya çıkar. Freudyen psikanaliz çağının eşiğinde serpilen, Nietzsche'ye duydukları büyük hayranlıkla birlikte, İtalyan fütürizmden ve Alman romantizminden ilham almış ekspresyonist eğilim temelde bir natüralizm ve empresyonizm karşıtlığı ile şekillenmiştir. Yapıtların görünüşteki bütün çeşitliliğine rağmen, özünde bu sanatçılar, ruh hâllerinin dışavurumunu gerçekçi temsillere ve anlık izlenimlere yeğ tutmuşlardır. Kasimir Edschmid'in ekspresyonist şairler hakkındaki yorumuyla onlar, &lt;i&gt;"Fotoğraf çekmiyorlardı. Hayal görüyorlardı."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kubin'in sürrealist övgüye mazhar kendi çalışmaları da kısmen ekspresyonist eğilimin içinde neşvünema bulmuştur. Klinger haricinde Goya, Redon, Ensor ve Brueghel'den etkilendiğini ifade eden sanatçının resimlerinde nadiren canlı renklere rastlayabiliriz; renk paletinin gri tonlarına yoğunlaşmayı tercih etmiştir. Özellikle geç dönem işlerinde sulu ve yağlı boya kullanımından vazgeçip, daha yetenekli olduğunu düşündüğü kalem ve mürekkep çalışmasına ağırlık vermiştir. Bu resimlerindeki çizgiler hızlı, hatlar çok kez bulanıktır. Bazı çalışmalarında Lovecraft'ın &lt;i&gt;Erich Zann'ın Müziği&lt;/i&gt; gibi gotik öyküleri andıran biçimlerde, ayakta kalması geometrik bir mucize imiş gibi görünen, çarpık ve döküntü yapıların arasındaki karanlık, klastrofobik sokaklar ya da tekinsiz bir canlılık hissiyle dikilen evler göze çarpar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamile kadın imgesi Kubin'in özellikle erken dönem resimlerinde çok sık karşımıza çıkıyor. Mevzu bahis resimlerde hamile bedenler çıplak ve korkunç biçimlerde ve devasa boyutlarda resmedilmişlerdir hep. Bu temsiller kökleri çocukluk dönemine uzanan travmatik bir dışavurum hâli olarak okunmaya çok müsait, zîrâ Kubin 11 yaşında iken hamile bir kadın tarafından cinsel tacize uğramıştır. Yine resimlerinde sürekli eklembacaklı, örümceksi, yılanımsı, iğreti bir evrim sürecinden kalma hilkat garibesi yaratıklara rastlarız ki, bunlar da genellikle aşırı boyutlarda çizilmiş, grotesk görünümlerdedirler. Ayrıca ölüm ve onunla bağlantılı temalar çeşitli biçimlerde çok sık görülür; iskeletler, işkence sahneleri, apokaliptik sahneler vs. Çalışmalarındaki ısrarlı karanlık temalar dikkate alındığında Kubin, insanoğlunun, çoklarının varsaydığı gibi &lt;i&gt;"bol kepçe iyilik ve birazcık da kötülükten yaratılmış olduğuna"&lt;/i&gt; ikna olmamış gibi görünür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdATj7CwxI/AAAAAAAAAN8/2536KAcuK0c/s1600-h/7.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 5px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 252px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdATj7CwxI/AAAAAAAAAN8/2536KAcuK0c/s400/7.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293770591801885458" /&gt;&lt;/a&gt;Bu arada ekspresyonizmden fazla uzaklaşmadan, onun özellikle Alman sinemasındaki yansımalarından bahsetmeliyiz. Sessiz sinemanın zaten yatkın karakteri, ekspresyonist resim ve gotik edebiyatın bahçesinden bol miktarda nasiplenmiştir. Bram Stoker'ın Dracula'sı, Goethe'nin Faust'u ve Meyrink'in Der Golem'i gibi edebiyat yapıtları ve Kokoschka ve Kirchner gibi ressamların eserleri karanlık, kasvetli ve nevrotik temalarıyla Wiene, Murnau ve Lang gibi büyük Alman yönetmenlere sinemasal amaçları doğrultusunda çok cazip görünmüşlerdir. Sonuçta &lt;i&gt;Der Student von Prag&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Der Golem&lt;/i&gt;'le ilk emarelerini veren, &lt;i&gt;Das Cabinet des Dr. Caligari&lt;/i&gt; ile kendini bulan ve &lt;i&gt;Nosferatu&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Faust&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt; Metropolis&lt;/i&gt; gibi önemli filmlerle devam eden Alman ekspresyonist sinemasının büyük yükselişine tanık oluruz. Bu tarihsel devinimle Kubin'in garip bir bağlantısı var. Das Cabinet des Dr. Caligari'nin senaristlerinden Janowitz Kubin'den fazlaca etkilenmiştir ve filmin set dekorasyonu için ondan yardım ister, ama Kubin bu isteği meşgul olduğunu söyleyerek geri çevirir. Sonra benzer bir ressam aranırken, filmin seti, "Kubinische" ile "Kubistische" arasında bir yanlış okumaya kurban gidip kübik bir hâl almıştır. Eğer dekorasyonu yapan isim Kubin olsaydı şüphesiz çok daha farklı bir şeyler ortaya çıkacaktı ve böyle bir olasılıkta sinema tarihi önemli ölçüde değişebilirdi, ama öyle olmamıştır ve sonuçta perdeye yansıyan bugüne kadar ki, en çarpıcı ve özgün görsel tasarımlardan biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kubin 1908'de Kuzey İtalya'ya yaptığı seyahatin dönüşünde, bir tür sanatsal yetersizlik sürecine girer. Resim yaparak kendini ifade edemez haldedir, tıkanmıştır ve içsel bir arınma ihtiyacı içindedir ve bu ihtiyaç onu tamamen yabancı olduğu bir alana, kurmaca düz yazıya doğru çekiştirir ve böylece biricik romanı &lt;i&gt;Die Andere Seite(Diğer Taraf)&lt;/i&gt;'ı yazmaya girişir. Oldukça hızlıdır, kitabı bitirmesi sadece 8 haftasını alır ve bir ay kadar da kitabın baskısında kullanılacak 52 adet illüstrasyonun yapımına ayırır. Başlangıçta Kubin'in aklında yazdıklarını yayınlama düşüncesi yoktur, yazmaya bu amaçla girişmemiştir, ama kayınbiraderi Oscar A. H. Schmitz'in yüreklendirmesi sonucu aynı yıl içinde kitap yayınlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdA3AWKwyI/AAAAAAAAAOE/V1ony7zoLL8/s1600-h/45.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 5px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 177px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdA3AWKwyI/AAAAAAAAAOE/V1ony7zoLL8/s400/45.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293771200727270178" /&gt;&lt;/a&gt;Romanın yapısı görünüşte çok girift sayılmaz. Hikâye yazarın adını vermediği bir ressamın(ki bu ekspresyonist edebiyatta yaygın bir tavırdır, genellikle bu adsız kişi yazarın kendisi ile paralellikler taşır), eski bir okul arkadaşı ve şimdilerde muazzam bir servete sahip olan Claus Patera'dan aldığı bir davetle birlikte, oldukça basit ve dolambaçsız bir giriş bölümüyle açılır. Patera okul arkadaşını Asya'nın ortasında, Tiyenşan bölgesinde meçhul bir yerde konumlanmış bir ülkeye yaşamak üzere çağırmaktadır. Merkezine &lt;i&gt;Perle(İnci)&lt;/i&gt; adı verilen bu ülke 31.000 kilometrekarelik bir alan üzerine kurulmuş ve çepeçevre yalıtılmıştır. Ressam ve karısı bu ilginç daveti kuşku ve merak karışımı duygularla kabul eder ve kısa bir yolculuk anlatısı sonrası, okuru da beraberlerinde taşıyarak Rüya Ülkesi'nin sürreal coğrafyasına adım atarlar. Böylelikle bugüne dek yazılmış en tuhaf maceralardan birine dâhil olmuş oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksantrik ülkenin çılgın ve gizemli yaratıcısı Patera, bizatihi Kubin gibi yaşadığı çağla sorunları olan biridir. Sözcüsünün ifadesiyle o: &lt;i&gt;"Her tür bilimsel ilerlemeye karşıdır."&lt;/i&gt; Bu nedenle Rüya Ülkesi'nde hiçbir şey kural olarak 1860'dan daha sonraki bir döneme ait olmayacaktır. Duvarlarla çevrili ülkenin tek girişi davetsiz olanlara kapalı ve içeri giren eşyalar konusunda sıkı bir denetim altındadır. Ülkenin mimarisi de bu doğrultuda bütünüyle Avrupa'nın çeşitli yerlerinden satın alınıp taşınmış, eski ve bakımsız binalardan müteşekkildir. Bunlar önce parçalanıp taşınmakta ve sonra Rüya Ülkesi'nde yeniden birleştirilmektedirler. Bu eklektik haliyle Perle, zihinde hem gülünç hem de ürkünç bir izlenim uyandırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, Patera'nın akıllara durgunluk veren böylesi bir ülkeyi inşa etmedeki amacı nedir? Örneğin ütopya denilebilir mi Rüya Ülkesi'ne? Cevap yaratıcısına göre, muğlâk bir 'hayır':&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Rüya Ülkesi çağdaş uygarlığın mutsuz ettiği herkes için bir sığınak, onların her tür günlük ihtiyacını sağlayan bir barınaktır. Ülkenin efendisinin niyeti asla örnek bir devlet, bir ütopya yaratmak değildir. Maddi sıkıntılar yaşanmaması için gerekli önlemler alınmış olsa da, bu ülkenin en önemli amacı daha çok mülk, eşya, nüfus kazanmak değildir. Hayır efendim kesinlikle değil!... Bana inanmıyor, gülümsüyorsunuz. Biliyorum, Patera'nın Rüya Ülkesi aracılığı ile başarmak istediklerini kelimelerle anlatmak çok zor, adeta imkânsız.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdBG15V_bI/AAAAAAAAAOM/UAm9s_WlRWg/s1600-h/6.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 5px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 245px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdBG15V_bI/AAAAAAAAAOM/UAm9s_WlRWg/s400/6.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293771472799923634" /&gt;&lt;/a&gt;Özellikle &lt;i&gt;Rüya Ülkesi(Rüya Krallığı)&lt;/i&gt; tanımlaması ilk bakışta bir ütopya izlenimi veriyor(ve belki bu izlenim ikircikli bir biçimde kastedilmiştir), ama neticede bunun bir yanılgı olduğunu anlamakta gecikmeyiz; zîrâ örneğin &lt;i&gt;Shangri-La&lt;/i&gt; benzeri gizli bir cennet tasavvuru bulamayız orada. Kubin çizdiği gibi yazmaktadır ve Rüya Ülkesi belirgin grotesk yapısı ile en mülayim yorum içinde bile ancak bir ütopya karikatürü sayılabilir. Eksiklikle damgalanmış bir gölgeler diyarı! Orada gökyüzü her zaman gri bulutlarla kaplıdır. Güneş, ay ve yıldızlar asla görünmezler. Bütün bir manzara bir negatif fotoğraf filmden sökün etmiş gibidir. Ülkenin tek hâkimi Patera'ya gelince, o gerçekten çok nadir bir figür. Zîrâ hegemonik gücü bilinç düzeyinde değil, bilinçdışı düzeyde etkin olmaktadır. Kubin'in romanını yazdığı yıl Sigmund Freud'un &lt;i&gt;Viyana Psikanaliz Derneği&lt;/i&gt;'ni kurduğu yılla çakışır. Fakat Kubin'in Freud'la ilişkisi -o dönemde henüz bugünkü gibi her taşın altından baş göstermeyen Freud'un çalışmalarını geç bir dönemde okumuş olması dolayısıyla- yapıtını biraz daha enteresan kılmaktan öteye gidemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir açıdan, geçmişinin bize sunulan kısa özeti, Patera'nın, isyankâr bir fıtrat üzere romantik bir gezgin ve aykırı bir kişilik olduğunu düşündürtür. Bu romantik karakter tahammül edemediği yeryüzünde başka bir gerçekliği, gerçeğin öte yanını arzulamış ve eline fırsat geçtiğinde hayallerini gerçekleştirmeye çalışmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Görüyorsun ya, ben Tanrı'yım. Ben de umutsuzluk içindeydim, fakat sonra bu çorak topraklarda bir ülke kurdum. Ben efendinizim.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Patera'nın bu sözlerini romantik &lt;i&gt;Sturm und Drang&lt;/i&gt; hareketinin en önemli isimlerinden bir olan Lenz'in şu haykırışı ile karşılaştırabiliriz: &lt;i&gt;"Bir yer aç! Yık! Bir şeyler doğacak! Ah, bu Tanrı-gibi olma duygusu!"&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdBs6hnJ3I/AAAAAAAAAOU/wDjZB_GWh4k/s1600-h/11.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 5px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 210px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdBs6hnJ3I/AAAAAAAAAOU/wDjZB_GWh4k/s400/11.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293772126877591410" /&gt;&lt;/a&gt;Diğer Taraf'ı düşünüp de, Peake, Meyrink ya da Kafka'yı bir şekilde hatırlamış olmamak zor. Kubin'in Kafka ve Meyrink'le doğrudan bağlantıları olmuştur. 1907'de Meyrink'in klasikleşmiş eseri &lt;i&gt;Der Golem&lt;/i&gt; için bir dizi çizim hazırlamıştır. Gustav Meyrink, romanın yazdığı bölümlerini Kubin'e göndermekte ve o da o bölümlere uygun resimlemeyi yapmaktaydı. Fakat Meyrink zamanla yazma işini savsaklar ve kitabı ancak 1915'te yayınlanacaktır. Böyle olunca da Kubin, Golem için hazırladığı illüstrasyonları kendi romanında kullanmaya karar verir. Sadece bu gerçeğe dayanarak bile Meyrink'in romanı ile Kubin'inki arasında en azından bir çeşit atmosferik izdüşüm olduğunu düşünebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap illüstrasyonundan bahsetmişken, bunun Kubin'in çok önemli bir özelliği olduğunu belirtmeden geçersek büyük bir haksızlık olur. Hayatı boyunca çok sayıda (150 civarında) yazarın kitabını resimlemiştir. Bunların başında özel bir hayranlığı olan Edgar Allan Poe geliyor. Sadece onun öyküleri için yüzden fazla illüstrasyon yapmıştır. Resimlediği diğer yazarlar arasında, Hoffmann, Nerval, Dostoyevski, Balzac, Wells, Anderson ve Voltaire gibi pek çok ünlü isme rastlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Franz Kafka ile Kubin'in Prag'da 1911'de başlayan bir tanışıklığı var. Kafka, &lt;i&gt;Günlükler&lt;/i&gt;'ine düştüğü notlardan anlaşıldığı kadarıyla Kubin'i çok güçlü ama monoton bir yüz ifadesiyle, değişken bir karakter olarak okumuştur. Öte yandan Kubin Kafka'ya karşı oldukça müşfiktir; aynı dertten muzdarip olduğu kabızlık dolayısıyla ona ısrarla bir müshil ilacı önerisinde bile bulunduğunu öğreniriz. Ayrıca Kafka'nın &lt;i&gt;Bir Köy Hekimi&lt;/i&gt; adlı öyküsünü resimlediği de biliniyor. Mervyn Peake'e gelince, onun -Diğer Taraf’ın ilk İngilizce çevirisi 1967 tarihli olduğu için- kitabı bildiğini sanmıyorum, ama kendisi de asıl olarak bir ressam olduğu ve yine benzer şekilde kitap illüstrasyonları ile ün kazandığı için, Kubin'in görsel çalışmalarından haberdar olması çok daha muhtemel bir olasılıktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öze dönersek, bu dört yazarın, öteki az-çok ortak yanları bir yana, anlatılarını üzerlerine kurdukları uzamsal çerçeve konusunda görmezden gelinemeyecek örtüşmeler var. Kafka ve Meyrink'in yaşamlarını geçirdikleri Prag için &lt;i&gt;"görünmez duvarlı bir getto"&lt;/i&gt; tanımlaması yapılmıştır ve bu yazarların yapıtlarını Prag'ı hesaba katmaksızın düşünmek mümkün değildir. Meyrink'in eski bir yahudi efsanesini konu edinen romanı Golem, doğal olarak Prag'ın yahudi mahallesini kendine mekân edinmiştir. Yazar, &lt;i&gt;"hep aynı kalan düşüncelerin birikimiyle zehirlenen,"&lt;/i&gt; durağan, kasvetli ve bunaltıcı bir yer olarak yansıtarak yabancılaştırdığı gettoya, aynı zamanda düşsel ve gizemli bir nitelik de kazandırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdCAi9NhhI/AAAAAAAAAOc/74QM3QR92sg/s1600-h/9.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 1px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 198px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdCAi9NhhI/AAAAAAAAAOc/74QM3QR92sg/s400/9.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293772464148284946" /&gt;&lt;/a&gt;Yine Kafka'nın &lt;i&gt;Das Schloß(Şato)&lt;/i&gt; adlı romanındaki Köy-Şato kompleksini hatırlayabiliriz. Çıkışsızlık Kafka’nın öykülerinde biteviye tekrar edilen hâkim bir temadır. Borges onun yapıtlarını bir noktadan başka bir noktaya gitmek için her defasında gittiğinin yarısı kadar yol kat etmek zorunda olan adama dair ünlü Zenon paradoksuna benzetir. Bu doğrultuda, &lt;i&gt;"devinim içindeki nesne, ok ve Aşil, yazındaki ilk Kafkavari kişilerdir,"&lt;/i&gt; diyecektir. Anlatılarındaki yersiz-yurtsuz kılıcı bu tema ile simetrik bir uyum hâlinde Kafka'nın Dava ve Şato gibi büyük yapıtları da bir bütün halinde tamamlanmamış olarak kalırlar. Şato romanının izole ve labirentimsi yapısının, Dava romanındaki bürokratik çıkmazların ve Kafka kişilerinin alamet-i farikası olan absürd davranışların Kubin'in dünyasında sürrealist izdüşümleri çıkar karşımıza.  Diğer Taraf'ta &lt;i&gt;Arşiv&lt;/i&gt;'e dair yapılan betimlemelerde Kafka'yı bulmakta öyle çok zorlanmayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın hayalî uzamı açısından, Peake'in insanı şaşkına çeviren kült üçlemesinde &lt;i&gt;Gormenghast&lt;/i&gt; belki Diğer Taraf'a öbür örneklerden daha da yakın durur. Bu iki düşsel mekân, geçmiş bir zamanın numuneleridir. Yalnız şu önemli farkla: Patera Rüya Ülkesi'ni geçmişin yapay bir örneğini bugün üzerinde diriltmeye çalışarak, onu bilinçli bir şekilde izole etmişken, Gormenghast'ın ayrıksı zamansallığı çok daha hakikidir. Öyle ki, sanki tarihin bir anında Gormenghast bütün haşmeti ve iradesiyle yavaşlamaya karar vermiş ve bu doğrultuda her zerresiyle zaman mefhumuna karşı isyan bayrağını çekmiştir. Böylece öteki dünya yanından hızla geçip giderken, o kendi obsesif durağanlığı içinde fantastik bir gerçekliğe bürünür. Artık ne tepelerin ardındaki diğer tarafı umursayacak, ne de onlar tarafından varlığı tam olarak kavranılabilecektir. Dışarıya karşı bariz bir umursamazlık getiren içe kapanıklık iki kitap için de ortak bir hâlet-i ruhiye: &lt;i&gt;"Dışarısı bir şakadan ibaretti, öyle bir yer yoktu."&lt;/i&gt; Fakat Rüya Ülkesi'nin eklektik ve karikatürize yapısı sürekli yapaylık izlenimi uyandırırken, Gormenghast antika doğasıyla orada bulunmayı öteki her şey kadar hak eden bir ihtişam ve gururla yükselir. Belki de bizim Gormenghast'ın küflü dünyasına karşı hissettiğimiz hüzünlü yakınlık (öteki örneklerden çok daha yoğun olarak) büyük oranda zaman karşısındaki acınası çaresizliğimizle ilintilidir. Bunları yazarken aklıma Kubin'in resimlerinden biri geliyor. Tepesinde saatin koluna benzeyen bir kılıcın daire üzerine sıralanmış kafaları uçurduğu bir kuleyi resmetmiştir o çalışmasında. Evet, zamanın dakik çarkı dönüyor ve sıradaki kafalardan biri de şüphesiz bizimkidir. Kısacası empati kurmak zor değildir; durdurabilecek olsaydık o çarkı, sonuçlarına aldırmadan biz de durdururduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzerliklerin izini sürmeye devam edelim. Günther Anders, Kafka'nın Tanrı'yı bir demiurgos gibi kavradığına dikkat çekmiştir. Gnostik teolojiye göz kırpan bu yorumdan kasıt, kanun koyucu olan Tanrı'nın(gnostiklerin devraldığı klasik yorumda alt-yaratıcının) aynı zamanda kötülüğün de kaynağı olduğudur. Kubin ise Diğer Tarafı, demiurgosun hermafrodit olduğu bilgisiyle sona erdirir. Romanın en baskın vurgusu olan bu melezlik göndermesinin, isteğe göre, Apollon-Dionysios diyalektiği üzerinden Nietzscheci bir okuması ya da Eros ve Thanatos karşıtlığı üzerinde Freudyen bir okuması yahut gnostik ilhamla Jungvari bir okuması vs. yapılabileceğini belirtmeliyiz. Bu bağlamda yine ezoterik öğretilere içerden geniş bir hâkimiyeti olan Meyrink'in, dışavurumcu kabalacı mistisizmle yoğrulmuş romanının da hermafrodizm üzerine göndermelerle kurulduğuna dikkat çekelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdCpcOVUcI/AAAAAAAAAOk/DWwwEJY0tJI/s1600-h/15.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:3px 5px 1px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 170px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdCpcOVUcI/AAAAAAAAAOk/DWwwEJY0tJI/s400/15.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293773166715687362" /&gt;&lt;/a&gt;Kubin, yapıtını Golem'de olduğu gibi, bilinç ve bilinçdışı, gerçek ve düş arasında kaygan bir alan üzerine oturtur. Anlatı uyanıklıktan uykuya, uykudan uyanıklığa doğru akış halindedir sürekli ve böylece iç ve dış yaşam arasındaki kartezyen sınırlar erimeye başlar. Fakat sonuçta beklenen her ne idiyse o olmaz ve mahmur gözlerin ve sarhoş ruh hallerinin egemenliğindeki ülkede, eylemleri anlamlı gösteren mantıkî ve nedensel bağlar kolayca kırılabildiği gibi, mübalağa da bir istisnadan çok kural haline gelir. Her şey giderek tımarhane havaları eşliğinde deveran eden absürd bir nümayişe dönüşürken, bir girdap misali kendi içine katlandıkça derinleşen keşmekeş ve entropinin doruk noktasında korkunç bir gürültü eşliğinde haşin bir içe çöküş an meselesidir artık. Rüya Ülkesi'nin geç dönem manzarası Hieronymus Bosch ya da Pieter Brueghel gibi ressamların çalışmalarından, Ortaçağ'ın o sonu gelmez marazî cehennem temsillerinin birinden hiç utanmadan çıkıp gelmiş gibidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kubin'in 'konserve et kralı' Hercules Bell karakteri üzerinden bir modernite eleştirisi geliştirdiğini gözden kaçırmak pek mümkün olmasa gerek. Peake'in kurnaz Steerpike'ının muadili olarak düşünülebilecek bu Amerikalı materyalist karakter, aydınlanmış dinamizmi ile bir nevi mitik adaşı gibi &lt;i&gt;Prometheus&lt;/i&gt;'un zincirlerini kırmış ve Rüya Ülkesi'nin bütün dengesini sağlayan &lt;i&gt;Atlas&lt;/i&gt;'ın yüküne talip olmuştur. Onun kişiliğinde, gelecek itkisi geçmişe, gerçeklik ilkesi hayal gücüne, araçsal rasyonalite tözsel rasyonaliteye karşı şiddetle başkaldırır. O piyasaların gönüllü misyoneri; üretimin demir dişlilerinin, ruhsuz klonlarının ve zevkten gözü dönmüş tüketim çılgınlarının şatafatlı temsilcisidir. Kısaca bu garip ülkeye biraz 'Amerikan Rüyası' zerk etme amacındadır. Fakat bu noktada Kubin'in yorumunun, bildik bir kapitalist modernite eleştirisiyle yetinmeyip, romantik nostaljiye fazla meyil vermeden ve çürümenin çift taraflılığını gözden kaçırmayarak, yukarıda dikkat çektiğimiz üzere tarafların antagonik yan yanalığı doğrultusunda kozmolojik bir analize doğru yöneldiğini vurgulamamız gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Kubin son tahlilde karşıtların diyalektiğini anlar ve kabullenir, ama bu çatışmanın içimizdeki yansımalarını &lt;i&gt;cehennem&lt;/i&gt; olarak nitelediği anda Schopenhauer'un felsefî karamsarlığına doğru çekildiğini görürüz (Schopenhauer'la ilişkili olarak Kubin'in bir dönem Budizm'e duyduğu yoğun ilgiye ve romanındaki gizemli yerli kabilenin ülkenin içine düştüğü kaostan zerrece etkilenmeyen dinginliğine dikkat çekmekte yarar var). Yaşamının büyük kısmını medeniyetin karmaşasından uzak bir kırsalda, yaşlı bir evde inziva ile geçirmeyi tercih etmiş, eski filozof, yazar ve ressamların karanlık tasavvurlarından aldığı ilhamla beslenen bu sıra dışı adamın, bir yoruma göre &lt;i&gt;Avusturyalı Goya&lt;/i&gt;'nın, yapıtları üzerine bu kötümser yorumun gölgesi düşmüş gibidir. Neticede Diğer Taraf, aydınlanmanın ikircikliği gibi, bir yanda yeni olanın kontrolsüz çoğalışı ve yıkıcı terörü ile öte yanda durağanlığın patolojisi, dünü mumyalayarak korumanın imkânsızlığı arasından iflâh olmaz distopik bir anlatı eşliğinde geçerek nihayete kavuşur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada romanla ilgili açıklamalara bir son verip, Kubin'in hayat öyküsüne devam etmeliyiz. Ekspresyonistler için Birinci Dünya Savaşı bir dağılma ve trajedi olmuştur. Bu sanatçıların bazıları Dünya Savaşını heyecanla karşılamış, onun isyankâr ideallerindeki yeni sanatçıyı yaratmak için bir fırsat olduğunu düşünmüşlerdir. Onlardan biri olan Max Beckmann şöyle yazacaktır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Resim yapabilmek için yolum dünyanın bütün lağımlarından, tüm alçaklıklarından ve kutsallığın çiğnendiği yerlerden geçmeliydi. Bunu yapmak zorundayım. İçimde kuralcı imgelem doğrultusunda ne varsa dışarı atılmalı, son damlasına dek...&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Sonra kalkar ve diğer pek çoğu gibi gönüllü bir sıhhiyeci olarak savaşa karışır. Kubin'in yakın arkadaşı Franz Marc'ın kaderinde, askere alındıktan kısa bir süre sonra yitirdiği ortak dostları August Macke'ın ölüm ilânını kaleme almak ve iki yıl sonra gönüllü katıldığı savaşın başka bir cephesinde(Verdun) düşmek vardır. Onlar gibi bazıları hiç geri dönememiş, dönenlerse peşlerinde korkunç kâbuslar taşımışlardır. Kubin bu vahşet döngüsüne üç kez çağrılır ve her defasında fiziksel durumu yetersiz bulunarak geri gönderilir; ucuz kurtulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdC3F9w_uI/AAAAAAAAAOs/6ter_nMjdXo/s1600-h/AlfredKubin2.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:2px 0 1px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 160px; height: 250px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXdC3F9w_uI/AAAAAAAAAOs/6ter_nMjdXo/s400/AlfredKubin2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293773401258786530" /&gt;&lt;/a&gt;Savaşın büyük kopuş yıllarından sonra Kubin'in yaşamı, sanatsal olarak üretkenliğini korumuş ve yapıtlarının sergilendiği organizasyonlar açısından bir düşüş yaşamamış olsa da, nispeten daha sakin geçmiştir. Yüzyılın ikinci çeyreğine gelindiğinde Nasyonal Sosyalistler için ekspresyonistlerin pek çok yapıtı &lt;i&gt;Yoz Sanat'&lt;/i&gt;ın reddedilmesi gereken birer örneği idiler ve bu yüzden pek çok sanatçı önemli yasaklarla karşılaşmıştır. Her ne kadar Kubin'in bazı çalışmaları da bu yönde imlenmişse bile, karısı yarı yahudi olmasına rağmen, Zwickledt'a çekilmiş olan Kubin politik bir karakter değildi ve bu zorlu dönemde resimlerinin gösterimleri konusunda büyük problemler yaşamamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1948 yılı, neredeyse yarım asırdır sürmüş bir beraberlikten geriye sadece hüzünlü anılar bırakarak geçip gider; Hedwig Gündler yoktur artık. Uzun yaşamının sonunda, bütün sanatsal emeğini Avusturya devletine miras bırakan Alfred Kubin, önemli nişan ve madalyalarla onurlandırılmıştır. Son günlerinde mesanelerinden ciddi bir şekilde rahatsızdır ve nihayet takvimler 20 Ağustos 1959'a gelip çattığında, ölüm 82 yaşındaki Kubin'i bir kez daha hatırlar ve bu son hatırlayış olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O, üç çeyrek asrı deviren ve yeryüzünün en kanlı, en tutarsız ve değişken dönemlerini kat eden yaşamı boyunca, bir ressam ve yazar olarak yapıtlarında kanımca Campbell'ın, kahramanın en zor görevi diyerek sorunsallaştırdığı şu metaforik problemle sürekli boğuşmuştur: &lt;i&gt;"Karanlığın insanı dilsiz bırakan ifadelerini, aydınlık bir dünyanın diline nasıl çevirmeli?"&lt;/i&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-8969200443029069272?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/8969200443029069272/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=8969200443029069272' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/8969200443029069272'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/8969200443029069272'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2009/01/alfred-kubin-ve-dier-taraf.html' title='Alfred Kubin ve Diğer Taraf'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SXc5P1HsrKI/AAAAAAAAANc/O5k1UWtiOlQ/s72-c/alfredkubin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-3843183498241436839</id><published>2008-12-31T05:40:00.006+02:00</published><updated>2008-12-31T19:07:14.838+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Karanlık Yazılar'/><title type='text'>Hiç bitmeyen öykü</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;'Uygar' dünyanın ortasında, 360 kilometrekarelik bir hapishane ve 1.5 milyon mahkûm. Yırtılan ve dikilemeyen bir tarih, korku ve gözyaşlarıyla karılmış duvarlar ve utanç tünelleri ve çaresiz ve öfkeli ergen siluetleri ve gülüşü çalınmış çocuklar ve çocukları çalınmış analar ve boyunlara dayanmış kanlı kılıçlar ve gardiyanlarına özenmiş gardiyanlar ve paranoyanın köleleri ve biri binle tartan bir terazi ve insan öğüten canavarlar ve üç kuruşluk hesaplara tahvil edilen katliamlar ve gaddarlığın sonsuzluğu ve merhametin yokluğu ve hep kanayan kızıl bir yara ve hiç bitmeyen bir öykü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;"ah, ey tutuklu ses&lt;br /&gt;umutsuzluğunun heybeti&lt;br /&gt;bu lanetli gecenin hiçbir yerinden&lt;br /&gt;ışığa doğru bir tünel kazamayacak mı?&lt;br /&gt;ah ey tutuklu ses&lt;br /&gt;ey seslerin en sonuncusu..."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-3843183498241436839?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/3843183498241436839/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=3843183498241436839' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/3843183498241436839'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/3843183498241436839'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/12/hi-bitmeyen-yk.html' title='Hiç bitmeyen öykü'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-3726024150327523087</id><published>2008-11-17T15:00:00.005+02:00</published><updated>2009-12-13T04:22:36.258+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Şairler ve Şiirler (5)</title><content type='html'>&lt;span style="color: #755693;"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Âşık&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir adam&lt;br /&gt;Geceleyin&lt;br /&gt;Geldi&lt;br /&gt;Kendi ölümüyle&lt;br /&gt;Kendi kızıl ölümüyle&lt;br /&gt;Bir adam&lt;br /&gt;Geceleyin&lt;br /&gt;Geldi&lt;br /&gt;Yalnız&lt;br /&gt;Yalnız&lt;br /&gt;Yalnız&lt;br /&gt;Eli bomboş&lt;br /&gt;Bir adam &lt;br /&gt;Geceleyin&lt;br /&gt;Geldi&lt;br /&gt;İçinde gülümseyen güneşler dolu&lt;br /&gt;Gözleriyle&lt;br /&gt;Ceylanların soylu pınarı&lt;br /&gt;Elleriyle&lt;br /&gt;Bir adam&lt;br /&gt;Geceleyin&lt;br /&gt;Geldi&lt;br /&gt;Suyun yeşil ruhu gibi&lt;br /&gt;Bataklığın korkunç derinliğinden&lt;br /&gt;Bir adam&lt;br /&gt;Geceleyin&lt;br /&gt;Geldi&lt;br /&gt;Düştü yola şehir sokaklarında&lt;br /&gt;Uyuyanlar cemaatini&lt;br /&gt;Çağırdı tek tek adıyla, seslendi&lt;br /&gt;Öptü mehtabı, suyu, aynaları&lt;br /&gt;Dua etti âşıkâne&lt;br /&gt;Bir adam&lt;br /&gt;Geceleyin&lt;br /&gt;Geldi&lt;br /&gt;Haykırdı:&lt;br /&gt;Ey aşk,&lt;br /&gt;Buydu varlığımın son durağı&lt;br /&gt;Saçtım onu yoluna&lt;br /&gt;Sonra&lt;br /&gt;Kan&lt;br /&gt;Kan&lt;br /&gt;Kan&lt;br /&gt;Döktü çok, güneş sahralarına&lt;br /&gt;Bir adam&lt;br /&gt;Geceleyin&lt;br /&gt;Geldi&lt;br /&gt;Kendi ölümüyle&lt;br /&gt;Kendi kızıl ölümüyle&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;u&gt;Veliyullah Durûdiyan&lt;/u&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #755693;"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Dinleyin&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinleyin!&lt;br /&gt;Bu yıldızları böyle&lt;br /&gt;her gece&lt;br /&gt;niçin yakarlar?&lt;br /&gt;Herhalde birisine gerekli diye?&lt;br /&gt;Herhalde yanmalarını isteyen birisi var?&lt;br /&gt;Ve herhalde birisi&lt;br /&gt;bu balgam parçalarını&lt;br /&gt;inci diye sayıklar&lt;br /&gt;Ve zorlayıp&lt;br /&gt;bir öğle vakti kalkan toz borasını&lt;br /&gt;Tanrı katına varır&lt;br /&gt;geç kalmak korkusu yüreğinde&lt;br /&gt;yalvarır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öper Tanrının elini merhamet dilenerek&lt;br /&gt;ağlar - &lt;br /&gt;anlatır kendisine niçin bir yıldız&lt;br /&gt;gerektiğini - &lt;br /&gt;bu azaba yıldızsız katlanamayacağını&lt;br /&gt;Ve sonra o birisi&lt;br /&gt;gezdirir boğuntusunu diyar diyar&lt;br /&gt;sakin gözükmeğe çalışarak:&lt;br /&gt;"Şimdi daha iyisin değil mi?"&lt;br /&gt;diye sorar&lt;br /&gt;yoluna ilk çıkana&lt;br /&gt;"Korkmuyorsun artık&lt;br /&gt;değil mi?"&lt;br /&gt;Dinleyin!&lt;br /&gt;Yaktıklarına göre bu yıldızları&lt;br /&gt;böyle&lt;br /&gt;her gece&lt;br /&gt;Birisinin işine yaramaları şart&lt;br /&gt;öyle değil mi&lt;br /&gt;ve şart olsa gerek&lt;br /&gt;gene her gece&lt;br /&gt;hiç olmazsa bir yıldızın yanıp sönmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;u&gt;Vladimir Mayakovski&lt;/u&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #755693;"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;Bir şey kalmaz geride, hiçbir şey, hiçiz biz.&lt;br /&gt;Biraz güneşte, biraz havada geciktiririz&lt;br /&gt;üzerimize çöken solunamaz karanlığı,&lt;br /&gt;küçük düşürülen, dayatma altındaki yeryüzünü.&lt;br /&gt;Üreyen,ertelenmiş cesetler,&lt;br /&gt;kararlaştırılmış yasalar, görülmüş heykeller,&lt;br /&gt;bitirilmiş methiyeler...&lt;br /&gt;Her bir şeyin kendi mezarı vardır.Bizlerin,&lt;br /&gt;bildik bir güneşin kan bağışladığı etin akşamı&lt;br /&gt;oluyorsa,&lt;br /&gt;onların neden olmasın?&lt;br /&gt;Öyküyüz biz, öyküler anlatan, başka hiç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;u&gt;Fernando Pessoa&lt;/u&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-3726024150327523087?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/3726024150327523087/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=3726024150327523087' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/3726024150327523087'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/3726024150327523087'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/11/iirler-ve-airler-5.html' title='Şairler ve Şiirler (5)'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-1256904968652750004</id><published>2008-10-26T03:00:00.023+03:00</published><updated>2008-10-26T18:16:00.194+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gündem'/><title type='text'>Yasağa Dair...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Eğer şu an itibariyle benim yaptığım gibi proxy kullanmıyorsanız bu bloga ve blogspot dâhilindeki geri kalan tüm bloglara, diğer benzer bahtsız web siteleri gibi Türkiye sınırları içinden giriş yapabilmeniz pek muhtemel değil. Kısacası kapımıza ağır bir kilit vuruldu, ama neyse ki içeri girmek için pencereleri kullanabiliyoruz da böylece bu yazıyı yazabiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün yasağı ilk öğrendiğim zaman nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. Öyle ki, sevinçten dişlerim gıcırdıyordu. Aslında söz konusu çarpık ve çürük yasaların nasıl bir yargı sistemine teslim edildiği göz önüne alındığında yasağın blogspota kadar uzanması vahim olmakla birlikte sadece zaman meselesiydi; perşembenin gelişi çarşambadan belli oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yasaklara içkin kanunî mantığa ve onun somut tezahürlerine dair pek çok şey söylendi şimdiye kadar. Burada elbette devlet aygıtının yanlış ya da orantısız bir güç kullanarak Internet'i zapt ü rapt altına sokmaya dönük eğilimlerine dair izler bariz olarak görülebilir. Fakat kanımca doğrudan özgürlükler söz konusu olduğunda mesele bu dar bağlamın çok ötesine geçiyor. Zira süre giden vukuatlarımızın dipsiz çetelesine şöyle bir göz atmak bile, önüne herhangi bir tanımlama koyulmaksızın özgürlüklerle ilgili kronik bir sorunumuz olduğunu aşikâr kılar ve bu sorun toplumsal bir sorundur. Devlet ve toplum olarak özgürlük fikriyle yeterince barışamadığımız gerçeği bu ve başka türden yasaklarla sürekli yinelenip duruyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok irinli ve derin bir mesel bu elbette ve bu bağlamda hepimizin kendi bakış açılarımızı daha fazla gözden geçirmesi gerekiyor. Şahsi gözlemim toplumun genelinin böylesi bir samimi kişisel yargılamadan ciddi yaralarla çıkacağıdır. Dolayısıyla karşı karşıya kaldığımız bu yasak da, sadece en narin tanımlamalarla beceriksiz, bilgisiz ya da kasıtlı kanun koyucu ve uygulayıcılarına ait bir sorunmuş gibi ortaya konulursa en iyi halde eksik bir çözümleme yapılır ve kendini bildi bileli mütemadiyen yasak üreten makinenin bir dişlisi, bir cesaretlendiricisi olarak bireysel ikiyüzlülüğümüz ve duyarsızlığımız göz ardı edilmiş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde Türk Telekomünikasyon Başkanı, Türkiye’nin hassas bir ülke olduğunu, dolayısıyla bu tür yasakların anlayışla karşılanması gerektiğinden dem vuran bir açıklama yaptı bilindiği üzere. Evet, çok açık ki, hassas bir ülke Türkiye, fakat bu hassaslık bizim kendi kendimizi öyle kılmamızdan kaynaklanıyor. Devlet ve daha önemlisi toplum olarak bu hassasiyetleri üretmeyi bırakmayı ya da gevşetmeyi denememiz gerekiyor artık. Çok yavaş kaldık bu süreçte. Atatürk üzerinden, ateizm üzerinden, terör üzerinden, porno üzerinden... sürekli korkular ve paranoyalar ve bunların doğal sonucu olarak yasaklar üretmenin ve bu yolla bir ülkeyi tecrit etmeye, teşbihte hata olmaz ama mumyalamaya kalkışmanın trajikomik bir yöntem olduğunu anlamamız için daha ne kadar zamana ihtiyacımız var acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdealde bu neviden hilkat garibesi yasakların olabilecek her ortamda ve her şekilde sürekli protesto edilmesi gerekir. Özellikle Internet'i kullanmayanların yasaklar ve sonuçlarına dair bilgilendirilmesi gerekiyor ısrarla. Bu elzem olduğu kadar da zor bir iş. Böyle birine Youtube’un yasaklanmasının ne ifade ettiğini anlatmakta epey zorlandığımı iyi biliyorum. Önemsiz, sanki eften püften bir şeymiş gibi algılıyorlar meseleyi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine şunu karamsar bir yaklaşımla belirtmeden geçmemiş olayım: Özellikle sanal ortam dışında bu sansürlere karşı çaplı kolektif ve etkin bir tepkinin ortaya çıkabileceğine henüz çok ihtimal veremiyorum. Internet üzerinde de bu durumu çabuk kabulleneceğiz gibi görünüyor; yani bu yasaklar vak’a-i âdiye duruma düşmediyseler bile kısa zamanda düşebilirler. Zira bazen tevekkül hastalığı dediğim(Perihan Mağden buna sanıyorum itaat cankiliği de diyebilirdi) bir toplumsal psikoloji bu ülkede çeşitli nedenlerle çok derine işlemiş haldedir ve bir meseleden doğrudan rahatsız olsak bile çok kısa zamanda tepki vermeyi ve uyanık kalmayı bir kenara bırakıp söz konusu hâlet-i ruhiyenin rahatlatıcı psikolojisine sığınmayı tercih ediyoruz sürekli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak mendebur sonuçlar üzerinden feveran etmekte ne denli haklı olursak olalım, artık yasal düzenlemeler yapılırken ilgili olmayı ve henüz o aşamada iken olası sorunları tartışıp öneri ve eleştiri getirme sürecine katılmayı önemsemeliyiz. Eğer bizim katılımımıza yeterince imkân tanınmıyorsa -ki Türkiye’de yasamanın bu anlamda hoş bir manzara çizdiği söylenemez- benzer bir tepkiyi o aşamada da verebilmeliyiz. Elbette bunun için de Internet’te bu işlevi görebilecek sivil mekanizmaları yaygınlaştırmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-1256904968652750004?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/1256904968652750004/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=1256904968652750004' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/1256904968652750004'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/1256904968652750004'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/10/yasaa-dair_26.html' title='Yasağa Dair...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-3481185162061118304</id><published>2008-10-08T11:15:00.031+03:00</published><updated>2010-03-19T18:10:00.273+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kişisel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Oyunlar'/><title type='text'>Bindik bi alamete, gedeyoz gıyamete, hem de oynayıvererekten.</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Malum, doğru dürüst oyun oynamayınca insanın bilgisayar sistemlerini çok fazla güncellemeye de ihtiyacı olmuyor. Uzun süredir biri masaüstü biri de dizüstü olmak üzere iki bilgisayar kullanıyorum. Oldukça da eskimiştiler, ama son iki senedir özellikle yeni oyunlardan mümkün mertebe uzak durunca, sadece RAM takviyesi işimi görmeye fazlasıyla yetmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu aralar bilgisayarlarda bariz bir yetersizlik hissettim yoğun olarak. Bir ara Test Drive Unlimited ilgimi çekti, oynayayım dedim örneğin, ama oyunu gören dizüstü bilgisayarım diz üstü çöktü ve şahsımdan af dilendi. Üzülme, dedim kendisine, bugüne kadar görevini bihakkın yerini getirdiğine ben şahidim, ama madem elinden gelen bu kadar, hele bir bakalım ne yapabileceğiz sırtındaki yükü hafifletmek için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözümü yeni bir sistem doğrultusunda geliştirmiş olmam şaşırtıcı olmasa gerektir ey okur. Tabii yeni bir sistem edinmeye karar vermek başka, onu edinmek başka bir mevzu. Öncelikle hangi platformu seçeceğime karar vermem gerekti. Gidip yeni bir dizüstü mü alsam, yoksa şu kaç senedir 7 gün 24 saat mesai yapan ve antikaya çıkması muhtemel masaüstü sistemi emekli edip, yerine gıcır bir masaüstü mü koysam acaba diye düşündüm taşındım, datlı datlı gaşındım ve nihayet bir karara vardım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizüstünün getirdiği konfor kıyas kabul etmez, ama zaten elimizde bir tane var, oyun oynamaya niyetlenilmediği sürece de daha bir süre idare eder. Hâl böyle olunca da oyumuzu masaüstü sistemden yana kullanmış olduk. Geriye elbette abartmadan bir limit fiyat belirleyip, o fiyata en uygun donanımları seçmek kaldı. Test ve incelemeler arasında bir hafta kadar dolandıktan sonra da bu zorlu işin üstesinden gelmiş oldum. Şu kadarını söylemeliyim ki, yeterli grafik performansı tek belirleyici kriterimiz değildi, görsellik ve konfor da ürün seçimlerimizde belirleyici olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl gerek Internet'ten sipariş ettiğim gerekse de elden temin ettiğim ürünlerin montesini ve kurulumunu elceğizimle çar çabucak gerçekleştirip, siyahlara bürünmüş bu makinenin karşısına bir şevkle kuruluverdim. Değil mi ki, yeni bilgisayarın tozlanmasına müsaade etmeyecek birikmiş oyunlarımız da vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik burada soluklanıp, azıcık nostaljiye izin verebiliriz. Fi tarihindeyiz ve eve bir Pentium 166 işlemcili bilgisayar duhul etmiş. Bu mevzu bahis bilgisayarın 3D hızlandırıcı nedir bilmeyen ekran kartının RAM'i takdire şayan, tam iki 2 MB. Zaten 32 MB da bilgisayarın RAM'i(ki zamanına göre üst düzey bir miktar). Bu canavar gibi makinenin içinde bir oyun var ki, ilk gördüğümde ağzım açık uzun süre seyrettiğimi bilirim. O gün bugündür hiçbir oyun beni o denli şaşkına çevirmemiştir. Aynı dönemlerde Duke Nukem ve Blood'ı da zevkle oynamışımdır, ama Quake'in hatırası çok başkadır. Oyunun o tuhaf gotik tasarımına hayran olmuştum, hâlâ da hayranım. Daha sonraki oyunlarında söz konusu gotik atmosfer ortadan kayboldu büyük oranda. Serinin diğer oyunlarından Quake 2 neyse de, Quake 3 beni pek ilgilendirmemişti, Quake 4'ü ise, bir defa monoton bir havada oynayıp bitirdim ve şahsını unuttum gitti, ama ilk Quake'i açıp oynarım hâlâ aklıma düştükçe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SOxuE4eTVzI/AAAAAAAAAKA/0YrZtLfUmQQ/s1600-h/fallout2_restoration.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 5px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SOxuE4eTVzI/AAAAAAAAAKA/0YrZtLfUmQQ/s400/fallout2_restoration.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254695895392540466" /&gt;&lt;/a&gt;Bir de Fallout var elbette. Post-apokaliptik bir geleceğe dair neredeyse hastalıklı bir merakla, yolda olmanın büyüsünü bir araya getirmiş bir şaheser. Kimse öylesine bir gelecekte yaşamak istemez, ama neden orada rol yapmayı bu denli sevdik ki? Bu sadece oyunlarla ilgili bir mesel değil. Neden böylesi bir bilim-kurgu romanının atmosferine bağlanırız ya da neden diyelim Mad-Max’i izlemek cezbedici? Hangi sebeple insanın köpek gibi süründüğü bir gelecek düşüncesinden bu denli zevk alıyoruz? Nedir bizi o çorak manzaralara yarı hüzünlü yarı hayran bir şekilde seyran ettiren? Sadece eğlencelik bir macera tutkusu mu? Ola ki, bir yanımız değiştirmek isteyip de beceremediğimiz şu düzenin kendi kendisini havaya uçurmasından medet umuyordur kim bilir. Böylece içten içe bir halta yaramamış uygarlık tarihini tabiri caizse resetleyip en başa dönme imkânı elde etmiş olmayı umuyoruzdur belki. Yeniden klanlar ve komünler sistemine doğru atılan uzun bir geri adım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat Fallout'un çizdiği gelecek manzarası, insanın dünyası ve genetik yapısı dumura uğrarken acımasız bir hayatta kalma mücadelesinin içine düşmüştür mâlum olduğu üzere. Yeryüzü nükleer bir yıkım ile süpürülmüş ve bir çöle dönüşmüştür, ama ot bitmeyen bu çorak topraklarda efendiler ve köleler, arsızlar ve hırsızlar hızla boy atmaktadırlar. Fallout'un alternatif gerçekliği militarize ve kaotik bir gerçekliktir. Bu hâliyle belki Hobbes'un devletler öncesi durum tasvirini onayladığını bile düşünebiliriz. Son teknoloji silah ve cephaneler ve envaî çeşit zararlı maddenin her yere nüfuz ettiği bu yeni dünyada bir adet su çipi bulmak için başımızı güvenli kovuğumuzdan çıkartırız, yaşam kurtarma derdindeyizdir ve epi topu bir su çipidir aradığımız, ama onu bulmak için haritayı boydan boya dolanmak zorunda kalınca anlarız ki, Süleyman haklıdır ve &lt;i&gt;güneşin altında yeni bir şey yoktur.&lt;/i&gt; Yeryüzünü yeşertmek yerine, insanoğlu birbirinin boğazına sarılmayı tercih etmektedir ısrarla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülâsa bellekte özel yerleri olan oyunlar bunlar, aynı Diablo gibi, AoE gibi, HoMM3 gibi. Gözlerimizdeki miyopiye naçizane katkıda bulunmuş, saatlerin nasıl aktığını anlayamadığımız zamanlarda sabahlara kadar çilemizi çekmişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat 2005’in sonlarına doğru oyunlarla arama belirgin bir soğukluk girdi. Merak duymaz bir ruh hâli çöktü üzerime. Arada bir açıp oynuyordum ama çok çabuk sıkılıyordum artık. Bir ara Heroes 5 oldukça vaktimi almıştır, onu hatırlıyorum sadece. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse her hâlükârda yeni makine bazı oyunları oynamak için yeterli şevki vermiş oldu. Böylece hızlıca bir giriş yapmış oldum. Üç haftada beş tane oyunu bitirmek fena bir skor olmasa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikli merakım Crysis'e dairdi ve ilk onu denemiş oldum. Esasında sistemleri bu denli zorlayan oyunlardan hazzetmem;  benim ideal dünyamda oyunlar ortalama sistemlerde rahatlıkla ve oyunun görsel zenginliğinden fazla taviz vermeden oynana bilmelidir. Dolayısıyla kaç kişi bu oyunu orijinal alıp doğru dürüst oynayamadı merak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuna görsel açıdan diyecek fazla bir şey yok, fakat bir tepede soluklanıp, Crysis'in becerikli grafik motorunun çizdiği manzaraları hayranlıkla seyrediyoruz olmamız simülasyonun doğası ve bizim onunla kurduğumuz ilişkiye dair düşünmeye sevk ediyor ister istemez. Sanal gerçeklikle Platonculuk arasında bir bağlantı kurmamak çok zor. Acaba diye düşünüyor insan, bu oyunu oynayanların kaçı o geniş ve yapay manzaralara gerçeğinden daha dikkatle ve uzun süre nazar ediyordur? Tabii bunun karşısında, &lt;i&gt;"gerçek hayat yalnızca başka bir penceredir(window)"&lt;/i&gt; mottosunu seslendirenlerden de olabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuna dönersek tekrar, Türkçe seslendirme mevzusu elbette takdiri hak ediyor. Fakat bu yapılana büyük bir lütuf olarak da bakmıyorum, çünkü özellikle doğu dillerine destek söz konusunda olduğunda oyun firmalarının bugüne kadar çok iyi bir sınav verdiği kanısında değilim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Crysis'in temel esprisi nano teknolojik giysinizden ibaret. Ortaya koyulan hikâyeden haz etmiş değilim açıkçası. Yerine göre Almanları, Rusları, Vietnamlıları, Korelileri, Ortadoğuluları vs. öldürme simülasyonu olarak oyun oynamak bunca zaman sonra çok rahatsız edici oluyor. Bugüne kadar oyunlarda gördüğümüz süreklilik arz eden bu mantık Amerikan ulus-uygarlık mitosunun da bir uzantısı, bir taşıyıcısıdır. Dünyalı ya da uzaylı "öteki"lerin şu bitmek bilmez tehdidinin oyunların itici gücü olmasına karşı daha fazla dikkat kesilmeliyiz. Özellikle aksiyon tarzı oyunlarda dünya dışı ırklarla ilişkilerimiz üçüncü sınıf bilim-kurgu romanlarındaki saldırgan ve sömürgeci mantığın kötü bir tekrarından başka bir şey değildir. Söz konusu taraflar dünyevî olduğunda ise daha da acınası bir durum ortaya çıkıyor. Amerikan merkezli ve apaçık marazî, paranoyak ve ahlâk dışı olarak nitelenmesi gereken ideolojik bir düşman kurgusu ile karşı karşıya kalıyoruz. Ayrıca şunu rahatlıkla iddia etmek mümkün: Oyunların gerçeklikle kurdukları giderek gelişen sahici ilişkiler şiddet içeren doğalarından dolayı her geçen gün biraz daha büyük bir etik soruna dönüşecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat şimdilik bu eleştirel kısmı bir kenara koyalım ve BioShock'tan devam edelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Big Daddy'nin boy gösterdiği o malum afişi ilk gördüğüm zaman bana fazlaca bir şey ifade ettiğini söyleyemem. Fakat sonra yılın en iyi oyunları listelerinde adını görmek biraz olsun merakımı uyandırınca, nedir ne değildir diye daha yakından baktım ve sonuçta mutlaka denemem gerektiğini düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SOxuKct5q1I/AAAAAAAAAKI/sgqI5FY1GKg/s1600-h/bioshock.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 5px 5px; cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SOxuKct5q1I/AAAAAAAAAKI/sgqI5FY1GKg/s400/bioshock.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254695991020989266" /&gt;&lt;/a&gt;İçsel dinamikleri ile seçkinci bir ütopik gayeden distopik bir kargaşaya kadar varan tuhaf ve trajik bir girişimin sürprizli ve sürükleyici hikâyesinin aforizmalar ve ilginç göndermeler eşliğinde işlenişi bir yana, Rapture'ın tasarımı özellikle dikkat çekici. Fikir tamamen orijinal olmayabilir, ama görsel olarak ortaya konulan manzara takdire şayan ve öyküyle çok iyi kaynaşmış. 20. Yüzyılın ortasına ait o renk cümbüşünün(ki zaman zaman Kar Wai Wong filmlerini hatırlatmadı değil) steampunk metinlerini andıran bir teknolojik yapıyla iç içe geçişi sûretiyle meydana getirilmiş fütüristik dizayn hayranlık uyandırıcı. Bu nedenledir ki, oyunda gezinmek çok zevkliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BioShock'ta var olduğu izlenimi veren RPG öğeleri çok tutarlı değil. Öncelikle oyun çok kolay, ancak yorgunluktan kaynaklanan bir konsantrasyon bozukluğu ya da boş vermişlik sonucunda güme gidebilirsiniz. Bu basitlik bizim oynanıştan ziyade öyküye daha fazla odaklanmamız doğrultusunda tasarlanmış olabilir, ama kişisel olarak ilerlemenin biraz daha zor olmasını tercih ederdim. ADAM manyağı ve acınası şehir sakinleri özellikle pompalı tüfeğiniz karşısında kayda değer bir direniş gösteremiyorlar zira. Plasmidlerinizin de bir ikisi dışında olmazsa olmaz bir tarafı yok, bu da oyunun seçime dayalı yönünü oldukça baltalamış elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BioShock belirgin bir şekilde karikatürize edilmiş olmasına rağmen, azımsanmayacak derecede duygusal bir yoğunluk barındırıyor. Little Sister'ların kaderini belirleyebilme mevzuu kendi adıma bir seçim meselesi sayılmazdı. İş oraya varınca elbette kurtarmayı tercih edecektim. Benim için daha ciddi sıkıntı Big Daddy ve Little Sister'lar arasındaki duygusal bağı gördükten sonra, Big Daddy'leri yolcu ederken sürekli rahatsızlık hissetmiş olmamdır. Neyse ki afacanları kurtarınca zırlamayı kesip teşekkür ediyorlar da biraz ferahlıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fort Frolic bölümüne hayran kaldığımı da belirtmeden edemeyeceğim, oyunun ruhunu en iyi o bölüm yansıtıyor kanımca. Dolayısıyla Salvador Dali hayranı, eli maşalı dahi psikopat Sander Cohen'a asla kıyamazdım ve kıymadım da. Ondan daha nice yeni sapkın sanat eserlerine vesile olmasını bekliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim Assassin's Creed'e: hani Yahya Kemal'in, &lt;i&gt;"Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul"&lt;/i&gt; mısralarını hatırlatan oyun. Eğer benim gibi durup dururken oyunlardaki yüksek yerlere çıkıp kendinizi aşağı bırakmak gibi marazî bir eğiliminiz varsa bu oyuna biçilmiş kaftan gözüyle bakabilirsiniz. Çünkü bu şerefeden o burca tırmanıp durmamız bir yana, ancak bazı sinema filmlerinde görebileceğiniz bir efekt eşliğinde adımıza yaraşır bir zarafetle ve artistik dalış yapan sporcuları kıskandıracak bir beceriyle aşağı süzüle biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunda şaşırtıcı olmayan tarihsel hatalar var elbette, ama asıl sıkıntısı bütün o görsel estetiğine rağmen, ne yazık ki, ulvî amacımız boyunca(!) ana suikastlara giden yolda aldığımız görevlerin kısıtlı ve yaratıcılık noksanlığından muzdarip olmasıdır. Yine de pek sıkıldığımı söyleyemem, çünkü oyun fazlasıyla eğlenceliydi. Bunda üçüncü bakıştan oynanan bir oyun için şaşılası basitlikte kontrollere sahip olmasının payı çok büyüktür elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iki kelime de Çernobil faciası ile Tarkovsky'nin Stalker'ını harmanlayan S.T.A.L.K.E.R.'a ayırabilirim sanırım(uzun bir süre FPS oynamasam da olur artık). Oyunun nükleer felaket sonrasına dair çizdiği görsel manzarayı etkileyici bulduğumu söylemeliyim. Mutasyona maruz kalmış itlerin meşum ulumaları, sık sık ortaya çıkan anomaliler, yağmur altındaki göz alıcı şimşek parlamaları ve tekinsiz sarımsı bir sis altındaki bataklık araziler terk edilmişlik ve gerilim hissini yerli yerince verebiliyor. 50 metre ileride düşman üssü varken birkaç yorgun Stalker'ın bir yol kenarına çöküp, ateş etrafında sıla öyküleri eşliğinde(!) gitar tıngırdatması falan da çok hoş olmuş(bu arada serbest çağrışım yaptı, Arkadi-Boris kardeşlere ait orijinal öykünün Türkçesi Yol Kenarında Piknik'tir, tabii bu pikniği yapan ve arkalarında pek çok gizemli "atık" bırakan Bölge’ye uzaydan geldiği düşünülen esrarengiz ziyaretçilerdir).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.T.A.L.K.E.R nispeten zor bir oyun;  yapay zekâ hakikaten çok sıkı savaşıyor. Bir de üstüne benim gibi başıboş ve zamansız dolanan bir tipseniz işler oldukça zora girebiliyor. Daha ağır, sıralı ve dikkatli oynamak gerekiyor açıkçası, yoksa zırt pırt ölmek işten bile değil. Bunun dışında geniş mesafeler için araç kullanımı olmaması ve biteviye yürümek zorunda olmamız fazla yorucu olmuş; bir de üzerine taşıdığımız ekipmana göre çabuk takatsiz kalıyor olmamız eklendiğinde bazen o kadar yolu tekrar tekrar sürünmek çileden çıkartıyor insanı, fakat bu yine de zorlu hayat şartlarını yansıtması bakımından gerekli bir eksik olarak düşünebilir. Yeni ek paketinde bu duruma kısmi bir çözüm getirmişler anladığım kadarıyla, ama artık benden bu kadar, taban tepe tepe takatim kalmadı. Oyunu oldukça kısa bir yoldan tamamladığım için pek hayırlı bir sonum olmadığını da eklemiş olayım. Tabii denildiği gibi bir musibet bin nasihatten iyidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, böylece zamanında oynayamadığım birkaç oyuna dair kısa kısa izlenimlerimi de geçmiş oldum. Bu arada Fallout 3'ü bekliyorum her şeye rağmen. Sistemi yenilememin esas nedenlerinden birisidir o. Gerçi oyunun yapısı oldukça değişmiş görünüyor. Geriye kalan ne kadar Fallout'tur ondan çok şüpheliyim. Fallout adıyla çıkan bir oyunu klasik izometrik görünüşü ile oynamayı arzu ederdim açıkçası. Lâkin yapacak pek bir şey de yok. Çok açık ki, konsolların varlığı bu tür oyunlar söz konusu olduğunda sağlıklı sonuçlar doğurmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu son bir ay içinde oyunların zamanı nasıl hiç ettiğini de yeniden hatırlamış oldum. Eğer oynarken benim gibi gidip gelen bir vicdan azabı duymaya başlamışsanız, işiniz zor demektir. Bir ebeveyn edasıyla, kaç saattir şu oyunla meşgulsün Vampir, zamanına yazık değil mi, diyen derinden bir ses rahatsız edip duruyor uzun süre oynayınca. O sesi umursuyor ve hak veriyor olmanız durumu daha kötü kılıyor sadece. Bir yandan Homo Ludens olduğunuzun yani oyun oynayan bir canlı olduğunuzun farkındasınız. Oyun sanal olsun ya da olmasın, oynamak sizin ontolojik bir parçanız. Oynamaya dair irrasyonel bir meyliniz var. Ama öte yandan oyunların felç edici ve bağımlılık yapıcı özelliğine karşı bir direnç gösteriyorsunuz. Ve bu sağlıklı bir direnç! Geçen ay içinde başka aktivitelere ayırmam gereken zamanın önemli bir kısmını oyun oynayarak geçirmiş olmam çok hoş bir durum değildi elbette. Neyse ki, geçici bir hevesti de normale dönmekte çok zorluk çekmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1"&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının sayfa altı videosu Emmylou Harris’ten geliyor. Eski ve neşeli bir Country şarkısı: &lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/x703a2_emmylou-harris-im-movin-on_music"&gt;&lt;u&gt;I’m Movin’ On.&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-3481185162061118304?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/3481185162061118304/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=3481185162061118304' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/3481185162061118304'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/3481185162061118304'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/10/bindik-bir-alamete-gideyoz-kyamete-hem.html' title='Bindik bi alamete, gedeyoz gıyamete, hem de oynayıvererekten.'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SOxuE4eTVzI/AAAAAAAAAKA/0YrZtLfUmQQ/s72-c/fallout2_restoration.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-1780605194557079683</id><published>2008-08-11T13:00:00.044+03:00</published><updated>2010-03-19T19:30:54.015+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim-Kurgu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Hayalle hakikatin dansı ya da bilim-kurgu...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bir süredir okunması elzem olan kurgu dışı çalışmalar nedeniyle kendi standartlarıma göre pek fazla roman ya da öykü okuyamamaktan muzdariptim, ama neyse ki, şu son bir aydır birikmiş pek çok kitabı seri biçimde okumak için zaman ayırabildim kendime. Elimde 400’e yakın fantastik ve bilim-kurgu türleri ile ilişikli kitap mevcut. Bunların hemen tamamını okumuş olsam da, aralarında daha önce ucuzdan bulup toptan aldığım ya da aldıktan sonra okumaya bir türlü fırsat bulamadığım kitaplar da var. Özellikle birkaç tane bilim-kurgu yapıtı nicedir fazlasıyla hakettikleri ilgiyi görmeyi bekliyorlardı ve şu arada onları okumuş bulundum. Söz konusu bu kitaplar hakkında yazmak arzusundayım,  ama önce bilim-kurgu edebiyatına dair bir girizgâh yapmak faydalı olacakmış gibi geliyor bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim-kurgu yazını iki temel ve sorunlu meseleye indirgenerek ele alınabilir gözüküyor. Bunlardan ilki bilim-kurgu'nun tarihsel ve yapısal özelliklerini ve izleklerini sorgular, onu hangi parametrelere bakarak ayırt edeceğimizi tartışır. İkincisi ise bilim-kurgu yazınının dünya ve insana dair söylemini ve bu söyleme biçilen değeri sorgular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç şüphe yok ki, bu meseleler ele alınırken yanıtlar kişisel bazda farklılık göstermeleri bir yana, hangi dönemi merkeze aldığınıza göre de oldukça değişecektir. Bu doğrultuda örneğin Amerikan BK'sunun Altın Çağı'ndaki genel manzarasının Ursula K. Le Guin'in üslûbundan nasıl çizildiğine bakabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bilim-kurgu’nun Altın Çağı’nda BK’un nasıl olduğunu biliyorsunuz. Tabii biliyorsunuz. Şöyleydi. Narin endamlı, işveli Laura, "Ah Profesör Higgins, n’olur antipastomadde çözeltimcisinin nasıl çalıştığını bana da anlatsanıza," diye cıvıldar. Sonra Profesör Higgins dalgın ama babacan bir gülümsemeyle laga luga altı sayfa kadar makinenin nasıl çalıştığını anlatır. Derken güneş yanığı yüzünde gergin bir gülümsemeyle Uzay Gemisinin Kaptanı içeri girer. Gözlerinde bir çelik ışıltısı vardır. Sigarasını yakıp derin bir nefes çeker. Laura saçlarını işveli işveli savurarak, "Ah Kaptan Tommy, bir sorun mu var?" diye sorar. "Sen güzel kafacığını yorma hiç," der Kaptan derin bir nefes çekerek. "Glubyalı Sümük Canavarlar dokuzbin gemilik bir filoyla sancak tarafımızdan yanaşıyor, hepsi bu."&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Fakat neyse ki BK yerinde saymadı. Bu türün tarihinden bahis geçecek biri Samsat'lı Lukianos’un M.S. II. Yüzyıla ait &lt;i&gt;Gerçek Öykü&lt;/i&gt; adlı uzun anlatısına kadar sürebilir izlerini. Daha ileride Kepler’in &lt;i&gt;Somnium&lt;/i&gt;’undan Poe’nun tuhaf öykülerine, Jules Verne’ın erken dönem maceralarına ve sonrasına dair sayısız eserden bahsedecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKAKI40AynI/AAAAAAAAAJA/bKXaFKbrEIY/s1600-h/300px-Amazing_Stories.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 3px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKAKI40AynI/AAAAAAAAAJA/bKXaFKbrEIY/s400/300px-Amazing_Stories.jpg" border="0" height="210px" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5233193914810288754" /&gt;&lt;/a&gt;Lâkin 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Lüksemburg kökenli ABD'li yazar &lt;i&gt;Hugo Gernsback&lt;/i&gt;, öykülerini &lt;i&gt;scientific fiction&lt;/i&gt;(bilimsel kurgu) başlığı altında yazmaya başlamasına kadar bu tür öykülerin özel bir adı olmadığını söyleyebiliriz. Genellikle fantastik-gotik yazın, ütopik ya da macera romanı bağlamında ele alınıyorlardı. Hâlbuki BK’nun tarihsel dinamiği, sosyolojik bağlamı ve yapısal özellikleri dikkate alındığında, fantastik ve gotik yazınla ya da polisiye ve ütopik romanla ve elbette realist yazınla pek çok açıdan ortaklığı olmasına rağmen, belirgin farkları olduğu ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla Gernsback'in sonradan ünlü pulp dergilerinden birine dönüşecek ve &lt;i&gt;Amazing Stories&lt;/i&gt; adını alacak olan bir dergi kurmaya girişmesi ve derginin ismini &lt;i&gt;Scientifiction&lt;/i&gt; olarak belirlemesi bir dönüm noktası olacaktır. Bu isim daha sonra bugün kullandığımız biçime evrilir: &lt;i&gt;Science-fiction.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim ve kurgu sözcüklerinin aldatıcı olabilecek şekilde bir araya getirilmesinden müteşekkil bu dilsel keşif Gernsback’in adını ölümsüz kılmaya yetmiştir ve bilindiği üzere yarım asırdır her yıl onun adıyla en başarılı bilim-kurgu ve fantezi yapıtlarına prestijli &lt;i&gt;'Hugo Ödülleri'&lt;/i&gt; dağıtılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta türe özgü bir isimlendirme ortaya çıkmıştır belki, ama adına bilim-kurgu denilen metinleri diğerlerinden ayıranın ne olduğu henüz çok muğlâktır. Nitekim elimizde tanım ve izlek belirlemeye dair envai çeşit girişim örneği vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan Norman Spinrad gibi bilim-kurgu etiketli yayınlanan her yapıtın bilim-kurgu olduğunu söyleyip kestirip atanlara rastlamak mümkün. Fakat elbette herkes bu denli bezgin ya da umursamaz davranmamıştır. Bilimsel formasyona sahip yazarlardan biri olan J.W.Campbell’da pozitif bilimlere bağlılık ve geleceğe dair bir öngörü beklentisi öne çıkar. BK’yu gelecekte gerçekleşmesi mümkün olaylar ve teknolojiler doğrultusunda bir yazın olarak algılayan çok sayıda yazar vardır. Onlardan biri olan Isaac Asimov şu tespitte bulunur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Modern bilim-kurgu edebiyatın, inatla bizi bekleyen yeniliklerin doğasını, olası sonuçları, olası çözümleri ele alan yegâne türüdür.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Robert A. Heinlein’in neredeyse tüm bilim-kurgu yapıtlarına uygulanabileceğini iddia ettiği tanım ise şöyle olacaktır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Sağlam bir şekilde, geçmişin, bugünün ve gerçek dünyanın yeterli bilgisine ve doğa hakkında bütüncül bir anlayış ve bilimsel yöntemin önemine dayanan, gelecekte mümkün olaylara dair gerçekçi spekülasyon.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Genelde Yeni Dalga içinde anılan yazarlar ise fütüristik bakıştan ziyade bugüne ve düne dair anlamlı bir okumadan yanadırlar. Bu doğrultuda Brain W. Aldiss, BK’nun gotik ve post-gotik köklerine dikkat çekerken, onun insan ve konumuna dair bir sorgulama olduğunu iddia eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir bağlamda Theodore Sturgeon ise &lt;i&gt;'If fiction'&lt;/i&gt; denilen bir yapıdan bahsedecektir. If fiction'la kastedilen, 'eğer şöyle olsaydı nasıl olurdu?' tasavvuruna dayalı bir anlatıdır. Onun &lt;i&gt;Venus Plus X&lt;/i&gt; romanı bunun iyi bir örneğidir. En bilinen örneklerden biri ise Philip K. Dick’in &lt;i&gt;The Man in the High Castle&lt;/i&gt; adlı yapıtıdır ve bu kitabın kurgusu İkinci Dünya Savaşı’nı Alman tarafı kazansaydı neler olabileceği varsayımı üzerine kurulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı edebiyatının en önde gelen teorisyenlerden biri olan Northrop Frye’ın temel ilgi alanlarından biri edebiyat-mit ilişkisidir. Özetle Frye’a göre edebiyat, mitin gelişiminin içsel ve kaçınılmaz bir parçasını oluşturur. Bu bağlamda BK için, &lt;i&gt;romantizmin mite eğilimli bir biçimi&lt;/i&gt; diyecektir. BK’yu mitle ilişkilendiren bir başka yazar da Le Guin olacaktır. Jung’un izinden giden ve arketipler üzerinden düşünmeyi seven Le Guin’e göre bilimkurgu mit-yapıcı özelliklere sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanım çabalarındaki en etkili ve kapsamlı girişimin Darko Suvin’e ait olduğunu söyleyebiliriz. Suvin öncelikle edebi yazını iki temel biçime ayırır: İlki Naturalist yazındır ve her çağın ana akımını oluşturmaktadır. Bu yazıyı ilgilendiren ikinci biçimin belirleyici özelliği olarak Rus Biçimcilerin ostranenie ve Brecht’in verfremdung kavramları ile ilişkili olan estrangement terimini önerecektir. Bu terimle ifade edilen verili gerçekliğin alışılmış algılamalarının aşılmasına dönük bir yabancılaştırmadır ya da tercihen yadırgatma diye karşılayabiliriz onu. Mitler ve masallar öteden beri böylesi bir yabancılaştırma/yadırgatma içerirler, fakat bilim-kurgu, onlardan farklı olarak yadırgatma etkisini &lt;i&gt;bilişsel&lt;/i&gt;(cognitive) formlar içinde kurmaktadır. Bu doğrultuda bir BK eseri yadırgatıcı bir alternatif gerçeklik inşa etmekle birlikte, bunu bir masal ya da fantezi de olduğu gibi aşırı serbestçe ve metafizik bir formda kuramayacak demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim &lt;i&gt;The Wonderful Wizard of Oz&lt;/i&gt;(Oz Büyücüsü) adlı fantastik öyküyü okuyoruz ve karşımıza ilk olarak beyinsizlikten muzdarip bir korkuluk(aman ne şaşırtıcı!), kalp arayan bir teneke adam(arkaik bir robot) ve son olarak da cesaretsiz bir aslan çıkıyor. Oz Büyücüsü’nü şimdilik bir kenara bırakabiliriz. Zîrâ ikinci bir kitabımız daha var; bir BK ve adı da &lt;i&gt;Frankenstein&lt;/i&gt; ve içinde o aşina yapay yaratık(bir nevi homunculus!) terör estiriyor. İmdi bu iki yaratıyı birbirinden ayıranın bilişselliğe dair nitelikleri olduğunu söyleyecektir bize Suvin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oz Büyücüsü’nün yazarı L. Frank Baum, bir korkuluğun canlanmasının nasıl mümkün olduğu ile zinhar ilgilenmez. Kalkıp bu imkânsız olaya dair mantığa hitap eden açıklamalar yapmaya girişmez, bu zerrece umurunda değildir. Onun sizden ricası, Tolkien’in &lt;i&gt;inançsızlığın istekli olarak ertelenmesi&lt;/i&gt; diye tarif ettiği okuma olacaktır. Hatta başlarda bir ara öykünün kahramanı olan Dorothy kızımız durumdan hafif işkillenince(ne öyle cadılar, katırkuturcuklar falan!) Kuzeyin İyi Cadısı bakın ne cevap verir ona:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Yanılmıyorsam uygar ülkelerde artık ne cadı, ne büyücü, ne de sihirbaz kaldı. Gördüğün gibi, Oz Ülkesi uygar bir yer değil, hiç de olmadı zaten, çünkü dünyadan çok ayrı yaşıyoruz biz. Bu yüzden ülkemizde cadı da var büyüce de.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Böylece Dorothy, Kansas’ı geçince bu tür tuhaflıkların olağan olduğunu anlayıp, ısrar etmez ve onları olduğu gibi kabullenir. Eğer biraz izanınız varsa siz de öyle yapmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mary Shelley ise Frankenstein’ın Canavarı’nı yaşadığı uygar dönemin güncel bilimsel deney ve tartışmalarına yaslar. Kitaba yazdığı önsözlerde eserinin esin kaynağı olarak Luigi Galvani ve Erasmus Darwin’in çalışmalarına işaret edecektir. O günlerde Sir James Murray gibi popüler isimlerin elektrikle ilgili tuhaf tezleri yayınlanmaktadır. Elektriğin bir şekilde ruh görevini yapıp yapamayacağı gibi tartışmalar alıp yürümüştür. Dolayısıyla yazıldığı bu paradigma içinde Frankenstein bilişsel bir nitelik kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzerliklerinden dolayı, Shelley’nin canavarı ile Gustav Meyrink’in Golem’ini kıyaslamak da yararlı olabilir. Zîrâ biri düzmece olsa da bilimin, diğeri ise mistik bir geleneğin, Kabala’nın ürünüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKAK-Y-vuuI/AAAAAAAAAJI/EFbWfXyaW5E/s1600-h/How_to_Save_the_World.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 2px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKAK-Y-vuuI/AAAAAAAAAJI/EFbWfXyaW5E/s400/How_to_Save_the_World.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5233194833978309346" /&gt;&lt;/a&gt;İsterseniz bu mesele doğrultusunda biraz daha güncele gelelim ve ışıktan hızlı yolculuklar içeren BK öykülerini ele alalım. Bilimsel olarak elimizde ne var? Einstein’ın özel görelilik kuramının koyduğu limit olarak ışık hızı. BK yazmaya niyetlenmiş hemen herkese tebelleş olmaktadır bu kuram. Çünkü uzaydaki devasa mesafeler üst limit ve kuramsal olarak erişilmesi imkânsız olan ışık hızını bile çok yetersiz bir pozisyona itiyor(örneğin en yakın yıldız olan Proxima Centauri’ye ulaşmak ışık hızı ile bile dört yıldan uzun sürer; galaksiler arası yolculuk söz konusu olduğunda ise en yakın galaksi olan Andromeda 2.2 milyon ışık yılı kadarcık uzakta olacaktır). Elbette sorunu aşmanın teorik yolları var. Örneğin solucan deliği ya da uzay-zaman bükülmesine dair bilimsel çalışmalar birer çıkış kapısı olabilir. Ama her zaman bu kadar somut teorik bilime dayalı kurgular olmuyor elimizde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnek olarak, Ursula K. Le Guin’in roman ve öykülerinde kullandığı &lt;i&gt;'yanıssal'&lt;/i&gt; adlı teknolojiyi ele alabiliriz. Bu mevzubahis zamazingo uzayda anında iletişim kurmayı sağlıyor. Diyelim siz Urras adlı gezegenden Hain adlı gezegene gitmek için bilmem kaç yıl yolculuk yapıyorsunuz ama iş haberleşmeye gelince onu anında yapabiliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir teknolojiye bilim elbette imkânsız gözüyle bakacaktır. Çünkü haber dediğimiz zaten farklı dalga boylarındaki ışıktır ve doğal olarak hız sınırı da ışığın boşluktaki hızı olacaktır. Velhasıl yanıssal mevcut bilimsel paradigma içinde geçersiz bir tasarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim bildiğimizi Le Guin de biliyor elbette. O da böyle bir teknolojinin bilimsel olarak saçma olduğunun farkında. Ama aynı zamanda sezgisel açıdan tatmin edici olduğunu söyler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki yapıtlarında işi biraz daha ileri götürür ve uzayda ışıktan hızlı yolculuklar için yeni bir teknoloji ortaya atar: &lt;i&gt;Çörtme Teorisi&lt;/i&gt;’dir adı. Artık uzay gemileri yıllarca yolculuk etmekten kurtulup bir yerden başka bir yere anında çörtebilmektedir. Peki, bu nasıl olacak? Açıklamayı Le Guin’e bırakalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bu yeni uyduruk teknoloji en az yanıssal kadar imkânsız, ayrıca da sezgi-dışı olduğundan, uyduruk bir izahat bulmak için vakit harcamadım. Sadece ismini koydum: Çörtme teorisi. Yazarların ve ariflerin bildiği gibi, asıl olan isimdir.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kısacası nasıl olduğu önemsiz, çörttüm oldu diyor. Aynı ünlü serisinde benzer bir sorunla ilgilenen Frederick Pohl’un Heechee gemilerinin kütlesizleştirme işlemini hangi ahval ve şeraitte başardığından bahsetmemesi gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat elbette bu türden ne idüğü ve nasılı belirsiz teknolojilerin varlığı yazarların öykülerini BK olmaktan çıkarmıyor. Eğer böyle olsaydı, elimizde BK demeye değer bir yazın kalmazdı. Önemli olan yazarın öyküyü yazarken mevcut bilimsel paradigmanın farkında olarak yazıyor olmasıdır. Le Guin’in Çörtme Teorisi saçma olabilir, ama yazarın özel görelilik kuramının sınırlarının içinden yazıyor, onu tanıyor, ciddiye alıyor ve aşmaya çalışıyor olması eserini bilişsel kılar. Burada bilimin esas rolü bir arka plan oluşturmasıdır ve bu rol çok basite indirgenmediği sürece, bilimsel çerçeveyi ihlal eden kurgusal teknolojilerin ve diğer öğelerin saftirik ve düzmece doğası fazlaca önemli olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldı ki, yazar çok basitleştirerek ve böylece bilişsel olanın sınırlarını zedeleyerek yazsa bile, bu defa da kurtarıcı olarak uzman olmayan okur faktörü devreye girer. Bu bağlamda geçen yıl kaybettiğimiz Stanislaw Lem’in tespitlerini anabiliriz. Lem, gerçek dünya ile fantastik dünya arasındaki geçişkenlikten bahsederken, bulanık mantığın sahasına girer ve kelleşen kafa paradoksunu örnek verirken şöyle yazar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bu saçla dolu bir kafanın kelleşme süreciyle aynı türdendir: yüz teliniz dökülse, hatta bin telinizi kaybetseniz bile kel olmazsınız. Peki, kellik ne zaman başlar? 10.000’inci saçla mı yoksa 10.950’ciyle mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdeal ortalamayı belirleyecek bir insan olmadığından, kel kafa paradoksu gerçekçi kurguda da mevcuttur. Ama bu durumda en azından bir rehberimiz, uygun olan ya da uygun olmayanı ayırt etme imkânı sunan bir aygıtımız zihnimizde mevcuttur. Geleceğin ya da galaktik imparatorlukların tasvirlerini okuduğumuzda bu rehberi kaybederiz. Bilim-kurgu, okurun bu eleştirel aygıtının felç oluşundan faydalanır. Fiziksel, psikolojik, sosyal, ekonomik veya antropolojik olayları basitleştirdiğinde, yaptığı tahrifatlar anında ve hataya mahal vermeyecek şekilde fark edilmez. Okuma esnasında okur genel bir rahatsızlık hisseder, tatminsizlik yaşar ama aslında nasıl olması gerektiğini bilmediğinden genelde açık ve anlamlı bir eleştiri geliştiremez.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKALtRcv-wI/AAAAAAAAAJQ/ZN-CmcQIpX8/s1600-h/XXX_0172_Chris_Foss_Untitled.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 2px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKALtRcv-wI/AAAAAAAAAJQ/ZN-CmcQIpX8/s400/XXX_0172_Chris_Foss_Untitled.jpg" border="0" height="180px" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5233195639410522882" /&gt;&lt;/a&gt;Bundan sonrası için Suvin’in &lt;i&gt;extrapolative&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;analojik&lt;/i&gt; yöntemi tercih etmesi bakımından iki tür bilim-kurgu yazını tanımladığını belirtmemiz gerekecek. Extrapolative kurgu, verili bir durumdan yola çıkıp ileriye dönük kestirimler yapmayı içerir. Bilindik bazı ütopya ve karşı-ütopyalar ve yine bütünüyle fütürolojik yapıtlar bağlamında ele alınmaları açıkça hatalı olsa bile P.K.Dick, J.G. Ballard gibi yazarların bir takım dikkate değer kestirimlerini(hatta abartıp kehanet diyecektir bazı eleştirmenler) barındıran yapıtları extrapolative BK’nun en sağlam örnekleri arasında sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Analojik kurgu ise daha fazla yadırgatma unsuru taşıyacaktır. Çünkü bu yöntem benzeşimlere dayalı ve daha az ampirik niteliklidir. Dolayısıyla bu tür bir kurguda yabancı canlı türleri görebiliriz, bunlar insansı olmayabilirler ya da öykünün üzerinde geçtiği mekân açıkça fantastik nitelikler taşıyabilir. Analojik BK'nun en iyi örnekleri temelde gelecekteki değil, geçmiş ve bugünümüze ait sorunlar üzerine otururlar. Bu tekniği kullanmada en önde gelen yazarlardan biri olan Le Guin, BK’nun ön bilici değil, betimleyici olduğunu ve BK’da geleceğin diğer pek çok şey gibi bir metafor olduğunu öne sürerken, fütüristik beklentilerden memnuniyetsizliğini şöyle dillendirir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Sistemler biliminin büyük mahşeri grafiklerini sergilediği Fütürolojik Kongrelere davet edilmek, gazetelerin 2001 yılında Amerika’nın nasıl olacağı konusunda bir-iki çift laf etmemizi istemesi falan hoş şeyler de, feci bir hata yapılıyor. Ben bilim-kurgu yazarım, bilim-kurgu da gelecek hakkında değildir. Gelecek hakkında bildiklerim sizden daha fazla değil, hatta büyük olasılıkla daha az.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Yazının başında BK çok yol aldı demiştik demesine, ama yine de hem BK hem de fantezi türlerine ait kitapların yüzde doksandan fazlasının ne yazık ki, tecimsel eğilimli fabrikasyon ürünler olduğunu ve edebî kıymete hâiz olmadığını itiraf etmemiz gerekiyor. Geriye kalan küçük dilimin içindeki eserlerse ana akımın en başarılı örnekleriyle kıyaslanabilecek düzeydedir. Üstte bazılarına değindiğimiz, Ursula K. Le Guin, Stanislaw Lem, J.G. Ballard, P. K. Dick, Karel Capek, Ray Bradbury, William Gibson, Frank Herbert, Aldous Huxley gibi pek çok yazarın BK’nun dikkate değer bir yazın hâline gelmesinde büyük payları olduğunu söylemeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKAMNPVFI0I/AAAAAAAAAJY/9Q6_FU1DUBo/s1600-h/Gene_Wolfes_Book_of_Days.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 5px 5px; cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKAMNPVFI0I/AAAAAAAAAJY/9Q6_FU1DUBo/s400/Gene_Wolfes_Book_of_Days.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5233196188597297986" /&gt;&lt;/a&gt;BK’nun bilim ve teknoloji konusundaki beklentileri temel bir tartışma mevzusu olmuştur. Bu bağlamda Amerikan BK geleneğinin tek tük sesler dışında uzun süre çok iyimser bir eğilim gösterdiğini söyleyebiliriz. Modern BK’nun kurucusu olarak işaret edilen H.G.Wells’in duruşu da epey tartışılmıştır. Anlaşılıyor ki, Wells yaşamının farklı dönemlerinde farklı eğilimler göstermiş. İçindeki ütopyacı ve karşı-ütopyacı kutuplar fani ömrü boyunca çatışıp durmuşlar. Son dönemlerindeki bir yazısında, kendisine dönük olarak ilerlemeci isnatlarına açık bir şekilde itiraz ettiğini görürüz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Sayısız insan benim hakkımda öyle düşünmeyi seçse bile, asla ilerlemenin kaçınılmaz olduğunu düşünmedim ya da ileri sürmedim.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Bu ifadeyi doğrulayacak şekilde, İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde 1908’de yazdığı &lt;i&gt;The War in the Air&lt;/i&gt; kitabını yeniden yayınlar ve önsözünü şu sitemle bitirir: &lt;i&gt;"Size söyledim lanet aptallar."&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de ondaki ütopyacı iyimser eğilimlerden dolayı açık bir Wells karşıtı olan, Aldous Huxley, ünlü yapıtı &lt;i&gt;Brave New World&lt;/i&gt;(Cesur Yeni Dünya)’ü, &lt;i&gt;Wells’yen ütopyanın dehşeti üzerine yazılmış ve ona bir başkaldırı olan, gelecek hakkında bir romandır,&lt;/i&gt; diye tanımlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKAMoB1lQgI/AAAAAAAAAJg/5waDH0f1OCo/s1600-h/The_Penultimate_Truth.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 3px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKAMoB1lQgI/AAAAAAAAAJg/5waDH0f1OCo/s400/The_Penultimate_Truth.jpg" height="217" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5233196648831992322" /&gt;&lt;/a&gt;1940’ların ateşli atmosferinde 30 yıl kadar gecikmeli olsa dahi, ayakta kalan lanet aptalların Wells’in ya da Huxley’nin uyarısından yüz çevirmesi çok zordu. İkinci Dünya Savaşı’nın Batıda yarattığı kaosun ve Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının bilim-kurgu yazını içinde bir dönüşümün fitilini yaktığını söyleyebiliriz. Tüm bu amansız yıkım insanların bilim ve tekniğin sonuçlarına dair optimist beklentilerini çok yaralamıştır ve neticede Rönesans’dan beri dilden düşmemiş olan, ilerlemeye dair meta-söylem geniş çaplı bir kuşkuya maruz kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmeler, altmışlarda Vietnam Savaşı’nın etkisiyle bilenmiş karşı-kültür hareketlerinden de güç kazanarak, temelleri Micheal Moorcock öncülüğünde İngiltere’de atılan &lt;i&gt;New Wave&lt;/i&gt;(Yeni Dalga) akımına çıkar ve bu akım BK’nun niteliksel gelişiminde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Yeni Dalga akımı BK’nun yerleşik dinamiklerine radikal bir saldırıdır ve bu doğrultuda BK teknoloji fetişizminden kurtarılmaya çalışılırken pozitif bilimlerden uzağa çekilmiş ve yerine beşeri bilimlerle daha içli dışlı eleştirel bir anlatı oluşturulmaya çabalanmıştır. Ayrıca yine bu akım içinde dil ve üslûp bağlamında yeni bir takım arayışlar ortaya çıktığını görürüz. Elbette hard bilim-kurgu yanlısı yazar ve eleştirmenler Yeni Dalga akımının bilim-kurgusal niteliğini sorgulamaktan geri kalmazlar. Örneğin Asimov yeni eğilimlerin bilim-kurgu yazınını sulandırdığını söyleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKAM4JNGuUI/AAAAAAAAAJo/NZX6QbDw04A/s1600-h/Luis+Royo+-+The+Announcement.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 5px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKAM4JNGuUI/AAAAAAAAAJo/NZX6QbDw04A/s400/Luis+Royo+-+The+Announcement.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5233196925687609666" /&gt;&lt;/a&gt;Seksenlerin ortalarına gelindiğinde, bir yandan post-modernizm tartışmaları sürerken, öncülüğünü Sterling, Rucker ve Gibson’ın yaptığı ve BK’yu siber uzay ve sanal gerçeklik temalarına taşıyan &lt;i&gt;Cyberpunk&lt;/i&gt; akımının ortaya çıktığını görüyoruz. Cyberpunk terimi ilk kez Bruce Bethke tarafından, tarihin ilginç bir cilvesi olarak Amazing Stories içinde kullanılacaktır. Bu akım teknoloji merkezli BK’ya bir dönüştür şüphesiz, ama teknolojiyi sorunsallaştıran ve oldukça keskin eleştiriler barındıran bir dönüş olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün BK eskisi kadar verimli bir tür değil. Bunun nedenleri arasında giderek karmaşık bir yapı alan pozitif bilimlere nüfuz etmenin zor olması ve teknolojinin yetişmesi güç hızı gibi etkenlerin yanında, fantastik edebiyatın Tolkien sonrası yükselişini anabiliriz. Bu süreçte, genç yazarların yanında, Le Guin ve Zelazny gibi pek çok eski bilim-kurgu yazarının fantezinin neredeyse sınırsız görünen anlatı gücünün çekiciliğine kapıldığını gördük.  BK içinde de bu sürece uygun olarak, Tim Powers ve James P. Blaylock gibi bazı yazarlar BK yazınını geçmişe yansıtma yoluyla yeni bir açılıma gittiler. Genellikle Viktoryen dönemde geçen bu alt-türe buhar makineleri dönemine yoğunlaşmış bir yazın olması dolayısıyla &lt;i&gt;Steampunk&lt;/i&gt; denilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neticede BK eskisine kıyasla daha az yazılıyor ve okunuyor olmasına rağmen, artık önceki örnekleriyle birlikte çok daha oturmuş bir yazın olarak görülebilir. Özellikle Yeni Dalga ve Cyberpunk dâhilindeki BK yapıtları, içinde yaşamakta olduğumuz dünyaya ve insana dair söylemlerinin derinlikli ve dikkate değer olduğunu pek çok kez kanıtlamış, ana akımın nüfuz edemediği ya da düpedüz tıkandığı alanlarda ne denli yetkin olduklarını göstermişlerdir. Bu nedenledir ki, henüz yarım asır önce ucuz maceralar olarak imlenen ve 'aşağı edebiyat' yaftasına mahkûm görünen BK’yu bugün Baudrillard, Jameson, Zizek, Haraway gibi önemli teorisyenlerin metinlerinde işlenirken görmek kimseyi şaşırtmamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, benim gözümden BK’nun tarihsel gelişimi ve tanımsal bir bağlam içinde ele alınmasına dair çabaların olabildiğince kısa ve eksik özeti böyle. Kitaplar hakkında da birkaç şey yazacağımı söylemiştim başta, ama bu yazı şu haliyle bile fazla uzun gözüküyor, dolayısıyla bir sonraki yazıya bakacağız artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1"&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının bonus videosu, çoklarınca en önemli keman virtüözü kabul edilen Jascha Heifetz’den geliyor: &lt;a href="http://www.dailymotion.com/relevance/search/jascha/video/xmwy0_jascha-heifetz-paganini-caprice-no_music" target="blank"&gt;&lt;u&gt;Paganini Caprice No 24&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-1780605194557079683?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/1780605194557079683/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=1780605194557079683' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/1780605194557079683'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/1780605194557079683'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/08/hayalle-hakikatin-kesiimi-ya-da-bilim.html' title='Hayalle hakikatin dansı ya da bilim-kurgu...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SKAKI40AynI/AAAAAAAAAJA/bKXaFKbrEIY/s72-c/300px-Amazing_Stories.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-2025122115089325681</id><published>2008-07-17T04:23:00.023+03:00</published><updated>2008-07-17T19:03:08.520+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Şairler ve Şiirler Arasından (4)</title><content type='html'>&lt;font color="#755693"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Armalar&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı sözler karanlıkta söylenir &lt;br /&gt;bazı sözler hiçbir zaman &lt;br /&gt;karşı karşıya kaldığımız armalardır &lt;br /&gt;yüzümüzü parça parça aydınlatırken &lt;br /&gt;uzaktaki ateş &lt;br /&gt;yalnızca onlardır konuşan ve hatırlayan &lt;br /&gt;simgelerde çökelir mağmalaşır tarih &lt;br /&gt;armalanmış rüya ölü dil &lt;br /&gt;bazı anlar için çözer kendini &lt;br /&gt;sökülür taşınır çerçeve başka deneyimlere &lt;br /&gt;yüzümüze değen alev &lt;br /&gt;kadar içimizdeki çakım &lt;br /&gt;belirler bizi ve kendi karanlığına döner &lt;br /&gt;simgelerin dilsizliğinde &lt;br /&gt;karşı karşıya dururken biz &lt;br /&gt;armalardır her şeyi kararlaştıran &lt;br /&gt;bazı sözler karanlıkta söylenir &lt;br /&gt;bazı sözler hiçbir zaman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;- Murathan Mungan -&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;font color="#755693"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;Kederkolik&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke güz olsaydım&lt;br /&gt;keşke güz olsaydım&lt;br /&gt;keşke sessiz&lt;br /&gt;hüzünlü&lt;br /&gt;güz olsaydım&lt;br /&gt;arzularımın yaprakları&lt;br /&gt;bir bir sararsa&lt;br /&gt;güneşi gözlerimin&lt;br /&gt;soğusaydı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göğsümün göğü dertle dolsa&lt;br /&gt;bir keder tufanı pençelerini geçirip ruhuma&lt;br /&gt;gözyaşlarım yağmurlar gibi&lt;br /&gt;eteğimi boyasaydı...&lt;br /&gt;Vah!&lt;br /&gt;Ne güzel olurdu&lt;br /&gt;güz olsaydım&lt;br /&gt;vahşi&lt;br /&gt;cıcıl cıvıl olsaydım&lt;br /&gt;ilahî şiirler okusaydı&lt;br /&gt;bir şair gözlerime...&lt;br /&gt;Kıvılcımlar çaksaydı yanımda âşıkların kalbi&lt;br /&gt;ateşi kızgınlığında gizli bir derdin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim teranem&lt;br /&gt;kanadı kırık esintiler misali&lt;br /&gt;keder kokuları yığsaydı&lt;br /&gt;yorgun gönüllere&lt;br /&gt;karşımda&lt;br /&gt;gençlik kışının acı çehresi&lt;br /&gt;arkamda&lt;br /&gt;yazı kavgası bir yıldırım aşkının&lt;br /&gt;gönlümde&lt;br /&gt;kederlerin&lt;br /&gt;acının&lt;br /&gt;karamsarlığın konağı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke güz olsaydım&lt;br /&gt;keşke güz olsaydım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;- Furûğ Ferruhzâd -&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;font color="#755693"&gt;&lt;u&gt;&lt;b&gt;İki Şey, Pas ve Gam&lt;/b&gt;&lt;/u&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kime özendim de çekildim&lt;br /&gt;kendi içime, şu ücra kente&lt;br /&gt;çekildim ve tersine çevirdim&lt;br /&gt;o murahhas defteri.&lt;br /&gt;&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp Seninki dahil&lt;br /&gt;unuttum ezberimdeki yüzleri,&lt;br /&gt;adına Yalnızlık denilen bir fikri&lt;br /&gt;özenle emziriyorum işte&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;İki şey, pas ve gam üst üste!&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kime imrendim de çekildim&lt;br /&gt;kendi içime, şu ücra kente,&lt;br /&gt;kopardığımı sanıyormuşum meğer&lt;br /&gt;o malûm zinciri.&lt;br /&gt;&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp İşte Kalbim&lt;br /&gt;nasıl da bencil ve cimri&lt;br /&gt;nasıl da kalbimle birlikte&lt;br /&gt;tatlandırıyor kursağındaki zehri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Yol var mıdır Ölüm'den öte?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp&amp;nbsp -Vardır elbette!&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;- Hüseyin Ferhad -&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;i&gt;"Kederli şairlerin şiirlerine öyle daldım ki öngörülü davranıp giysilerime olta iğneleri takmasaydım bir daha yeryüzüne çıkamayabilirdim, ha, ha! O dayanılmayacak kadar acı verici derinliklerde kalırdım!"&lt;/i&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle diyor Peake'in bir kahramanı. Ey okur, bu satırlarla haşır neşir olabildiğine göre sen de bu kederli şairler arasından bir yolunu bulup geçebilmişsin demektir ve böylece 'diptekiler' bölümümüzü görmeye de hak kazanmışsındır elbette. Bu defaki güzide videolarımızın ilkini tanınmış bir Alman folk metal grubunun çalışmalarından seçtik: &lt;a href="http://www.dailymotion.com/pyr0ss/video/x2jr4e_in-extremo-villeman-og-magnhild-wac_music"&gt;&lt;u&gt;In Extremo - Villeman Og Magnhild&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;. İkincisi ise yine Almanya'dan olmakla birlikte, bir doom metal örneği: &lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/x65pw7_empyrium-die-schwane-im-schilf_music"&gt;&lt;u&gt;Empyrium - Die Schwäne Im Schilf&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-2025122115089325681?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/2025122115089325681/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=2025122115089325681' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/2025122115089325681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/2025122115089325681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/07/airler-ve-iirler-arasndan-4.html' title='Şairler ve Şiirler Arasından (4)'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-4772306779347246115</id><published>2008-07-03T15:23:00.153+03:00</published><updated>2010-03-19T19:07:23.388+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><title type='text'>İran ve Militarizm...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SGzQvxibUHI/AAAAAAAAAIw/eg1VhCxRVBw/s1600-h/ketlenmi%C5%9F+halk.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" height="215px" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218775587385725042" src="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SGzQvxibUHI/AAAAAAAAAIw/eg1VhCxRVBw/s400/ketlenmi%C5%9F+halk.jpg" style="cursor: hand; cursor: pointer; float: left; margin: 5px 5px 5px 0;" /&gt;&lt;/a&gt;Blogda kitaplar üzerine yazarken, kurgusal edebiyat dairesinin dışına çıkmamaya gayret ettim genelde. Lâkin bu defa değinmek istediğim iki kitap da kurgusal olmayacak. Dışarıda ABD'nin İran’a müdahale ihtimalleri ve içeride Ergenekon soruşturması, yargı-muhtırası, kapatma davaları, bunların birbirleri ve vesayet rejimi ile bağlantıları yoğun biçiminde tartışılırken, söz konusu kitaplar da öyle ya da böyle bu mevzularla ilgililer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği üzere Türkiye’nin son otuz yılında hâkim politik söylem İran olma korkusuna özel bir ihtimam göstermiştir. Bu paranoid söylemin modası geçmediği gibi, son dönemlerde yanına bir de Malezya olma korkusu eklenerek alternatif zenginliği bile sağlandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii manzara böyleyken İran nasıl bir coğrafyaydı, tarihi hangi ahval üzere cereyan etmişti, sosyo-kültürel dinamikleri nelerdi, yakın geçmişte orada ne olup bitmişti ve o günden bugüne neler değişti?... benzeri sorular karşısında aynı ölçüde meraklı olmamamız normal olmalı. Özlüce söylersek pek bilgi sahibi olmamamıza rağmen politik sloganlar düzeyinde çok fazla atıf sahibi olduğumuz bir yer olagelmiştir İran.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim bu müzmin cehaletimize kısmen de olsa derman olabilecek bir kitap duruyor önümde. İran’ın son iki yüzyılına dair tutkulu bir tarih okuması. Hamid Dabaşi’ye ait bir çalışma, özgün adı Iran: A People Interrupted (İran: Ketlenmiş Halk).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın müellifi olan Hamid Dabaşi, Columbia Üniversitesi’nde İran Araştırmaları ve Karşılaştırmalı Edebiyat profesörü olarak görev yapıyor. Çalışmalarının çok yönlülüğü özellikle dikkat çekici, İslâm'la ilgili incelemelerinden, kendisinden haberdar olmama vesile olan İran sineması ile ilgili analizlerine kadar yayılıyor ilgi alanları. Özellikle Authority in Islam adlı yapıtı, Sünnî, Şiî ve Haricî dinamikleri, Max Weber’in karizmatik otorite kuramı merkezinde, Gibb ve Corbin gibi nisbeten sağlam batılı uzmanların ilginç açılımlarına da yaslanarak bir okumaya tâbi tuttuğu oldukça özgün çözümlemeler içeren bir çalışmadır. Yine bir süredir Birgün gazetesinde köşe yazıları yayınlanıyor olması dolayısıyla daha bir aşinalığımız var kendisine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca okurken yazarın kendisi ve İran’daki gençliğine dair ara ara ilginç ayrıntılar edinmeniz mümkün, fakat ben bayağı güldüğüm bir anısını eklemeliyim buraya, diyor ki: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Tahran’da genç bir aktivist öğrenci olduğum sıralarda, Stalinist sınıf arkadaşlarım benim Troçkist olduğumu düşünerek yanıma bile yaklaşmazlardı. Troçkistler de, Maocu olduğumu düşünerek bana yanaşmazdı. Maocularsa, hayır, alın sizin olsun, o bir anarşist derdi. Anarşistlere gelince, imkânı yok derlerdi – o bir Şiî. Bugüne kadar, onların neden bahsettiklerine dair en ufak fikrim olmadı.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Dabaşi, kitabı hakkında da oldukça iddialı:  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Kitabın sonuna geldiğinizde, İran hakkında ABD Dışişleri Bakanlığı, CIA, Pentagon, Johns Hopkins Üniversitesi’ndeki Paul H. Nitze Gelişmiş Uluslararası Araştırmalar Okulu, Hoover Enstitüsü, Heritage Vakfı ve diğer beş yeni-muhafazakâr beyin takımının -İran İslâm Cumhuriyeti’ndeki İslâmî Rehberlik ve İslâm Kültürü Bakanlığı’nın da bunlara dâhil olduğunu eklemeye lüzum görmüyorum-  bildiklerinin toplamından daha fazlasını bileceğinize sizi temin ederim. Onların bilmediği, umursamadığı, unutmayı yeğlediği, hiç öğrenmediği ya da size söylemeyeceği şeyleri biliyorum çünkü.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Elbette bu kitabın yaklaşık 300 sayfada İran’ın iki yüzyıllık yakın tarihindeki siyasal, sosyolojik, ekonomik, kültürel, ve sair yapıların ayrıntılı bir dökümünü vermesi beklenemez. Fakat seçici davranması kaçınılmaz olsa da alışıldık analizlerden farklı ve okunası bir çalışma ortaya çıkmış. Dabaşi’nin İran okumalarının zemininde yakın dostu da olan Edward Said’in etkisi çok belirgin. Eleştirilerinin merkezinde -Said’in de işaret ettiği üzere- sahtelikle itham ettiği gelenek-modern ikiliği yatıyor. Yazar bu ikiliğe alternatif olarak &lt;i&gt;sömürgecilik karşıtı modernlik&lt;/i&gt; tasavvurunu yerleştirme çabasında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun sömürgecilik karşıtı modernlik savı, batı modernitesinin özcü hastalıklarından arınmış, teleolojik önermelerden hoşnutsuz, çoğulcu ve kuşatıcı bir düşünceyi imliyor. Bu bağlamda İran’ın hem Pehlevi rejimi hem de devrim sonrası görmezden gelinen kozmopolit dokusunu hatırlatıyor okura. Özellikle Pehlevi rejiminde batılılaşma bağlamında alışıldık bir ulus inşa projesi devreye sokulduğu(ki Rıza Şah’ın en yakın esin kaynağı Kemalizm'dir) ve İran tarih ve dil bilinciyle Perslileştirilmeye çalışıldığı içindir ki, bu coğrafyanın geçmişten bugüne kozmopolit dokusu bir kenara itilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esasında böylesi homojenleştirme eğilimleri salt bir ulus inşası süreci ile de ilintili değildir, elbette onu da kapsayan ama temelde aydınlanma modernitesinin tek biçimliliği öne çıkaran hastalıklı dokusu yatar köklerinde ve modernizmin nüfuz ettiği her yerde etkisini bir şekilde göstermektedir. Dolayısıyla modernizmin iki büyük tarihsel eleştirisi olan romantizm ve postmodernizme dönüp şöyle bir nazar ettiğimizde, eleştirilerinin bu bağlamda nasıl yoğunlaştığını görmek hiç şaşırtıcı olmayacaktır. Romantiklerin dertleri çokluk ilkesi ve böylece olabilecek en çeşitli dünya vurgusu üzerinden dillenmişti(şüphesiz ki özellikle erken dönem romantikler, bunu yapayım derken pek çok metinlerinde Avrupa-Merkezci ve Oryantalist tasarılara bol su taşıdılar, ama bu meselenin daha farklı bir boyutudur). Postmodernler ise karmaların, nesnemsilerin amansız çoğalışı karşısında işe meta-söylemlerden şüphe etmekle başlayıp, yapısöküm pratikleri ile muğlâklığı, göreceliği, çokkatlı ve heterodoks yapıları neredeyse nihai bağlamlarına kadar süzdüler. Üstelik onlar bu tür analizler içinde yer yer romantiklerden daha da karamsar olabilmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Ortadoğu’ya nazar ederken bu coğrafyadan dünyaya bakmanın çok meşakkatli bir iş olduğunu hep göz önünde tutmak gerekiyor. Bu toplumların tarihsel belleği sömürgeciliğin, yarı sömürgeciliğin ya da modernizmin diğer yaban ve yıkıcı tezahürlerinin izleri ile doludur. Binlerce yıllık zengin geçmişlerine rağmen, yakın zamanların acı tadı çok daha yenidir onların damaklarında. &lt;i&gt;Tarih eski bir yastı&lt;/i&gt; ve artık silkinmekten başka çareleri olmadığını anladıklarında, önlerinde yığınla problem bulmuştular. Kılcal damarlar yoluyla tüm dünyaya enjekte edilen azgın kapitalizme karşı ne tepki vereceklerdi? Modernizm karşısında tavırları ne olacaktı? Bu ve benzeri belirleyici pek çok sorunun etrafında geniş bir yüksek gerilim hattı oluşuvermesi kaçınılmaz olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;80 öncesi sıklıkla Stalinist eğilimler de sergileyen Marksistler, her şeyden evvel, toplumlarındaki en başat unsur olan İslâm yokmuş gibi ya da onun etrafından dolanmaya çalışarak veyahut onun etkisini büsbütün tek boyuta ve basite indirgeyerek (en bariz örneği, Marx'ın orijinal metinindeki bağlamından koparılıp alınmış ve slogan haline getirilmiş 'kitlelerin afyonu' söylemi) ve bariz yanlış analojiler üzerinden okumaya çalıştılar bu coğrafyayı, ama din 14 asırlık tarihe nüfuz etmişken ve henüz hiçbir yere de kıpırdamamışken, bu tür okumalar oldukça naif kalıyordu ve onların salt negatif ya da umursamaz retorikleri toplumsal tabanla bağ kurmalarını çok zora sokmuştur. Ana muhalif unsur olan İslâmcılar ise, coğrafyadan coğrafyaya oldukça farklılık göstermekle birlikte, arkaik tartışmaların içine çok fazla gömülmüştüler ve yeni perspektifler oluşturmakta zorluk çekiyorlardı. Yine onlar, sık sık tersini iddia etseler de pratikte fazla ataerkildiler(gerçi bu konuda kimse geri kalmak niyetinde değildi). Üstelik batıyı doğru anlamadan önce aceleyle eleştirmek gibi bir alışkanlık edinmiştiler kendilerine; bu bağlamda refleks olarak tepkisel olabiliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçkinci ve erk sahibi eğilimlere gelince, onlar hem neredeyse tüm hegemonik sahaları kuşatmıştılar, hem de bu gerilim ortamında politikaya muhalif unsurların hepsinden daha hâkimdiler; oportünizmin dibine vurmakta ve iki yüzlülükte alkışlanası bir performans gösteriyorlardı. Marksistler, Liberaller, Milliyetçi ve İslâmcı muhalif unsurlar zamanla kendilerine karşı daha eleştirel olmayı öğrendiler ve pek çok ders alıp, pek çok irin akıttılar, fakat bütüne bakıldığında tüm bu zaman dilimi içinde en az değişenler malum otoriter ya da totaliter eğilimli egemen zümreler gibi gözüküyor. Dabaşi keskin bir İran İslâm Cumhuriyeti muhalifi olarak şu tespiti yapmakta bir beis görmeyecektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;İran demokrasi düzeyi bakımından Suudi Arabistan, Kuveyt, Mısır ve Ürdün gibi (hepsi de ABD müttefiki olan) gayri demokratik bölge devletlerinin birkaç ışık yılı ötesindedir...( ve bu durum) dünyanın bugün geldiği noktaya dair yapılmış en üzücü yorum olsa gerek.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Ve elbette Oryantalizm(bu terim özellikle Metis Yayınları tarafından "Şarkiyatçılık" diye karşılanıyor, ama dilbilgisel anlamda uygun bir karşılık değil, "Şarkiyat" daha sağlıklı duruyor) son birkaç on yıla kadar tartışmasız hükmünü sürüyordu batıda ve onun etkisine garkolmuş doğuda. Bu sistemli, yaygın ve gelişkin öğretiye göre Şark kendi kendisini temsil edemeyen ve dolayısıyla başkalarınca temsil edilmesi gereken bir sahaydı. İkisi de aynı kapıya çıkmaya müsait olarak ya kullanılacak ya da kurtarılacaktı. Edward Said, bütün diğer meziyetleri bir yana, yüreklendirici çalışmasındaki Foucault esinini de bariz biçimde öne çıkarak şöyle özetleyecektir meseleyi: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Şarkiyatçılıkta ortaya çıkan Şark, Şark’ı Batı bilgisine, Batı bilincine, sonra da Batı egemenliğine taşıyan güçler öbeği bütünü tarafından şekillendirilmiş bir temsil biçimleri dizgesidir&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Başka bir açıdan, o gezginlerin, yazarların, şairlerin, dilbilimcilerin, tarihçilerin, antropologların... Şark'ta aradığı, bulduğu, gördüğü ve diline doladığı neydi? Grosrichard'ı hatırlayalım: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Ve oradaki o ötekinin bana baktığına inandığım dünyaya gidip, ardına bakmaya çalıştığımda bulduğum şey, kendim ve bizim dünyamızdan başkası değildi.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Yine Hamid Dabaşi’nin çalışmasında çok haklı olarak isyan ettiği Fukuyama(son zamanlarda biraz da olsa izana gelmiş gibidir) gibi büyük bir iştahla kapitalizm lehine tarihin sonunu ilân edenler, saftirik bir batılı hastalığa işaret ediyorlardı yalnız. Dabaşi biraz da onlara inat bir İran tarihi yazdığını söyleyecektir. Ayrıca kitabı okurken, yazarın özellikle yeni-oryantalistlere ve daha özelde de Bernard Lewis ve havarilerine bol bol giydirdiğini göreceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülâsa manzara bunları resmederken, içten ve dıştan işaretlenmiş ve sanki yeryüzünce lanetlenmiş bu Şark'lı adamlar, nereye çevirseler başlarını başka bir sorun buldular karşılarında. Dertleri kaçsan kaçınılmaz, atsan atılmazdı cinstendi ve aceleyle çare ararken sürekli parçalandılar; düşünceleri şizofreniye meyleder oldu. Batılı tasarılar tarafından mâdunluğa itilmişlerdi ve sonraları bu mâdunluk konumunu aşmakta çok, pek çok zorlandılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şark'lı bir düşünür özellikle iç çıkmazlara dair teşhis ve tedavi adına şöyle yazacaktı: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;İslam dünyasının problemi onun lenduha gibi ağır atavizminde, savunmacı reflekslerinde, entelektüel tıkanmalarında ve bütün bunların üstünde dünyanın bütün suâllerine hazır cevapları olduğu yanıltıcı kurumlarında yatar. Belli bir tevazuu, değerlerin izafiliğinin belli bir anlayışını öğrenmek zorundayız.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Bu coğrafyada geçmişte aynı çatı altındaki sürekli ilişki kurmuş toplumların, farklı haritalara hapsedildikten sonra birbirlerine nasıl yabancılaştıklarını görmek hayret vericidir. Bir takım küresel kodamanlar, yaratılmasında pay sahibi oldukları bu elim manzara karşısında kıs kıs gülmektedir, emin olabilirsiniz buna. Entelektüel ve kültürel sahada alışveriş asgari düzeydedir. Halklar birbirlerinden epey habersiz yaşamaktadırlar. Türk, Arap, Kürt, Fars, Hint ve Yahudi hepsinin arasına nefret tohumları ekilmiştir. Bu halkların bir asrı aşkındır gözlerine perdeler indirilmiş ve sanki karanlığı, yoksunluğu, öfkeyi ve acıyı görebiliyorlar sadece. Ne zaman arzuyla ellerini uzatsalar önlerinden kaçıp gidiyor umutları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Güneş ölmüştü&lt;br /&gt;güneş ölmüştü ve yarın&lt;br /&gt;çocukların belleğinde&lt;br /&gt;belirsiz, yitik bir imgeydi&lt;br /&gt;onlar bu eski kelimenin garipliğini&lt;br /&gt;iri, kara bir lekeyle betimliyordu ödevlerinde"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet başta belirttiğimiz üzere, siyasî ya da iktisadî bir takım meseleler dışında bizim İran’a dair irfanımız(diğer komşularımız hakkında olduğu gibi) pek bir şey sayılmaz. Ona dair medya yoluyla önümüze konulmuş tüm popüler imge ve söylemler mollalar, çarşaflar ve nükleer krizler arasında tıkılmış kalmış haldedir. Oradaki efendilerle, buradaki ve başka yerlerdeki efendilerin bayat ideolojileri, sümüksü çıkarları ve müzmin kavgalarından başka bir şey yokmuş gibidir sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten pislikten başka bir şey yok mu? Ferahlatıcı bir şeyler yok mudur, soluk alınacak bir şeyler? Edebiyat, felsefe, şiir, sinema, müzik...? Onlardan öğrenecek güzel bir şeyler yok mu ya da onların bizden öğreneceği güzel bir şeyler? Örneğin birgün başımızı okuduğumuz satırlardan kaldırıp, bu acem şairlerinin kuşlara olan merakı nedendir acep diye düşünemez miyiz biz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran'ın şiire yatkınlığı malum. Farsça geniş bir alanda farklı etnik ve kültürel yapılar arasında şiirin ana dili olmuştur yüzlerce yıl boyunca. Hamid Dabaşi şöyle yorumluyor bu şiirle iç içe geçmişliği: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;İran’ın tarihinde çok fazla kötü hükümdar vardır. Kim bilir, bu kadar çok sayıda şairimizin olma nedeni belki budur.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Ömer Hayyam’dan Mevlânâ’ya ve Sâdi’ye oradan Hâfız’a ve modern zamanlarda Ferruhzad’a, Sepehri ve Şamlu’ya ve daha nicelerine varan geniş ve verimli bir şiir zinciri uzanmakta. Ve elbette şiire bu kadar meyilli olan bir toplumun sineması da öyle olacaktır. &lt;a href="http://www.imdb.com/name/nm0452102/"&gt;&lt;u&gt;Kiyarüstemi&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/name/nm0538532/"&gt;&lt;u&gt;Mahmelbaf&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.imdb.com/name/nm0315842/"&gt;&lt;u&gt;Kubadi&lt;/u&gt;&lt;/a&gt; ya da &lt;a href="http://www.imdb.com/name/nm0006498/"&gt;&lt;u&gt;Mecidi&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;’nin filmleri kadar şiirsel bir zarafet taşıyan ve geniş bir dünya sineması geleneğinden beslenmekle beraber üzerinde üretildiği toplumsal dokunun bilincinde olan sahici yapıtlar bulmak pek kolay değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran sineması takdire şayan şüphesiz, ama bizim sayısız Hollywood filmi arasına bir tek İran filmi sokuşturabilme becerimiz, ilgimiz ne ölçüde? Festivaller dışında sinemalarımızda ne zaman bir İran filmi gösterime girdi, hatırlayan var mı? Böyle bir şey hiç vâki oldu mu? Ya da yayınevlerinin kataloglarını açın bakın bakalım, kaç İranlı yazar bulabileceksiniz? Peki, eğer bu mecralar iletişim kanalları olamıyorsa aramızda, sınır çizgileri ile kuşatılmış bulanık zihinlerden başka ne kalıyor bahtımıza?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, şairin çağrısına kulak vermeliyiz mutlak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin&lt;br /&gt;yüzüne kapıyı kapatmayalım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SGzQ2gBu8dI/AAAAAAAAAI4/Utt-TYoo-7U/s1600-h/Y%C3%B6netmeden+H%C3%BCkmeden+Ordular.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218775702944281042" src="http://3.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SGzQ2gBu8dI/AAAAAAAAAI4/Utt-TYoo-7U/s400/Y%C3%B6netmeden+H%C3%BCkmeden+Ordular.jpg" style="cursor: hand; cursor: pointer; float: left; margin: 5px 5px 3px 0;" /&gt;&lt;/a&gt;Prusya için kullanılan, sanıyorum anonim bir ifade vardır. Denilir ki, &lt;i&gt;Prusya ordusu olan bir devlet değil, devleti olan bir ordudur.&lt;/i&gt; Şimdi eğer bu ifadeden Prusya’yı çıkarıp yerine Türkiye’yi koyma zahmetine girerseniz fazlaca bir şeyi yerinden oynatmış olmayacaksınız. Üstelik Prusya mantığının Osmanlı’nın harp okullarında model olarak kullanıldığı bilgisiyle de taçlandırırsanız bu ifadeyi, taşlar daha bir sağlam oturur yerlerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakti zamanında Fikret Başkaya, Türkiye’deki rejimi haklı olarak Mısır ve Cezayir’i de hatırlatarak (bunların Fransa ile olan belalı bağlarını anımsatmalıyım) &lt;i&gt;"Orijinal Bir Bonapartizm"&lt;/i&gt; başlığı ile ele almıştı. Elbette onun bu okuması ne ilk ne de son kez yapılıyordu, ama Başkaya’nın bahtına, bu yorumunu da barındıran cesur çalışması nedeniyle 20 ay hapis yatmak düşmüştü yine de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu girizgahın teşvikiyle birlikte ikinci kitabımıza, yani Steven Cook’un Ruling But Not Governing adlı çalışmasına geçebiliriz. Bu bir hayli ilginç isimli çalışma Mısır, Cezayir ve Türkiye’de ordunun rolünü analiz ediyor. Elbette Mısır ya da Cezayir tarihi ile ilgilenmişseniz içeriğin bir kısmından zaten öyle-böyle haberdar olmanız mümkündür, fakat bu kitap tek bir çatıda, iki kapak arasında mukayese imkânı vermesi hasebiyle etkili ve benzersiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün İslâm ülkelerine şöyle bir nazar ettiğinizde göreceksiniz ki, kendi içinde bulunduğumuz sistem de dâhil olmak üzere bir tek tutarlı demokratik yapı yoktur. Petrol gelirleri ile göbeklenmiş krallar ve şeyhler ya da takıntılı egemenler ve onların seçkinci çevreleri ile kuşatılmıştır bu coğrafya. Bu efendiler pek çok batılı akıl hocaları gibi bu halkların kendilerini temsil edemeyeceğini, bunun çok tehlikeli bir girişim olacağını, onların mutlaka bir hale yola sokulmaları gerektiğini düşünürler. Dolayısıyla yaygın jakobenizm ve onun getirisi olan iflah olmaz toplum mühendisliği hükmünü sürmektedir yüz milyonlarca insan arasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rejimlerin halka bir türlü itimat göstermiyor oluşları ve toplumun içkin dinamiklerinden ziyade başka dinamikleri önceliyor olmaları nedeniyle Mısır, Cezayir ve Türkiye'de (hatta belirli farklılıklarla Pakistan, Suriye ve Irak’ta da) militer güçlerin apoletlerini gere gere yönetmeden hükmettiği enformel ve derin iktidar yapıları ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Steven Cook oldukça sade ve güncele yaslanan bir anlatıyla bu üç ülkedeki asker egemenlerin stratejik yapılanmalarını, hangi sosyo-politik ve ekonomik çıkarları gözettiklerini, tehdit altında hissettiklerinde ne tür reaksiyonlar gösterdiklerini, hangi alengirli retorikler sayesinde hurafeler üretip yayarak motivasyon sağladıklarını ve böylece "meşru konumlarını" ve statükolarını sürdürebildiklerini etüt etmiş çalışmasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaba bir takım itirazlar getirmek mümkün; özellikle bu enformel iktidarların Fransa ve ABD gibi ülkelerle ilişkileri üzerinde pek durmadığını, bunu yaptığında da fazla yüzeysel kaldığını söyleyebilirim ve elbette rötuşlanması gereken bazı tartışmalı yorumları olduğunu düşünüyorum, ama yine de okunması halinde bir takım düşünsel cerahatlerin akıtılmasında sağaltıcı olabilecek bir çalışma olduğu inancındayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr noshade="noshade" size="1" /&gt;&lt;br /&gt;Ve nihayet sona vardık. Alışkanlık olduğu üzere iki video ekleyip noktayı koymuş olayım  bu yazıya. İlki Amos Gitai’nin Free Zone başlıklı filminin &lt;a href="http://www.dailymotion.com/shlomo_75/video/x5gk8s_video-had-gadia-scene-from-free-zon_music" target="blank"&gt;&lt;u&gt;Had Gadia&lt;/u&gt;&lt;/a&gt; adlı yaygın bilinen bir İbranice şarkının Chava Alberstein'ın değişik yorumu eşliğinde ilerleyen ve adeta Filistin'deki tüm yaşananları özetleyen giriş sekansına ait. İkincisi ise yetmişlerinin sonunun artık kült mertebesindeki grubu Joy Division’ın &lt;a href="http://www.dailymotion.com/elegiak/video/x1lkl2_joy-division-shes-lost-control-bbc_music" target="blank"&gt;&lt;u&gt;She’s Lost Control&lt;/u&gt;&lt;/a&gt; adlı parçası. Geçen sene &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0421082/" target="blank"&gt;&lt;u&gt;Control&lt;/u&gt;&lt;/a&gt; adıyla, bu kısa ömürlü gruba ve özellikle epilepsi hastası solisti Ian Curtis’e dair bağımsız bir film yapıldı İngiltere’de. Onu da önermiş olayım bu vesile ile.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-4772306779347246115?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/4772306779347246115/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=4772306779347246115' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/4772306779347246115'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/4772306779347246115'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/07/iran-ve-militarizme-dair-iki-alma.html' title='İran ve Militarizm...'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SGzQvxibUHI/AAAAAAAAAIw/eg1VhCxRVBw/s72-c/ketlenmi%C5%9F+halk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-1550241699148038203</id><published>2008-05-31T07:28:00.175+03:00</published><updated>2010-11-08T00:35:34.394+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kişisel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Karanlıkta Yazılanlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Hüzün ki, en çok yakışandır bize.</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEGxFoSWzWI/AAAAAAAAAIQ/AECVX1B7sCo/s1600-h/goya111.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:6px 3px 5px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEGxFoSWzWI/AAAAAAAAAIQ/AECVX1B7sCo/s400/goya111.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206637354488876386" /&gt;&lt;/a&gt;Evet, geçmiş bir çığlıktır; çırılçıplak bir şimdinin yasıyla erirken, beynin dehlizlerinde yankılanan, yankılanan, yankılanan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olması gerekenden hızlı yaşlanıyorum sanki. Hatta bazen erkenden, genç olmanın üzerinden atlamış geçmişim gibi hissediyorum kendimi. Yaşlı ve yaşını gösteren bir dünyada doğmanın ceremesi midir bu ya da Frank Capra'nın &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0038650/" target="blank"&gt;It's a Wonderful Life&lt;/a&gt; adlı filmindeki tespit midir daha gerçek olan, &lt;i&gt;gençlik yanlış adamlarda ziyan&lt;/i&gt; mı oluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen oturup, yeryüzünde kendi türümüzü sevmek ve onun için umut beslemek zorunda olmamız ne garip bir yazgıdır diye düşünüyorum. İnsanoğlu şu düşkünlükten kendini kurtaracağına ve biraz olsun iyileşebileceğine dair inandırıcılığından gün be gün yitirirken, yürekteki ateşi canlı tutmak hiç kolay değil ve yollarımız Conrad'ın şu öğüdüne çıkıyor hep: "İyileşmeye inanıyorsan ağlamalısın."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmiş yüzyılların romantik isyanlarını hatırlayalım. Her ne kadar romantizm tanımlamaya direnen bir kavram olsa da, birbiri ile uyumsuz olabilen pek çok şeyin harmanı gibi gözükse de, genel olarak romantiklerin insanlığa duydukları öfke ve sevgi arasındaki çelişkileri çok açıktı. Etraflarındaki insanların işlerinden yüz çevirdikçe, içlerindeki mutsuz boşluğu, o derin mi derin çukuru doldurmak için aranan gözleri uzaklara bakar oldu hep. Sevilmeye lâyık yeri ya da zamanı derin bir arzuyla aradılar. Onu şimdinin karanlığında bulamadıklarında geçmişe çevrildi buğulu bakışları: Helenizmin cazibesi, oryantal fanteziler, vahşiler ve onların egzotik diyarları, yeniden okültizm, yeniden ortaçağ, ve sair... yanlış ya da doğru hep bu arayışın tezahürleriydi. O arayış ki, Byron'ı bağımsızlık yoluna düşmüş Yunanistan'a eklemlemiş, Paul Gauguin'i vahşiler arasında naif bir yaşama sürüklemişti. Melville'e yelken açtıran, Loti'yi Haliç'e hayranlıkla seyran ettiren de oydu. İnsanı aşmak gerek diyen Nietzsche bile romantizmin bir tedavi olduğunu söyler. Şöyle diyordu Zerdüşt: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote style="font-style: italic; font-size: 0.9em; padding-left: 22px; padding-right: 20px;"&gt;"Yalnız hayatı seviyorum derinden derine, - gerçek, en çok da ondan nefret ederken!"&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Romantiklerin yapıtlarında sık sık gerçekçi bir anlatı yerine gerçeküstücülüğün ve fantastiğin eleştirel dilini tercih etmeleri kaçınılmaz bir sonuç olarak okunabilir. Gerçek yeterince gerçek ve arzulanır değildi zira. Uygarlığın önlerine sermekte olduğu manzaradan bitlenmiştiler sanki. Giderek çoğalan Leviathan'ların eşitlik, özgürlük ve adalet nidaları ile uzanan yalancı pençelerine baktılar ve uçlarından damlayan kanı gördüler. Başka ne umulabilirdi? Onun tatlı bir şerbet olduğunu düşünüp, kollarına istekle atılanlar kocaman birer aptaldılar, başka bir şey değil. Hayır, elbette şerbet değildi damlayan; kandı, &lt;i&gt;ağı&lt;/i&gt;ydı! Ne yazık! Leviathan şeytansı bir tanrıydı ve yaşam enerjisini önünde imanla ve sadakatle eğilmiş boyunların inançlarından ve iktidar arzularından damıtırdı. Bir hiçti ve her şeydi! Yalandı o; insanın kandığı bir yalan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıl ve düzen kelimelerinin mutlaklaştırıldığı aydınlanma gerçekliği romantikler için en hafif ifadesiyle dayanılmazdı. Pozitivist bilimin evrensel gerçek nidaları canlarını sıkıyordu. Karanlık bir dünyadaki mum ışığı mıydı, şu bilim denilen yücelik? Bakın, derdi romantikler, nasıl da kibirleniyorlar, nasıl da kolaylıkla, kendi doğruları dışındaki her gerçeği karanlıkla itham ediverdiler! &lt;i&gt;"Tanrı, ol Newton! dedi ve ışık geldi."&lt;/i&gt; Aydınlanma biliminin elinden çıkabilecek yeni kutsal kitap böyle başlıyor olmalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEDh04SWzQI/AAAAAAAAAHg/6cB6H56JuiU/s1600-h/angel_over_sad_man.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 2px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEDh04SWzQI/AAAAAAAAAHg/6cB6H56JuiU/s400/angel_over_sad_man.jpg" border="0" height="180px" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206409467819117826" /&gt;&lt;/a&gt;Şunun iyice farkındaydı o rahatsız ruhlar: Modernlerin burnu daha önce hiç görülmemiş ölçüde büyümüştür. Onlar gözlemledikleri bir olguya olası bir izahat getirir ve sonra bunun herkes için nesnel bir izahat olduğunu iddia ederler. Fildişi kulelerinden yeryüzünü onlar gibi bilmeye ve onlar gibi yaşamaya davet ederler. Davet! Pek gülünç bir sözcük; davetiyeleri taşıyan postacıların postalları vardır ayaklarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla romantikler aydınlanma modernitesinin canına kastetmiş göründüğü farklılığı, acı çektirdiklerini, önemsiz ve sıradan hale getirdiği şeyleri aldılar ve onları yeni ve yeri geldiğinde fantastik bir nefes üfleyerek diriltmeye çalıştılar. Gizem ve büyü onların ellerinde bir manifestoya dönüştü adeta. Melankoliye gömüldüler ve bu yersiz değildi. Yves Bonnefoy, melankoli diyecektir, &lt;i&gt;modernitenin etine saplanmış kıymıktır&lt;/i&gt;. Elbette modernitenin etimize sapladığı bir kıymık olarak da okunabilir rahatlıkla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık altı bin yıldır taştan tabletlere, parşömenlere, papirüslere, kâğıtlara ve nihayet dijital ortama kazıyoruz hikâyemizi. Yazıyı belki tacirler icat ettiler, ama sadece o kadar. İşaretlere efsun katamazdı onların soğuk ve merhametsiz muhasebe kayıtları; bunun için şairler ve edipler gerekirdi ve onlar gecikmeden sarıldılar kalemlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEDiwYSWzRI/AAAAAAAAAHo/5JdO7MqFIrk/s1600-h/1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 2px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEDiwYSWzRI/AAAAAAAAAHo/5JdO7MqFIrk/s400/1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206410490021334290" /&gt;&lt;/a&gt;İtiraf etmeliyim ki, bir insanı nadiren iyi bir kitaba tercih ederim. Çocukken çoğu akranımdan daha şanslıydım, evimizde büyük sayılacak bir kitaplık vardı ve televizyon denilen meretle geç tanıştım. Kitapların çoğu o yaşta okuyabileceğim şeyler değildi gerçi, ama içlerinde pek çok uygun kitap bulmak da mümkündü. Böylece ilkokulu bitirmeden evvel önemli klasik macera kitaplarının yeter bir miktarını okuma imkânı bulmuştum; bazılarını tekrar ve tekrar elden geçirmiştim hatta. Öyle ki, Jules Verne'le kaç kere Arzın Merkezine Seyahat ettim, kaç kere İki Yıl Okul Tatili'ne çıktım bilmiyorum(ilkokul üçe gelene kadar tatilleri dokuz ay olarak düşünürdüm nedense; çocukken izafiyet teorisine daha hakim olmalıymışım). Ya da kaç gece penceremden içeri dalan Peter Pan'ı düşledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O eski kitaplık büyük oranda hâlâ duruyor, mülkiyeti bendedir, ama elliden fazla çocuk kitabını lise yıllarımda kitaplıkta görev aldığım bir dönem, gaza gelip okulun kitaplığına hediye etmiştim. Bu iyi bir şeydi şüphesiz. Fakat geçen yıl o kitapların öğrencilerin elinde ziyan edildiğini öğrenmek beni pek mutlu etmedi açıkçası. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklım başıma geldiğinden beri kitap ödünç vermemek gibi bir alışkanlık edindim zaten. Çünkü kitapların gidince geri gelmemek ya da sağlam dönmemek gibi bir yazgıları var. Hani çok bilindik bir nükte vardır: Kitaplığımı başkalarından ödünç aldığım kitaplarla kurdum, der. Gerçekte nükteden fazla bir şeydir bu. Lütfen, ödünç aldığınız kitapları sahiplerine iade etmezlik yapmayın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaplar insanın birikmiş bilgisine uzanabileceğimiz zorunlu kaynaklar olmanın ötesinde, birer sığınaktılar benim için. Hayat ne vakit çekilmez bir şeye dönüşse, yanı başımdaki kitapların kapaklarının ardında hep bir rahatlama vesilesi bulmuşumdur. En yakınımdakiler dâhil hiçbir insan yalnızlığımın çektiği koyu perdeleri aralayamazken, mürekkep izleri arasında kucaklaşabilirim dostlarımla ve onlar karşılıksız ve onlar neredeyse hakikidirler. Kendimi bildim bileli de böyle olmuştur. Çocukluğumdan bu yana çok şey değişti hayatımda, ama elimde iyi bir kitapla iki büklüm uzandığımda hissettiklerim pek değişmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albert Camus, bir keresinde ölmekte iken kitaplarından ayrıldığı için gözyaşı döken bir papazdan bahis geçer ve bu dokunaklı hâli kitaplara duyulan sevginin sonsuz hayat beklentisinden daha az bir şey olmadığına yorar. Neden bahsettiğini biraz olsun anlayabiliyorum sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu blogun adı bile hissetiklerimin bir yansımasıdır nitekim. Henüz farkına varmamış olanlar için söyleyeyim, Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451 adlı distopik romanından bir alıntıdır. Kitapların düşman ilân edilip, cadılar misali cayır cayır yakıldığı bir dünyada, ellerindeki kitapları ezberleyen ve böylece onların kaybolup gitmesine direnen bir grup sürgün yaşar ve &lt;i&gt;biz yabanda ağlayan tuhaf bir azınlığınız&lt;/i&gt;, diye tanımlarlar kendilerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEDkw4SWzSI/AAAAAAAAAHw/ux7_EaHtrQM/s1600-h/Favole.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 5px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEDkw4SWzSI/AAAAAAAAAHw/ux7_EaHtrQM/s400/Favole.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206412697634524450" /&gt;&lt;/a&gt;Bir roman ya da öykü beni hüzünlendirmiyorsa, onu sevmem de pek kolay olmayacaktır. Hüznün, melankolinin, kederin ifadelerine çekilirim ben ve bu insanlarla arama koymayı ve kontrol etmeyi sevdiğim mesafe ve fıtrî bir içe dönme eğilimi ile bağlantılı olmalıdır. Zira keder ya da melankoli kapalı ifadelerdir, insan varoluşunun tekilliğine dönük olmaları anlamında kapalı. Mutluluksa aksine tümele dönük, kolektif varoluşa açık bir ifadedir. Gülüşlerini değil, gözyaşlarını gizler insanlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hilmi Yavuz'un çok sevdiğim iki dizesi mevzuyu taçlandırabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Hüzün ki, en çok yakışandır bize&lt;br /&gt;Belki de en çok anladığımız.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sanat yapıtında kederin yoğunlaşmasının sağaltıcı, yüreği uyandıran ve arıtan, bilinciyse keskinleştiren bir etkisi vardır. Franz Kafka bunu şöyle dillendirir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote style="font-style: italic; font-size: 0.9em; padding-left: 22px; padding-right: 20px;"&gt;"...üzerimize bir felaket gibi çullanan, kendimizden daha çok sevdiğimiz birinin ölümü, bütün insanlardan koparılarak ormanlara götürülüp bırakılmamız ya da canımıza kıymamız gibi bizi acılara gömen kitaplar gerekiyor bize. Bir kitap içimizdeki donmuş denizin buzlarını kırıp parçalayacak bir balta olmalıdır."&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kafka demişken, onun anlatısı buzdan yapılmış bir balta gibidir. 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Prag'da yaşamış bir adam tahayyül edin: Boylu poslu, yakışıklı, hassas bir bünyeye sahip bir adam. Karamsar ve tasalı bir şekilde, kararsız adımlarla arşınlıyor o eski ve taştan sokakları. Ve bu adam pek uzun olmayan hayatı boyunca biricik tutkusu ve gerçek mesleğini yazarlık olarak tanımlıyor, ama gerçek anlamıyla hiçbir zaman yazarlık o adamın mesleği olamıyor. Açık bir isteksizlikle hukuk fakültesini bitiriyor ve ömrünü sigorta sahasında çalışarak geçiriyor. Ömrü hayatında biraz da başkalarının gayreti ile sınırlı sayıda basılan öyküleri dışında yayınlanmış yapıtı yoktur ve yaşarken belli bir edebî çevre dışında bir yazar olarak tanındığı söylenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEDlvISWzTI/AAAAAAAAAH4/I93MFS5xgag/s1600-h/kafka_chateau.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 5px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEDlvISWzTI/AAAAAAAAAH4/I93MFS5xgag/s400/kafka_chateau.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206413767081381170" /&gt;&lt;/a&gt;Kahramanları ile yazar Kafka arasında bir denklik kurabilir miyiz? Şato ve Dava gibi büyük anlatılarında kahramanından K. diye bahseder Kafka. Onlar yaşamlarının bir anında çoğunlukla bürokratik otoriteyle bağlantılı ve labirentimsi ve absürd denilecek bir durumun içine düşmeleri ile imlenebilirler. Karşı karşıya kaldıkları bu yeni gerçekliği aşma yönünde gösterdikleri tüm çaba yararsızdır ve sonunda(bazen daha başında) Kafka'nın kendisi için yaptığı tanımlamayla &lt;i&gt;her şeye evet&lt;/i&gt; diyecek noktaya kadar gelebilirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Netice itibariyle bu tuhaf adamın en yakın dostu Max Brod'dan, öldükten sonra tüm çalışmalarını yakmasını istediğini öğreniyoruz. Yaşamının son dönemecine geldiğinde, Milena'ya yazdığı bir mektubunda şunları söylüyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote style="font-style: italic; font-size: 0.9em; padding-left: 22px; padding-right: 20px;"&gt;Hani öyleydi ki, üzerine yüklenen tasa ve acılara beyin katlanamaz olmuş ve demişti ki: "Benden bu kadar; bütün’ün alıkonulmasına ilgi duyan biri varsa buyurup gelsin, üzerimdeki yükün alsın birazını, o zaman bir süre daha katlanabilirim." Bunun üzerine akciğer ben varım demiş oradan, nasıl olsa kaybedecek fazla bir şeyi yokmuş.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kendi ifadeleri ile böyle çöreklenmiş ciğerlerine verem ve kırk sene yeter demiş Kafka'ya. Peki, sonuç ne: Franz Kafka'dan daha nev'i şahsına münhasır bir yazar okumadığımı söyleyebilirim. Kafka Poe, Le Guin, Borges, Tolkien, Camus ve Dostoyevski gibi el üstünde tuttuğum yazarlardan biridir, belki de en özeli. Onun metinlerini bir şekilde hatırlamadan tamamladığım gün sayısı çok azdır. Kafka çağdaş insanın varoluş bunalımını, dünyaya yabancılaşmasını, yersiz-yurtsuzlaşmasını erken bir dönemde görmüş ve bu durumu sade bir dille, kendine özgü bir kara(kapkara) mizahla ve alışılmamış bir örüntüyle -ki gerçek ve gerçek dışı arasındaki sınırları tahrif eder- kâğıda dökmüştür. Bütünüyle tuhaftır anlatısı, öyle ki, onun yazdıklarına benzer bir örnekle karşılaştığımızda, izah etmenin güçlüğünden kaçınarak Kafkaesk deyip çıkıyoruz işin içinden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son tahlilde Kafka hakiki bir ilham vericidir. Tuhaf ve kalıba sığmaz tarzıyla, geçen yüzyılının literatürünün şekillenmesindeki en büyük pay sahiplerinden biridir ve böyle olmaya da devam etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEDnqYSWzUI/AAAAAAAAAIA/_7eU1TaaD8w/s1600-h/stalker1.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:5px 0 4px 5px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEDnqYSWzUI/AAAAAAAAAIA/_7eU1TaaD8w/s400/stalker1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206415884500258114" /&gt;&lt;/a&gt;Sinema bağlamında Andrei Tarkovsky'den bahsedebilirim. Üstâdın filmlerine, özellikle de &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0079944/" target="blank"&gt;Stalker&lt;/a&gt;'ına karşı belirgin bir zaafım vardır. Tarkovsky zor bir sinema dili olması ile bilinir ve doğrudur da. Onun filmleri seyircinin izlerken filmin estetik gücünü ve sorduğu soruları yakalayabilmesi, o sorular üzerine gerçek zamanlı düşünebilmesi için tam anlamıyla zihnen diri olmasını bekler. Şöyle kanepeye rahatlama amacıyla uzanıp bir Tarkovsky filmi seyredilemez; o biçimde seyredilse de seyredilmemiş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca bir Tarkovsky filminden hazır cevaplar beklerseniz aldanırsınız, örneğin Stalker'ın, sorunsallaştırdığı meseleye filmin bitiminde bir cevabı yoktur. Ekranda gördüğümüz şey bir düşünce deneyidir ve tam da bu yüzden muhteşem bir bilim-kurgu örneğidir. Hipotetik sorunsalı şudur filmin: İnsan en derin arzusunu gerçeğe dönüştürecek bir mekân olduğunu bilse oraya ulaşmaya cesaret edebilir miydi? Bir Hollywood filmi buna herkes adına apaçık ve şenlikli bir cevap verebilirdi belki ve böyle bir sunum gerçeği hazır paketler halinde almaya alışkın konformist seyirci için çok da ehven olurdu. Fakat Stalker'ın tercihi kesinlikle bu yönde değil, o aksine seyirciyi pasif bir tutumdan aktif bir tutuma geçirme derdinde, onu düşünmeye davet ediyor ve cevap verilecekse bunun izleyicinin kendi cevabı olmasını bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş yüzü görmeyecek denli hüzünlü filmlerin yönetmeni Angelopoulos'u ise filmografisi açısından erişilmez bir yere koymak durumundayım. Kendi ifadesiyle ile bir melankoliktir. Fazla zorluk çekmeden iddia edebilirim ki, Angelopoulos halen yapıtlarının ele aldığı konular ve sinematografik estetiği itibariyle nefes almayı sürdüren en önemli yönetmendir. Tarkovsky üzerine söylediklerimi aşağı yukarı onun için de tekrarlayabilirim. Onun sineması da izleyiciyi izleme esnasında filmin sorunsalı ile haşır neşir olmaya davet etmektedir. Örneğin &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0114863/" target="blank"&gt;To Vlemma tou Odyssea&lt;/a&gt;'da Tuna nehri boyunca Lenin'in heybetli bir heykelinin taşındığı çok uzun bir sekans vardır ve o dakikalar boyunca sürekli heykeli ve arada bir de kıyıdan nehre dönüp istavroz çıkaran insanları izlersiniz. Bu bir cenaze törenidir şüphesiz ve komünizmin ölümü teması bundan daha estetik bir şekilde anlatılamazdı. Çekim bütün ağırlığı içinde, sizi tarih ve değişen durum üzerine tefekküre çağırır, bunun için zaman ve imkân sağlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEHDEISWzXI/AAAAAAAAAIY/cQOvO5Pl208/s1600-h/thestork07.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 2px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEHDEISWzXI/AAAAAAAAAIY/cQOvO5Pl208/s400/thestork07.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206657119928372594" /&gt;&lt;/a&gt;Angelopoulos'un çekim teknikleri onun yönetmenliğini farklı bir konuma yerleştiriyor. Stüdyo çekimi içermeyen, ağır, akıcı, kesintisiz ve dairesel kamera hareketlerinden, tamamen uzak çekimlerden kurulmuş ve montaja ihtiyaç duymayan filmler yapmaktadır ısrarla. Her sahne için sadece bir tek doğru açı olduğunu düşünür. Aşırı titizdir, öyle ki, Harvey Keitel, ona, &lt;i&gt;"Senin bir plan çekim için harcadığın zamanda, Tarantino filmini çoktan çekip bitirirdi"&lt;/i&gt; diyecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmleri genellikle karakterlerin epik bir tarzda içe ve dışa doğru kat ettikleri yollar ve aşılamayan, yahut aşılan ama hep bir yenisi ile karşılaşılan sınırlar üzerinedir. Karakterlerinden biri, &lt;i&gt;"Sınırı geçtik ama hep oradayız, evimize varana dek daha kaç sınır geçeceğiz?"&lt;/i&gt; der. Sınır ve sürgün kavramları Angelopoulos'un sinemasının merkezini tutuyor desek yeridir. Yine &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0102439/" target="blank"&gt;Meteoro vima tou pelargou(Leyleğin Havada Kalan Adımı)&lt;/a&gt; adlı filminde, komutan Yunanistan ve Arnavutluk arasındaki sınır çizgisinde dikilir, karşıda Arnavut nöbetçiler tetiktedirler, bir ayağını havaya kaldırır ve der ki: &lt;i&gt;Bir adım daha atarsam, başka bir yerde olurum... ya da ölürüm.&lt;/i&gt; Angelopoulos'a göre sınırlar ortadan kaldırılması gereken kötülüklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leyleğin Havada Kalan Adımı'nı düşününce hemen zihnimde sınırdaki düğün sekansı beliriyor. Seyredenler varsa mutlaka hak vereceklerdir; bir şiirin en yoğun bölümü gibidir. Evet, Tarkovsky ya da Angelopoulos gibi isimler sadece birer sinema yönetmeni değil, şairdirler. Çünkü iyi bir sinema filmi bir şiir gibidir ve bu isimlerin bir şairden tek farkları eserlerini hazırlarken kullandıkları araçlardır:  Kalem yerine kamerayı, kâğıt yerini selüloid film şeritlerini, kelimeler yerine görüntüleri kullanmaktadırlar. İmgeleri bütünüyle çözümlenip rasyonel bir dile çevrilemez ve oradan da yazıya dökülemez. Rusya'da Tarkovsky çizgisini sürdüren Sokurov'un &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0119711/" target="blank"&gt;Mat i Syn(Ana ve Oğul)&lt;/a&gt; adlı yapıtını hatırlayabiliriz belki. Nasıl anlatabilirsiniz o filmi, kelimeler yetersizliklerini itiraf edip tüyüyorken?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada işitme duyusuna haksızlık etmeyelim. Müzik dinlerken spektrumu dar tutmamaya çalışırım. Zaman zaman müzik yolculuklarında oldukça gölgede kalmış tanınmamış grup veya kişileri bulup dinleme isteğim azar. Fakat güncel popüler müzikle pek aram olduğu söylenemez; sürekli déjà vu hissi doğuruyor bende, dünyanın neresinden gelirse gelsin birbirlerinden ayırt etmekte çok zorlanıyorum onları. Bunu bir süredir üretilen Rock ya da Metal müzik için de söz konusu edebilirim. Bir sıradanlık var. Sürekli aynı tınılar, aynı atraksiyonlar, benzer sözler... Çoğu zaman dinlediğimiz ses demetleri müzik değil, bariz bir gürültü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla pek tür ayırmadan ve ayrımlara da fazla kafa yormadan dinlesem de, geleneksel müziklere daha sık başvurduğum bir gerçek. Bu anlamda Flamenco'dan(tercihen daha eskil, sert ve kasvetli biçimiyle Jondo'dan), Britanya, Mağribi ve Balkan müziğinden bahsedebilirim ya da Country şarkılarından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dead Can Dance benim kulak zevkim için eşsiz bir grup(tu) ve Lisa Gerrard'ın dünyanın en iyi kadın seslerinden birine sahip olduğuna şehadet edebilirim. Ayrıca iflah olmaz bir Loreena McKennitt hayranıyımdır. An Ancient Muse albümünü çıkardıktan sonra İspanya'da muhteşem bir konser vermiştir ve konser için seçtiği mekân olan El-Hamra sarayı başlı başına bir hüzün kaynağıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;700 yıl İspanya topraklarına Endülüs Emevileri hükmettiler ve El-Hamra onların giderayak inşa ettikleri en görkemli yapıtlarıdır. Din ve ırk ayırımı yapmayarak, Avrupa tarihinin en toleranslı yönetimlerinden birini sergilediler hükümranlıkları boyunca. Rönesans, öncesi ve sonrasıyla Endülüs İspanya'sına Avrupalı tarihçilerin bazen ıkına sıkına da olsa kabul etmek zorunda kaldığı çok şey borçludur. Yüzyıllar boyunca Doğu'daki bilimsel, teknik ve felsefi gelişimle Batı'yı buluşturan bir merkezdi Endülüs. Avrupa'nın tümünde kütüphane adına yaraşır bir tek kütüphane yokken, İspanya'da halka açık 70 adet kütüphane olduğundan ve sadece Kurtuba’daki kitaplıkta 600 bin adet kitap bulunduğundan bahsedilir. Dante bu mirasa bir nebzecik olsun saygısını sunanlardandır. İlahi Komedya'sında Kurtubalı İbni Rüşd ve İbni Sina'yı, Sokrates, Platon, Euklides gibi büyük Yunanlı ve Latin filozofların yanına ve Cehennem'in en serin katına yerleştirerek yapar bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEDpE4SWzVI/AAAAAAAAAII/BmWLQTpqi8o/s1600-h/Granada,+the+Alhambra+at+night.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:5px 5px 5px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEDpE4SWzVI/AAAAAAAAAII/BmWLQTpqi8o/s400/Granada,+the+Alhambra+at+night.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206417439278419282" /&gt;&lt;/a&gt;Şimdilerde, bunlar ve çok daha fazlasını barındıran Endülüs tarihi karşısında durur ve sorarız: Bunca yüzyılda biriktirilen o tarih nereye gitmiştir? Hüzünlü olan taraf bu sorunun cevabındadır elbette. Tarihin ilk modern ulus devleti olan İsabella ve Ferdinand yönetimindeki Katolik İspanya, Endülüs'ün mirasını büyük bir gaddarlıkla ortadan kaldırmıştır. Söz konusu olan ulus inşa etmeye dönük faşizan ve metodik bir gaddarlıktı. Yahudileri ve Müslümanları din değiştirmeye ya da sürgüne zorladılar, elbette peşinen bol bol katlederek. Kaçan Yahudilerin bir kısmını Osmanlılar kabul etmiştir(kozmopolit doku çökünce bu coğrafyadan da kaçtılar elbette). Arap dilini, Arap kıyafetlerini ve yaşam tarzlarını yasadışı ilân ettiler. Hıristiyan ismi almak bir zorunluluktu. Din değiştirenler de rahat bırakılmayıp, sürekli kuşku altında yaşamak zorunda kaldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanla engizisyonun homojenleştirmeye dönük zulmü bir travmaya dönüşür. Artık İspanya’da insanlar soyağaçlarında bir mağribi adı olmasından ürker olmuşlardır ve arı kana dair marazi bir eğilim gelişmiştir. Hidalgo kelimesi buradan gelir. Soyağacında Arap, Yahudi ya da Amerikan yerlisi adı bulunmayanlara verilen isimdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve nihayetinde Emevi İspanya'sının 700 yılda yaptıkları, birkaç kısa yılda silinip gitmiş, tarih katledilmiş ve geriye katı Hıristiyan homojen bir ulus kalmıştır. Artık sadece El-Hamra gibi insanoğlunun gaddarlığından bile güçlü yapıtların kemerli sütunlarında, revaklarında uzanan zarif süslemelerde bulabilirsiniz o tarihi ya da Flamenco'nun karma müziğinden çıkarılıp atılamamış mağribi tınılarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araya bu kadar tarih sıkıştırmak yeter(nasıl bir araya sıkıştırmaysa!). Yeniden müziğe dönersek, anmazsam kendime kızacağım;  Alida Chelli'nin yorumuyla Sinnò me moro'yu dinlemekten hiç usanmayacağımı söyleyebilirim. Bir İtalyan Çingene şarkısıdır ve fi tarihinde ilk kez Carlos Saura'nın yönettiği ¡Dispara! adlı filmde işitmiştim. O gün bugündür ne zaman dinlesem beni ayrılmayı hiç arzu etmediğim hüzünlü bir yumuşaklıkla sarmalamaktadır notaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık bu yazının sonuna gelmiş gibiyiz, ama bu denli havadan sudan çalan, eklektik bir metni bitirmek kolay iş değil doğrusu. Ben en iyisi alışkanlık olduğu üzere bir bonus video ekleyerek nokta koymuş olayım. Elimizin altında Youtube olmadığı için, Dailymotion'ı kullanacağım. Buyrun: &lt;a href="http://www.dailymotion.com/relevance/search/paco%2Bde%2Blucia/video/x4h0ib_paco-de-lucia-and-jan-akkerman_music" target="blank"&gt;&lt;u&gt;Paco de Lucia ve Jan Akkerman&lt;/u&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/27603457-1550241699148038203?l=birgaripvampir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/feeds/1550241699148038203/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=27603457&amp;postID=1550241699148038203' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/1550241699148038203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/27603457/posts/default/1550241699148038203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birgaripvampir.blogspot.com/2008/05/hzne-ve-baka-pek-ok-eye-dair.html' title='Hüzün ki, en çok yakışandır bize.'/><author><name>Bir Garip Vampir</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04136044400696747084</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/S1imA8GgyyI/AAAAAAAAAS0/rPeiOnXx3kY/S220/Vampire1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SEGxFoSWzWI/AAAAAAAAAIQ/AECVX1B7sCo/s72-c/goya111.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-27603457.post-7127952919783571432</id><published>2008-04-25T02:00:00.033+03:00</published><updated>2010-05-24T11:33:40.724+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gündem'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Ne olacak bu İsmet Özel'in hâli?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SBQkng81zLI/AAAAAAAAAHQ/uOy79qBCqds/s1600-h/ismetozel.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5193816531543641266" src="http://2.bp.blogspot.com/_A6tcR1IrRbc/SBQkng81zLI/AAAAAAAAAHQ/uOy79qBCqds/s400/ismetozel.jpg" style="cursor: hand; cursor: pointer; float: left; margin: 5px 5px 5px 0;" /&gt;&lt;/a&gt;Belki bazılarınız nerededir bu yaban yaşam biçimi, bu karanlık sayfalardaki görece uzun sessizliğin esbâb-ı mûcibesi ne ola, niye lâl olmuş dili diye merak ediyor olabilirsiniz. Doğum ve ölüm arasındaki süreçler medd ü cezir döngüleri olarak okunabilirse, yeryüzündeki bâtıni ve zâhiri güçlerin diyalektiği içinde düzen ve tartı gözetmeyen gidiş ve gelişler, iniş ve çıkışlar, duruş ve ilerleyişler insan hayatının bir tasviriyse eğer, ben de bir miktar cezir hâlindeydim deyip geçiştireyim bu soruyu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lâkin ben cezr hâlindeyken, memleket med hâlindeymiş meğer. Yokluğumu hissettirmemek istemiş olabilir(!) Bu tuhaf zaman diliminde parlamentoyu oluşturan siyasal toplamın yarısından çoğu mahkemeler önünde sürünme ve kapısına kilit vurulma tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmış gözüküyor. Öte yandan Ergenekon adıyla peydahlanmış bir oluşumun hangi amaçlarla ve ne denli derinlerde kulaç attığını anlama çabasına gömülmüş durumdayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bunlar üzerine zihin boşaltıp kafa ütülemek değildir niyetim. Hani gündem üzerine kafa ütülemeyi sevmediğimden değil, sadece bunu başka bir ara yapmak üzere hakkımı saklı tutuyorum. Bunun yerine, tam cezr hâlinin sonuna dayanmışken, üzerime İsmet Özel vâkıasına dair gevezelik etme isteği çöktüğü için birikmiş enerjimi 
